22 Temmuz 2009 Çarşamba



Alın herşeyi kalmasın tek bir dirhem bende… Alın gidin ötelere ben burada kalmak istiyorum… Tam burada anlımın bayram ettiği yerde, öylece secdede kalmak… Ne saz ile nede söz… Yalnızca O’nunla kimsesiz, yalın ve tüm benliğim ile samimi…
Geçen yıllar ne güzel… Adım adım gidiyorum işte O’na saniye saniye, an be an O’na gidiyorum! Bekliyor beni de çok iyi biliyorum..
Gel diyor…Geliyorum Ya Rabb!Geliyorum Mevlam…Geliyorum Sevgilim…Geliyorum Sevdiğim Geliyorum beni benden çok seven Canan geliyorum Sana…
Tüm günahlarımla, tüm hatalarımla, tüm suçlarımla geliyorum dizinin dibine Affet..
Boynum bükük geliyorum Sana!
Sen beklersin bir tek bu yollarımı sen bilirsin benden emin beni.
Ötesi yok bu alemde senden gayrısı “Hiç”…
Konuşmalarım “Hiç”…
Susmalarım “Hiç”…
Gelmelerim gitmelerim ne var sa “Hiç”…
Kazandıklarım kaybettiklerim ne varsa “Hiç”…
Bakii olan beni bulan Sensin!Ötesi…
“Hiç”
Ötesi yok…
İşte Mevlam görüyorsun yine ve yineden ve her an burdayım gözleri yaşlı dizlerinin dibindeyim… Gidemem ki ayrılamam buradan, gitmemide asla istemezsin bilirim… Allah’ım ayırma beni dizlerinin dibinden Atma “Hiç” lerin içine beni… İstemem Cennetini çok görme Cemalinden beni… Ne verdiğin nefese yeter şükrüm neden gördürdüğün bu güllere… Ben aciz.. Ben fakir…
Ben bi çare dizlerinin dibindeyim işte.. Kabul et Ya Rabb sana bir “Hiç” ile geldim…

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Kıldığımız namazlar namaz mı?



Kıldığımız namazlar namaz mı?


Eksiksiz ve kusursuz bir namazın on işareti vardır.

Birinci işareti müşahededir. Yani Hakk’ın cemalinin karşısındaymış gibi, Kâbetullah’ın kapısının önündeymiş gibi, oraları görerek kılmak. Buna ‘göz nuru’ mertebesi deniliyor. Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: Bana dünyadan üç şey sevdirildi: kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz.

İkincisi Rububiyyet’in latif kokularını hissetmek. Bizim yaptığımız gibi başkalarının çorap veya ter kokularını koklamak değil, namazda cennet kokularını hissetmek.

Üçüncüsü namazda göğsün genişlemesi, ferahlamasıdır.


Dördüncüsü tenimizin yumuşamasıdır.


Beşincisi kalbimizin mutmain olmasıdır, emin olmasıdır. Her türlü korku ve endişeden arınmasıdır.


Altıncısı kafamızın rahatlığıdır, aklımızda rahatsız edecek hiçbir konunun bulunmayışıdır.


Yedincisi ruhumuzun rahatlamasıdır.


Sekizincisi Allah’ın büyüklüğü karşısında titremedir.


Dokuzuncusu Allah’a yakarıştır.


Onuncusu ise selam verdiğimizde Hakk’ın selamımızı aldığını işitmemizdir.

Peki bir namazda bunlar olmazsa ne olur? Ne olacak, sahibi sorumluluktan kurtulur, sadece o kadar.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

SAKANIN EŞEĞİ İLE ARAP ATLARI

SAKANIN EŞEĞİ İLE ARAP ATLARI
(Mesnevî, Cilt 5, beyit nu: 2360-2381)

Bir saka[1] vardı, bir desırtı mihnetten çember gibi iki büklüm olmuş eşeği. Sırtında, ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe âdeta âşıktı, ölümünü arayıp duruyordu. Arpa nerde, kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bir şişle onu nodullayıp[2] duruyordu.
İmrahor
[3], onu görüp acıdı. Eşeğin sahibiyle dostluğu vardı. Ona selâm verdi, “Bu eşek neden böyle dal harfi gibi iki büklüm olmuş?” diye sordu.
Adam, “Benim yoksulluğum, benim kusurum yüzünden, bu ağzı dili bağlı mahlûk yiyecek saman bile bulamıyor” dedi.
İmrahor dedi ki;“Sen birkaç günlüğüne onu bana ver de padişahın ahırında kalıp beslensin, kuvvetlensin”.
Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her yanda tavlı, semiz, güzel ve taze Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş, sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da. Atların tımarını da görünce, başını göğe kaldırdı da dedi ki; “Ey yüce Allah’ım! Diyelim ki ben bir eşeğim, ama senin mahlûkun değil miyim? Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden zayıfım? Geceleri sırtımın acısından, karnımın açlığından her an ölümümü istiyorum. Bu atların hâlleri ise böyle mükemmel, gıdaları yerinde. Peki, neden azap ve belâ yalnız bana mahsus?”.
Derken, ansızın savaş koptu. Arap atlarına eğerler vurulup savaşa sürdüler. Onlar, düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler
[4] saplandı. Savaştan geri dönebilenlerin hepsi de perişan bir hâlde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı. Nalbantlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle atların bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri çıkarıyorlardı.
Eşek bunları görünce dedi ki; “Ya Rabbi! Ben yoksulluğuma ve sağlığa razıyım. O güzel gıdaları da istemem, o çirkin yaraları da. Afiyet dileyen, dünyayı terk eder”.


