30 Temmuz 2016 Cumartesi

DERVİŞ VE KUŞ

 

DERVİŞ VE KUŞ

 
Bir gün yaralı bir kuş Süleyman Aleyhisselama gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler.

Hazreti Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar;

⁃ Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?

Derviş kendini savunur;

⁃ Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı. Bunun üzerine Hazreti Süleyman kuşa döner ve der ki;

⁃ Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun? Kuş kendini savunur.

⁃ Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.

Hazreti Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.

⁃ Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın, diye emreder. Kuş o anda;

⁃ Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın, diyerek öne atılır.

⁃ Neden, diye sorar Hazreti Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar;

⁃ Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar... Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın... Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.



12 Haziran 2016 Pazar

Beraatını İste

 
 
Beraatını İste
Bir köşeye çekil. Sessizce içine dön.
Ömrü hayatının seyr-ü seferine bak.
Günahlarını, hatalarını ve yanlışlarını hatırla.
Boynunu bük ve beraatını iste.
 
Sadece kişisel günahlarını hatırlama.
Sadece Allah'a karşı yaptığın hataları hatırlama.
Bir de dostlarına, çevrene, yol arkadaşlarına ve ailene yaptıklarını düşün.
Boynunu bük ve af dile.
 
Verdiğin ve tutmadığın sözleri düşün.
Gittiğin ama dönmediğin yolları düşün.
Aldığın ama vermediğin emanetleri düşün.
Dizini bük ve beraatını iste.
 
 
Sevenlerini ama sevmediklerini hatırla.
Görenleri ama görmediklerini bil.
Ses verenleri ama duymadıklarını düşün.
Bir köşeye bükül ve beraatını iste.
 
Hayatın hikmetini kaçırdığını öğren.
Yaşamın manasını unuttuğunu gör.
Var olmakla, yok olmak arasındaki derinliği kavra.
Sonra tüm bunları hissetmediğin için beraatını iste
 
Ne uğruna ve ne amaçla yaşadığına şaşır.
Hayalin neydi, gerçeğin nedir, bir bak?
Menziline hayıflan, gittiğin yoluna şaşır.
Sonra diz çöz, affın için yalvar.
 
Kavgalarını hatırla cesurca.
Meydanlarda kol kola girdiğin dostlarını an.
Yürüyüşün kutlu lezzetini, muhteşem huzurunu hatırla.
Sonra saptığın o yoldan geri dönmek için beraatını iste
 
Durma, gecenin her vaktini değil, gündüzü de hatırla
Bir kandil akşamını değil, her seheri ve her grubu,
Sadece günleri değil, ayları yılları hesap et.
Ve sonra kapan secdeye, bir davan olduğunu hatırla beraatını iste
 
Toprağa bas, suyu tat, çiçeği kokla
Dağların özgürlüğünü, gökyüzünün derinliğini hisset
Çağlayan nehirlere selam et, denizlere dökül beraber
Geldiğin yeri, toprak anayı unuttuğun için, beraatını iste.
 
Dostunu ara, yarenini ara, aileni ara.
İhmal ettiğini söyle, sevdiğini söyle onlara.
Yol arkadaşını ara, kardeşini ara, yolda kalmışı ara.
Bir büyük hikayenin parçası olduğunu unuttuğunu söyle.
Af dile, özrü dile, sevgili dile, gönül dile.
 
Sanma ki bir kapı var, bir dergah var.
Sanma bir gece var, bir gün var.
Sanma bir kandil var, bir Berat var.
Sanma sadece söz var, kalbinden söyle, beraatını iste.

Ali Nur Kutlu


30 Mayıs 2016 Pazartesi

Gönül Sofrasının Kurulduğu Ay

 
Gönül Sofrasının Kurulduğu Ay
Osman Nuri Topbaş YÜZAKI DERGİSİ
Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri
 Yıl: 2014 Ay: Temmuz Sayı: 113

Hazret-i Mevlânâ’nın anlattığı şu kıssa, nefs ve terbiyesi üzerine ibretlerle doludur.

