16 Mayıs 2026 Cumartesi



 Fe
raset: Allah'ın nuruyla bakmak

Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)

Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”

(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)

***

Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”

(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)

***

Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”

(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)

---

Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi. 

Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.

Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.

İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.

Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.

Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” 

Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır. 

O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.

Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu. 

Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir. 

Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”  âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.

Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.

Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.

Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.”  âyeti ışığında hareket etmelidir.

12 Kasım 2021 Cuma

Şeriat



Yusuf Kaplan

12 Kas 2021, Cuma

İslâm antropolojisinin kaynağı olarak din ve şeriat ya da pınar, ırmak ve umman

Önce şu: Türkiye’de, “şeriat” denilince tüyleri diken diken olan tuhaf insanlar var! Sadece Türkiye’de var bu tür tuhaf insanlar. Şeriat denilince, el kesmeyi, kafa koparmayı anlıyor bu tuhaf insanlar medyatik algının kurbanları oldukları için.

Şeriat’ın ne olduğu, ne demek olduğu sadece Türkiye’de bilinmiyor!

Şeriat, hayatın, hakkın, hukukun, insanca ve hakça yaşamanın ve yaşatmanın ve yol haritası oysa. Osmanlı bunun en çarpıcı örneği: 6 asırda iki kişinin eli kesiliyor sadece!

Bu kadar yeter aslında ama yetmiyor.

Biraz entelektüel ufuk çizmemiz gerekiyor bu konuda kafası karışıklar için!

EZBERLERİNİ DİN HÂLİNE GETİREN HİLKAT GARİBELERİ ÜLKESİ

Türkiye’deki şeriat algısı, İslâm’la savaş stratejisi bir ürünü olarak geliştirilen İslamofobi gibi en ürpertici küresel nefret söyleminin Türkiye’de de aynen karşılık bulmasının bir ürünü aynı zamanda.

Ama şu daha doğru galiba: İslamofobi, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’de olduğu kadar iğrenç ve ilkel nitelikler ve boyutlar kazanabilmiş değil. Şeriat’ın şeytanlaştırılması Türkiye’deki İslamofobinin gayr-ı meşrû çocuğudur.

Türkiye’nin yaşadığı kaba, anakronik, sığ laiklik anlayışı, İslâm’ı hayatın her alanından uzaklaştırmakla kalmadı; dünyada eşi benzeri olmayan sığ, ilkel bir İslamofobi biçiminin de tohumlarını ekti.

Sonuçta, İslâm’la ilişkileri sadece ezberlere dayalı, ezberlerini din haline getiren, şeriattan da, İslâm’dan da zırnık kadar anlamadığı hâlde nefret eden acınası bir entelijansiya zuhûr etti.

Oysa şeriat, hayatın ve hakikatin, tabiatın ve insanın korunmasının yegane sigortasıdır gerçek anlamda Müslüman bir toplumda. Türkiye’deki jakoben, tepeden, zorla montelenen laikçilik uygulamasının, henüz tam anlamıyla kök salmadığı 1970’li yıllarda, Uğur Dündar”ın yaptığı bir program bütün Türkiye’yi hayretler içinde bırakmaya yetmişti: Doğu’da bir ilçemizde Vanda’da hiç hırsızlık vakasına yaşanmadığını ağzı açık bir dille anlatmıştı Uğur Dündar.

Gerçek anlamda Müslüman toplumda hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet olmaz: Eğer oluyorsa orada İslâm’ın, bizzat özde değil sözde Müslümanlar eliyle öldürüldüğüne hükmedilir.

Şu kadarını söylemekle yetineyim bu giriş faslında: Türkiye’de ezberlerini, saplantılarını din haline getiren, icat ettikleri bu hayalî dinin gerçek olduğuna inanan ve bütün bir toplumu, İslâm’ı ve şeriatı bu sahte dinle yargılamaktan çekinmeyen bir hilkat garibesi tipi var. Dünyada bir benzeri var mıdır bu tipin, bilmiyorum.

PINAR, IRMAK VE UMMAN

Din, hakikatin kaynağıdır; şeriat ise hayatın. Hakikatin hayat olmasının; hakikatin izinin sürülmesinin menbaı.