DAĞDAKİ YILAN
 Vaktiyle yılan avlayıp, insanlara sergileyerek üç-beş kuruş kazanan bir yılan avcısı vardı. Yine büyükçe bir yılan bulabilmek için dağlarda dolaşıp duruyordu. Gayet soğuk olan dağlarda dolaşırken, bir gün kocaman bir yılan buldu. Hareketsiz yatan bu yılanın ölü olduğunu düşündü. Sevine sevine yılanı tuttu, sürükleyerek Bağdat’a götürdü.
 Haberi duyan herkes, yılanı görmek için adamın başına toplandı. Yılan o güne kadar görülmemiş bir büyüklükteydi. Maceracı avcı; yılanı sardığı kilimleri açmıyor, herkesi iyice meraklandırıyordu.
 Avcının ölü sandığı yılan; aslında soğuktan donmuş, hareketsiz kalmış bir vaziyetteydi. Şehre inip Bağdat’ın sıcağını görünce; ısınmaya, ısındıkça da vücuduna can gelmeye başladı. Sonunda seyirci halkın çığlıkları arasında canlandı, iplerini kopardı ve karşısında ne yapacağını şaşıran avcısını oracıkta yutuverdi.
 Hazret-i Mevlânâ, hikâyenin şerhini de bizzat yapmıştır:
 “Ey insanoğlu! Senin nefsin de bir ejderhâdır. Onu nasıl olur da ölü zannedersin? Ölmüş görünse bile o ölmemiştir. Günah işlemek için eline fırsat geçmediğinden ötürü, gamdan uyuşmuş bir hâlde, donmuş gibi beklemektedir. Nefis güçlense, fırsat bulsa, Firavun’un eline geçenler onun da eline geçse neler yapmaz?!.
 Nefis ejderhâsı; yokluğa, yoksulluğa, fakirliğe düşerse, elinde bir kurtcağıza dönüşür. Fakat mevkî ve mal yüzünden nefis sivrisineği büyür, çaylak kesilir!
Nefis ejderhâsını; mahrumiyet soğuğu, ayrılık karları içinde tut. Aklını başına al da, sakın onu Irak güneşinin altına getirme.
Dikkat et! Nefs ejderhâsı; mücâhede ve riyâzât ile donmuş bir hâlde iken selâmettesin, fakat kurtuldu mu, kendine geldi mi ona lokma olursun. Ona acıma; o, acımaya ve iyiliğe lâyık değildir. Üstüne şehvet, arzu güneşinin harareti vurdu mu, o geberesice; hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya, uçmaya başlar. Onunla yiğitçe cihâd et ve savaş ki, buna karşılık Allah sana kendisiyle buluşmayı ihsân etsin.
 Sen o nefse zahmet ve eziyet vermeden, riyâzat ve mücadele etmeden; onu uslu, rahat ve vefâkâr bir hâlde tutmayı mı umuyorsun? Bu asla mümkün değildir!”
Nefs, Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle kötülüğü çokça emredicidir. Onun terbiye ve tezkiyesi, isteklerini tahdit etmek, arzularına muhalefet ederek onu tesirsiz hâlde tutmaktır.
 Nefsin arzularıyla cihâdın en güzel usûllerinden biri oruçtur. Oruç; nefsin iştihâ duyduğu, yeme-içme gibi şeylerden belirli bir süre nefsi uzak tutmaktır.
 Hazret-i Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr’inde şöyle der:
 “Ramazan geldi, artık maddî yiyeceklerden elini çek ki, gökten mânevî rızıklar gelsin. Bu ay, gönül sofrasının kurulduğu aydır. Gönlün, bedenin hatalarından kurtulduğu aydır. Gönüllerin aşk ve îmân ile dolduğu aydır.”  Gönüller, fânî hazlardan uzaklaşmadıkça bâkî lezzetlere kavuşamaz. Tıpkı çocukların sütten kesilmedikçe, kıymetli gıdâlara ve hayatî lezzetlere eremedikleri gibi.
 Oruç tutan kişide; nefsin tasallutundan kurtulan rûhun, mânevî fetihleri başlar. Öyle ki, katılık ve merhametsizlikle körelen can gözleri açılır, ruhlar selâmet semâlarına yükselir. Orucun öğrettiği ve bizi içerisinde yaşattığı merhamet; öyle engin bir fezâdır ki, onda nice âlemler gizlenmiştir.
 Ancak orucun bu kıvamda tutulması için de, nefsin tezkiyesi zarûrîdir. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin mahdûmu Muhammed Mâsûm –kuddise sirruh- bu hakikate şöyle dikkat çekmiştir:

ORUCUN HAKİKATİ
 “Nefs-i mutmainne makamına gelinceye kadar insan, İslâm’ın ancak sûretini yaşayabilir. Meselâ; namaz kıldığında ve oruç tuttuğunda, ancak bunların zâhirlerini ve sûretlerini yapmış olur. Nefs-i mutmainne seviyesine geldiğinde ise, dînin hakikatine yükselir ve sırrî tarafı kendisine ayân olur; îman, namaz, oruç, hac, zekât ve diğer emirlerin hakikatini yaşamaya başlar.”
 Orucun, nefsin dizginlenmesinde nasıl bir hassâsiyetle tutulması gerektiğine şu kıssa ne güzel bir misaldir:
 Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin oruçlu olduğu bir gün, yanında sultanı kötülediler. Hazret;
 “–Eyvah, orucumuz bozuldu!” buyurdu.
 Bir talebesi;
 “–Efendim, siz gıybet etmediniz ki!” dediğinde ise;
 “–Evet, biz gıybet etmedik, ama duyduk. Gaflet in‘ikâs etti. Orucun rûhâniyetine zarar verdi. Çünkü gıybette, söyleyen de işiten de aynıdır.” buyurdu.
 Orucu bütün uzuvlara tutturmak işte böyle bir kuyumcu terazisi hassâsiyetidir.
 Oruç bilhassa yemek-içmekle ilgili olduğu için; bu ibâdetin bize telkin ettiği, yemeği azaltma düstûrunu anlamak îcâb eder:

KILLET-İ TAÂM Hazret-i Mevlânâ; sadece oruç mevsiminde değil, her zaman gıdâyı azaltarak, rûhu beslemeye davet eder:
 “Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.”
 “Bedenine yağlı, ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezil olup gidiyor.”
 “Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da; gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.”
 Ramazân-ı şeriflerde; sahur ve iftar sofralarında normal zamanlardan bile daha fazla lüks, ihtişam ve debdebe sergileyerek, açlık tâlim eden bir mevsimi, nefse oburluk fırsatına dönüştürmek, Ramazân-ı şerîfin rûhuna, mânâsına, gayesine muhaliftir.
 Hele; fukarâya sadaka, zekât, fitre ve ikramlarla ulaşmanın tâlim edildiği bu mevsimi, sadece eşraf ile, sadece zenginlerle dolu sofralarda geçirmek, ne hazin bir israftır.
 Ramazân-ı şerif; mâtemlerin civarına varmaya, yoksul evlere kumanyalar taşımaya, Kur’ân talebeleriyle, yetimlerle, muhâcirlerle mütevâzı sofralarda iftarlar açmaya vesile edilmelidir. Nitekim hadîs-i şerifte;
 “Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan; fakire yedir, yetimin başını okşa!” (Ahmed bin Hanbel, II, 263, 387) buyurulmuştur.
 Oruç, günün belli bir kısmında bizi bazı helâllerden dahî uzaklaştırarak, haram ve şüphelilerden ne kadar kaçınmamız gerektiğini de hatırlatan bir ibâdettir. Ramazân-ı şerifte bu hassâsiyeti de artırmak îcâb eder; zira nefsi, menfî şekilde harekete geçiren, aygırlaştıran bir başka husus ise, haram ve şüpheli gıdâlardır:

LOKMALARDAKİ MÂNEVÎ ZEHİR
 Kıllet-i taâm; yani az yemek kadar, yenilen gıdânın miktarı ne kadar olursa olsun, helâliyeti de mâneviyâtımız üzerinde büyük tesire sahiptir. Zira lokmanın kaderi, kişinin mânevî hâline tesir eder. Allâh’a yaklaşmak; ancak şüphelilerden kaçınmaya, haramlardan da kat‘î sûrette nefret ederek uzaklaşmaya bağlıdır. Nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi de ancak helâl lokmayla mümkündür.
 İnsan şahsiyeti üzerinde iki müessir vardır. Biri ağzından giren lokmanın helâl veya haram oluşu. İkincisi beraber bulunulan kimsenin kalbî keyfiyeti.
 Zira Gazalî buyurur:
 “Zihnî beraberlik insanı kalbî beraberliğe götürür. O da müsbet veya menfî netice verir.”
 Bu iki tesirden lokma ile ilgili olarak da Mevlânâ –kuddise sirruh- şöyle buyurur:
 “Dün gece ilham, bize başka türlü tecellî etti. Çünkü mideye inen birkaç şüpheli lokma, ilhâmın yolunu tıkadı.”
O derece riyâzat ve mücâhede ile meşgul, az yemeyi düstûr edinmiş insanlarda; bir-iki şüpheli lokma sunuhât ve tulûatın kesilmesine sebep oluyorsa, sabah-akşam, tıka basa, haram, şüpheli, netâmeli, gözlerin takıldığı kazançlarla, gıdâlarla; vücudunu zehirleyen insanın hâli ne olur, ibretle tefekkür edilmelidir.
 Devrimizde her tarafı istîlâ eden, menşei karanlık, ne idüğü belirsiz gıdâlar da mâneviyâtımızı tehdit etmektedir. Emülgatör, koruyucu, renklendirici, kıvamlandırıcı vesâir adlar altında; paketli gıdâlara konulan hayvânî maddeler hangi ülkelerde, hangi şartlar altında kesilmiş hangi mahlûkattan elde edilmektedir?
 Bu tehlikenin çaresi olarak, her şeyde sun‘îlikten uzaklaşıp tabiîliğe meyletmeliyiz. Kolay fakat netâmeli olandan kaçınıp, zor da olsa itimat edilebilecek olanı tercih etmeliyiz. Ve bilhassa, nefsin iştihâsını hedef seçen câzibeli tuzaklara düşmemeli, maddî ve mânevî sıhhatimize faydalı gıdâları seçmeli ve evlâtlarımıza da onları yedirmeliyiz.
 Ashâb-ı Kehf’in titizliğiyle; temiz ve helâl olanı arama gayretinde, birbirimizle yardımlaşmalıyız. Gıdânın insana ve kaderine tesiri üzerine şu hâdiseden de ibret almalıyız:
 Yavuz Sultan Selim Han; İslâm’ı tek bir bayrak altında toplamak gayesiyle Mısır Seferi’ne giderken, Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arazide ordusuna istirahat vermişti. Hareket edecekleri esnada bütün askerin heybesini arattırdı ve hiçbirinde meyve cinsinden bir şey bulunmadığını görünce, ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hakk’a şöyle şükürde bulundu:
 “Allâh’ım Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eğer askerimin içinden tek bir kişi, sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi ve ben bunu haber alsaydım; Mısır Seferi’nden vazgeçerdim. Zira haram yiyen bir topluluk asla zafere ulaşamaz!”
 Maddî-mânevî gayretlerinde muvaffak olamayan kişiler; bu kıssadan ibret almalı, kazançlarının, lokmalarının helâliyetini gözden geçirmelidir.
 Nitekim Süfyân-ı Sevrî Hazretleri de şöyle buyurur:
 “Kişinin dindarlığı, lokmasının helâlliği nisbetindedir.”
 Bu dikkat ve ihtimam ise; sadece mübârek zamanlarda değil, her zaman devam ettirilmelidir. Çünkü, nefis ne kadar tezkiye edilse, mertebeler içerisinde ne kadar yükselse de, ondaki emmâre vasfı tamamen ölmez; vücutta durup, şartları oluşunca hastalığı meydana getiren bir virüs gibi sinmiş bir vaziyette bekler.
 Bu sebeple; donmuş yılan kıssasından çıkarılacak bir ders de, ibâdet ve tâat hâlinin bir ömür muhafazası ile ilgilidir.

MEVSİMLİK DEĞİL ÖMÜRLÜK Ramazân-ı şerifte; şeytanlar bağlanır, cehennem kapıları kapanıp, cennet kapıları açılır. İnsanlar ekseriyetle ibâdete koştukları için, nasipdar olan herkeste dînî heyecan daha kolay neşv ü nemâ bulur. Sadece mübârek Ramazân’a hürmet duygusu bile, birçok insanı yanlışlardan muhafaza eder. Nefs, bu vasatta donmuş yılan gibi ölü vaziyete girer.
 Fakat Ramazân-ı şerif bitip, onda kazanılan kıvâmı muhafaza imtihanı başlayınca, nefsin başına âdetâ Bağdat güneşi vurmaya başlar. Kemendi bırakılan vahşî bir hayvan gibi, yine behîmî arzularına dönmek ister. Hoyratlaşır, aygırlaşır. İşte Ramazan-ı şerifte tahsil ettiklerini kaybetmek istemeyen mü’min, takvâ ve ihlâsı bayram ve sonrasında da muhafaza etmelidir. Şartlar değişse de muvâzeneyi kaybetmemeye gayret etmelidir.
 Rabbimiz’in ikramı olan bayramı, nefs-i emmârenin bir şenliği hâline getirmemelidir. Huşûlu bir namazla, kıllet-i taâm ile, seherlerle, infak ve hizmet ile, merhamet ve cömertlik ile olan münasebetini Ramazân-ı şeriften sonra da sürdürmelidir. Sürdürmez ise, Ramazan’da pasif vaziyette duran nefs-i emmâre canlanır ve her şeyi boşa çıkarır.
 Çünkü, Rabbimiz’in bizden istediği kulluk, son nefese kadardır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
وَاعْبُدْرَبَّكَحَتّٰىيَاْتِيَكَالْيَقٖ۪ينُ
 “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!”(el-Hicr, 99)
 Unutulmamalıdır ki, dünyadaki bayramlar; yoğun ibâdet mevsiminin neticesinde verilen ilâhî ikramlardır. Aslında bayramlar da ibâdet mevsimidir. Tatillerin, gevşekliklerin mevsimi değil; içtimâî ibâdetlere geniş zaman ayırılacak fırsatlardır. Yani yine gayret demleridir.
 Asıl bayram; son nefesi huzur ile, îmân ile verebilenedir.
 Hak dostları;
 “Gerçek bayram yeni elbise giyene değil, Allâh’ın azâbından emîn olanadır.” demişlerdir. Yine Hak dostlarından Abdullah Dehlevî –kuddise sirruh-;
 “Dünya hayatı bir gündür, o günde de oruç tutmamız lâzımdır. (Yani nefsimizi günahlardan alıkoymamız îcâb eder.)” buyurarak, Ramazân’ı ömre yaymayı, gerçek bayramı son nefese ertelemeyi hatırlatır.
 Ebû Hâtim Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmiştir:
 “Kardeşim dört şeyi dört yere ertelersen cennete girersin:
 1. Uykuyu kabre,
 2. Rahatı Sırat’a,
 3. Övünmeyi mîzâna,
 4. Nefsin arzularını da cennete.”
 Bursevî Hazretleri mecâzî ve hakikî bayramları şöyle ayırır:
 “Bizim üç bayramımız vardır.
 Birincisi; Ramazan (ve Kurban) bayramıdır. Bu tabîatın, nefsin bayramıdır.
 İkincisi; kâmil îmanla göçmek şartıyla ölüm bayramıdır. Bu, büyük bir bayramdır.
 Üçüncü ve en büyük bayram ise; âhirette Allâh’ın tecellîsine mazhar olunduğu zamanki bayramdır.” (Bursevî, l, 295)
 Cenâb-ı Hak buyurmaktadır:
 “Bilesiniz ki, (o dehşetli ve zor günde) Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”(Yûnus, 62)
 Yâ Rabbî!
 Dostlarına ihsân ettiğin o müstesnâ bayramı bizlere de nasîb eyle! Mübârek Ramazân-ı şerif vesilesiyle İslâm âlemine birlik ve dirlik lutfeyle. Zamânedeki şaşkın gönülleri de nefsâniyet çılgınlığından kurtarıp rûhâniyet ile akıllandıracak olgunluğa eriştir! Bilhassa muzdaripleri her dâim sevindirecek güzel ahlâk ile müzeyyen kıl!
 Böylece hep birlikte gerçek ve sonsuz bayramlara ulaştır!
 Âmîn!..