Şeriat’ın sözlük anlamı, «su içmek veya su getirmek için girilen açık ve düzgün yol”dur. Şeriat’ın terminolojik / ıstılâhî anlamı ise, “insanın susuzluğunu gidermek, saadete erişmek için günlük hayatının her safhasında tutması gereken yol”dur.

O hâlde şöyle bir cümle kurabiliriz: Din, pınardır; şeriat ise pınardan akan ırmak. Irmak ne kadar gürül gürül akarsa, din de o kadar muhkem bir şekilde hayat bulur, hayat olur ve hayat sunar insanlığa ve bütün varlığa.

Aslolan umman’a ulaşabilmektir: Umman, hakikatin hazinelerinin gizli olduğu yer’dir çünkü: Hakikatin hayatlaşan, olgunlaşan leziz meyvelerinin tadıldığı hakikat ufku. Hakikatin sırlarının anlaşıldığı, hayatın sınırlarının aşıldığı, hakikatin hayatına ve hayatın hakikatine ulaşıldığı sonsuzluk yurdu.

Allah’ın (cc) Hayy ism-i şerîfi, hayatta, -kâinâtın ve insanın hayatında- şeriatla tecellî eder: Hayat’ın kaynağı Hayy’dır çünkü.

Hayat keşfedilmemiş kıtalar yurdudur: Hakikatin şifrelerinin şifrelendiği keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir kıtalar hazinesi.

İşte hakikatin şifrelerini deşifre edecek, açacak, birer birer önümüze serecek anahtardır şeriat.

Şeriat, hakikatin hayatlaşmasıdır. Hayatlaşamayan hakikat, bayatlamaktan ve yok olmaktan kurtulamaz.

Hakikatin hayatlaşması, üç aşamalı bir süreçtir: Hakikatin hayat bulması (Mekke süreci), hayat olması (medine süreci) ve hayat sunması (medeniyet süreci).

Özetle: Din’siz şeriat ruhsuzdur. Şeriat’sız din ise hayatsızdır, bayat’tır; kurumaya ve çoraklaşmaya, kokuşmaya ve yozlaşmaya, yolunu şaşırmaya ve azmanlaşmaya; sonuçta, ruhsuzlaşmaya, çölleşmeye ve ölmeye mahkûmdur.

 


 

16 Ekim 2021 Cumartesi

 


BEYİN FORMATLAMA NAMAZI!..

 

Üniversite yıllarım… Bir grup arkadaşla  bir alimi ziyarete geldik. Akşam bürosunda sohbetini dinliyoruz. Yatsı ezaokunuyor.

Vaktinde kılınan namazın paha biçilmez kıymetine işaretle: “Haydi namazı eda edelim” buyuruyor. Israrlara rağmen imam olmayınca üzerime yüklediği imamet görevini yaparken arkamdaki zan manevi ağırlığını omuzlarımda hissediyorum.

Farzdan sonra Vitri de kılıp tesbihat için yüzümü onlara döndüğümde: “Evlat, Vitrin zamanı gece yarısı; Teheccüd vaktidir!.. Rasülümüz ümmete kolaylık olsun diye yatsının pine eklemeye izin verdi. Biz gece yarısı kılarız. Sen de öyle yapmaya çaş, olmaz mı?” diyor. Namaz sonrası biraz daha sohbet edip hayır duanı alarak ayrılıyoruz.

O günden sonra, yatsının hemen pine iliştiriverdiğimiz Vitir Namazı hakkında hep düşünmüşümdür. Ezanı olmayan, beş vakit dışında ama Vacip sayılan, yatsıya eklense de asıl vakti gecenin içine yayılan bu namaz neyi işaret ediyor? Önemi ve getirisi ne?

Bunlar üzerine tefekkür ederken Tasavvuf literatünde VİTRİYET kavrayla tanışıyorum. Hakikat yolunda vitriyet mertebesi zirve!... Pek az kula nasip olan makamı konuşmak değil konumuz. Vitir Namazında ne saklı, onu anlamaya çaşacağız. Beş vakit namazda olmayan bir uygulama var vitirde: Üçüncü rekatın rükuuna gitmeden önce tekbir alınıyor ve Rasülullah(s.a.v)den kuvvetli rivayetlerle gelen Kunut Duala okunuyor. Allah Rasülü bu namazı kılarken tam rükua eğileceğinde birden bire secde mahallinde alev alev yanan cehennem ateşini görmüş. Bunun üzerine yeniden tekbir alarak iki dua okumuş. Aşama aşama vitrin bâtınındaki manaları sezmeye çalışalım:

1-Yeniden Tekbir, Yeniden İman: İftitah Tekbiri; dünyevi değerlerin arkaya itilmesi, benliğin kırılarak sadece

Allahın bhan oluşu bilinciyle öze neliş demek. İkinci tekbiri Ey tekbir alan kulum, yeni bir tekbir daha al” şeklinde düşünürsek, ”Ey İman Edenler (B rrı ile yeniden ) Allah’a iman ediniz” ayetindeki bilince bu tekbirle kapı aralanabileceğini hissediyoruz. İkinci tekbirle bizleri ayrı, özgün bir farndağa davet ediyor Rabbimiz. Bunu nereden mi anladık? Devam edelim….

2-Kullukta Sebat: Okunan duaların adı: KUNUT!... Kunut Arapça Ka-Ne-Te kökünden geliyor. Kanete; İhlasla Bağlığını sürrmek, Kullukta Devamlılık-Sebat  demek. Kanete künden bir kelime olan “KÂNİTİYN=Kullukta ihlasla sebat gösterenler” ifadesini bir de ayetlerde görelim:

-Namazlara ve orta namaza devam edin. Kânitiyn olarak: Allaha gönülden boyun eğerek yönelin. (Bakara/238)

-"Ey Meryem, Rabbin için Kânit olarak; ihlaslı ve amelde sebatlı olarak Secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte rü et."(A.İmran/43)

Ral kua varınca cehennem gösterildi ya, kullukta müdavim olduğunu göstermek, bağını tazelemek üzere Rabbeneliş elzem oldu. İşte onun için Rahmet-i Rabbaniden yeni-diri bir güç elde ederek kulluk bilincini pekiştirmek üzere bu dualar okunuyor. Başlıkta yer alan Beyni Formatlama manası ile bu namazın ne alakası var? Açam;

3-Abdiyyet Sözleşmesi: Kunut Dualarının ilki şöyle başlar;“Allahumme inna Nestynuke,ve Nesteğfiruke ve Nestehdiyk ve Nu’minü bike ve  Netuubu ileyke ve netevekkelü aleyk!…”. İkincisi:“Allahumme iyyeke nabudu ve leke nusalliy,ve nescudu ve ileyke nes’a..” diye devam eder. Birinci dua; İSTİÂNE, İkincisi TEABBUD ifade ediyor. İstiâne:Yardım ve Başarı isteğinin sadece Allah’a yöneltilmesi demek. İstiâne kavraFatihadaki VE İYYAKE NESTAIYN ayetinden gelişmiş.İyyake Nestaıyn: Sadece ve sadece senden yardım dileriz, demek.

Fatihadaki İYYAKE NA’BUDU den mülhem TEABBUD ise; Kulluk anlamında…. Abdiyyet(kulluk) mertebesinin Risaletten daha öncelikli ve üstün olduğunu Kelime-i Şehadetin MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASÜLÜHÜ şeklinde tertibinden biliyoruz.

Şu halde, Vitir namazı ve onda okunan Kunut Duaları; Fatiha Suresinde yer alan İSTİÂNE VE TEABBUD SÖZLEŞMEMİZİN bir tekrarı, bilinç tazelemesi ve hatta yenilenmesi!... Kelimelerdeki anlam yenilenmeyi işaret ediyor:

-İnna Nestaıynuke: Sadece senden yardım dileriz.

-Ve Nestağfiruke: Sadece sana istiğfar eder,affımızı isteriz

-Ve Nestehdiyke: Hidayeti sadece senden isteriz.

-Ve Nu’minu B ike: B sırrı ile sana iman ederiz.

-Ve Netubu İleyke:Sana tevbe ederiz.

-Ve Netevekkelu aleyke:Tevekkülümüz sadece sanadır.


-İyyake Nabudu: Sadece sana kulluk ederiz.

-Ve leke Nusalliy:Namazı, Salatı sadece senin için yaşarız.

-Ve Nescüdü:Sadece sana secde ederiz.

-Ve İleyke Nes’a: Çalışmamız, gayretimiz sadece sanadır.

Beynin,bilincin tamamen formatlanması ise Kunutta geçen bir kavramda sak… Okumaya çalışalım;

4- VE NAHLEU: Kendimizi Formatlaz: Kunutun ilk duasının Ve Nahleu ve Netruku men yefcuruk” lümündeki NAHLEU kavramı başlığa çektiğimiz anlamı işaret ediyor. Önce Nahleu kelimesinin kökü olan Ha-Le-A fiilinin sözlük anlamlarına göz atam:HA-LE-A:

-Karısından boşanmak.

-Kefeni soyup çıkarmak.

-Hükümdarı tahndan azletmek.

-Hakimi, Kumandanı yerinden etmek.

-Bir şeyi künden, yerinden söküp tamamen çıkarmak.

-Hayvanın bağını çözüp salıvermek.

-Ekin bağının bdayla dolu dolu hale gelmesi, olgunlması.

-Ağacın yeniden yapraklanması.

Ve Nahleu ve Netruku men yefcuruk, kısa ve öz anlamı şu: ”Sana karşı kötülük işleyenleri terk ederiz, uzaklaşırız, onların hakimiyetinden çıkarız. Özde düşünecek olursak dışarıda uzaklaşılacak birileri yok!.. İnsanın Hakikat yolculuğu kendinden kendinedir. O halde bu uzaklaşmayı, azletmeyi de kendimizde şüneceğiz. Sözlük anlamlandan istifade ile NAHLEU yu yeniden anlamlandıralım:

Allahım! Hakikatimizi yaşamaya engel olan bütün bağlardan, bütün aidiyetlerden BOŞANIYORUZ. Özüzdeki Hakka perde çeken  örtülerden SOYUNUYORUZ.

Bilincimize egemen olan, bizi hükmü altına alıp idareye kalkışan bütün BİLGİ-ŞARTLANMA-GELENEK- DUYGUSALLIK VE ÖNYARGILARI AZLEDİYORUZ! Onların EGEMENLİĞİNE SON VERİYORUZ! Yerinden oynamaz sanılan, bizi arzımıza bağlayan bütün KÖKLERİZİ SÖKÜP ÇIKARIYORUZ! Hayvani- beşeri boyutumuzla BAĞIMIZI KOPARIYOR, ne hali varsa görn diyerek İLİŞKİMİZİ KESİYORUZ!

Allahım!.. Bunları başardıktan sonra, kulluk ağacımıza taze bir bengisu dökerek yeniden FİLİZLENMEK İSTİYORUZ! Kulluk tohumundan Abdiyyet başağı yetişsin,  ŞUUR TANELERİ İLE BEYNİMİZ DOLSUN diye sananeliyoruz!..

Bütün bu manalar ortada iken bizim NAHLEU ya FORMATLAMA anlamı vermemiz çok rülmese gerek!.. Önce soyup-çıkarıp atma, kmüne son verme, sonra da filizlenme ve tanelerin olgunlması tek kelimede birleşmiş. Bu ne demek?

Basbayağı format işte!… Beynimizi virüslerden temizleyip yepyeni programı yüklemek!..

***

Dostlar, Vitriyet Makanı elbette yaşayan bilir. Bizim dikkat çekmek istediğimiz;

Vitir Namanın sanıldığı gibi bir ara namaz olmadığı!… Vitir Namazının beyin-bilinç formatına kaaçan bir eşik olduğu noktası!..

şünün!... Güneşin radyoaktif etkilerinin neredeyse sıfırlandığı, günz birbirini sürekli etkileyen insan beyinlerinin uykuya daldığı, beyni yeni ilhamlara an hormonların epifizden  salgılanmaya başladığı Teheccüd saatinde Vitir Namazını, Kunut Dualarının anlamını düşünerek ve yaşayarak eda ediyorsunuz!.. Bu nmuhteşem bir hal değil mi?...

Son olarak şu hadislere bir bakar mınız?

-Vitir Namazı; Haktır. Vitre devam etmeyen benden değildir!..”

(Bunu 3 kere tekrarlar Rasül)

-“Ey Kuran Ehli!.. Vitir Namazını ikame ediniz!.. Allah TEKtir, TEKi sever!...”

Rasülün Vitir Namazının önemine dikkat çekerken HAK-KURAN EHLİ ve TEK kelimelerini kullanması manidar değil mi?!..


 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...