 

27 Mayıs 2016 Cuma

DOST

 
 
Bizler müslüman olarak gözle görülür, elle tutulur bir necaset olmayan her yerde namaz kılarız. Bizim ibadet etmek için özel mekana ihtiyaç yok. Allah’ın kir dediği kirler bulunmayan heryerde biz ibadet ederiz. O yüzden Niyazi Mısri hazretleri şöyle buyurmuştur
“Kabede puthanede, hanede, viranede,
Çağırıram dost, dost”
Muzaffer Ozak Efendi hazretlerinin kilisede yapılan zikrullah sonrası bir papazla diyaloğu…

İrfan, aşk-ı ilahiden aşk-ı Rasulullah’tan behredar olanlarda bulunur.
Hubben lillah, buğzen lillah kaidesi vardır. Sevdiğini de nefsin için sevmeyeceksin, kızdığına da nefsin için kızmayacaksın. İnsanlar kati konuşmanın, sert konuşmakla farkını çizemiyorlar. Öyle de olur, böyle de olur denince buna celal deniyor. Mü’minler birbirlerine karşı zilletli, kafirlere karşı izzetli olurlar. Cemal de haktır, celal de haktır.
Büyüklerin taklidi insanı doğru yola götürür,tahkikin başı taklittir.
Sır diye birşey yoktur, Kur’an-ı Kerim aşikar bir kitaptır. Efendimiz’in Kur’an’ın canlı tatbikatı olan hayatı saadeti aşikardır. İnsana nasıl yaşına göre hazmedebileceği yiyecek veriliyorsa manevi bilgiler de o bilgileri hazmedecek kıvama gelmeden verilmez.
Elzemi  lazıma, ehemmi, mühimme tercih edebilme yetisine irfan denir. Bilginin olguya intikal etmesi irfandır, bilgi gaye değildir, irfan gayedir. Yanlış biliyorum, yapayım mı yapmayayım mı şüphesinde olmamalıyız, şüphe de olsa yapmalıyız. Çünkü Efendimiz hadisi şeriflerinde “Siz bildiklerinizle amel edin, Allah size bilmediğinizi öğretir.” buyurmuştur. Bilgiyi amel haline getirmeye de irfan denir.
İrfanın kaynaklarından biri bilgi, diğeri muhabbetir. Muhabbetsiz adamda irfan olmaz, kuru bilgi olur. Kuru bilgi fiile intikal ettiğinde kuru taklit olur.
Namazın beş vakitten ibaret olduğunu, zekatın yüzde iki buçukla sınırlı olduğunu kim söyledi? Duha namaz değil mi, işrak namaz değil mi? Recep, Şaban, Şevval, Zilhicce orucu ne, pazartesi perşembe orucu ne? Bu konuşulanlar asgarilerdir, sen ey müslüman kardeşim dünya hayatının hangi safhasında asgariye razısın?
İlim arttıkça gurur eksilir, alim olan kendini bilmez bilir. Muzaffer Ozak Efendi hazretlerinin ucubla ilgili duası: “Ya Rabbi, ucub illetinin şerrinden sana sığınırım.”