AÇIKLAMALAR

1. Ders: Dünya Hayatı İmtihan Yeri

Dünya hayatı, bir imtihan alanıdır. Karşılaşılan nimetler de musibetler de, iyilikler de kötülükler de birer imtihandır. Yüce Allah, Hikmetli Kur'an'ında şöyle buyurmaktadır: "Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, Ancak bize döndürüleceksiniz." (21/Enbiya suresi, 35. ayet)
Hz. Mevlana, "Her nimetin bir gamı vardır" sözü ile hikayeye giriş yapmıştır. Sahip olunan her nimetin gamı, her dünyalığın (mal, makam, mevki vs.) külfeti, mihneti ve imtihanları vardır. Sahip olunacak nimet, beraberinde imtihan olmayı getirir. Fakirlik ve zenginlik, Allah'ın iki imtihan vâsıtasıdır; bunlarla kullarını şükür ve sabır hususlarında imtihan etmektedir.
Müminin hayatı sabır ile şükür arasında cereyan eder. Efendimiz konuyu şöyle açıklamıştır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevindirici bir hal isabet ederse, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 28)

2. Ders: Belaya Sabretmek

Dünya hayatındaki imtihanlar karşısında müminin sabretmesi gerekir. Sabır, mümin kişinin günahlarının dökülmesine vesiledir. Sabır aynı zamanda, altının ateş içerisinde saf hale gelmesi gibi, mümini saf, kaliteli hale dönüştürür. Yüce Allah buyurur:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır.” (2/Bakara, 155-157)
Peygamberimiz (sav) sabır hususunda şöyle buyurmuştur:
"Hiç kimseye, sabırdan daha değerli ve daha büyük bir iyilik verilmemiştir." (Buhari, Rikak 20; Müslim, Zekat 124)
“Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.” (Buhârî, Merdâ 1. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 40)“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (Buhârî, Merdâ 1, 3; Müslim, Birr 49. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 38)“… Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür” buyurdu.” (Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 39)“Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.” (Riyazu's-Salihin, hadis nu: 44)“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 44)

3. Ders: Allah'ı Şikayet Etmemek

Eşek, halini ve şikayetini Allah'a arz etmiştir. Başa gelen bela ve musibetler sebebiyle kişinin durumunu “Allah’a şikayet etmesi” başka, “Allah’ı (başkalarına) şikayetetmesi” başkadır. İlki mazur görülebilir, caizdir; ikincisi ise Allah'a bir tür isyandır.
Eşeğin niyazı sebebiyle Allah ona işin hakikatini, niçin öylesi bir yaşantıya sahip olduğunun hikmetini kendisine müşahede ettirmiş, böylece eşek halini "Allah'a şikayet"ten, "Allah'a şükre" yöneltmiştir.
Nitekim Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kime bir geçim darlığı gelir de o kimse bu geçim darlığını insanlara arz edip kapatmaya çalışırsa, o kimsenin ihtiyacı kapatılmaz. Kime de bir geçim darlığı gelir de bu sıkıntısını Allah’a arz ederse, Allah er veya geç ona yardım eder.” (Tirmizi, Zühd 18, hadis nu: 2326. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, hadis nu: 1645; Ahmed, Müsned, I, 407, 442)

4. Ders: Nimete Şükretmek

Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir.Şükür, nimeti artırır. Yüce Allah şöyle buyurur:
“Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!” (14/İbrahim suresi, 7. ayet)“Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” (31/Lokman suresi, 12. ayet)

5. Ders: Sabrı ve Şükrü Sağlayan Bakış Açısına Sahip Olmak

Yüce Allah, zikir-şükür-sabır-namaz-İlahi yardım arasındaki bağantıyı şu ayette açıklamaktadır:
“Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara suresi, 152-153. ayetler)Müminin hayatı sabır ile şükür arasında cereyan eder. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle açıklamıştır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 28)
Kişi, üzerindeki Allah'ın ihsan ettiği nimetlerin farkına varmak, şükretmek, nankörlük etmemek için, dünyalık açısından kendinden yukarıdakilere değil, aşağıdakilere bakmalıdır. Çünkü yukarıdakilere bakış; hırs, haset, isyan ve nankörlüğe yol açar. Aşağıdakilere bakış ise; sabır, şükür ve yardımseverliğe vesile olur.
Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Dünyalık bakımından) kendinizden aşağı olana bakınız. Sizden üstün olanlara bakmayınız. Elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun olanı budur.” (Buhari, Rikak 30; Müslim, Zühd 8)
“İki haslet vardır. Bunlar kimde bulunursa, Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak, dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamd etmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” (Tirmizi, Kıyamet 59)

6. Ders: Rıza Makamı

Kişi eğer mümin ise ve Allah'a açıkça isyanı yoksa, içinde bulunduğu durum kötü gibi de görünce, bu durumu Allah'ın iyiye, hayra tebdil etmesi, hayra vesile kılması umulur. Nitekim Yüce Allah, Hikmetli Kur'an'da şöyle açıklar: “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara suresi, 216. ayet)
Allah, mümin kulunun hayrını diler. Kul, zahire baktığında bu hayrı göremese de başa gelenin hakikatinde, kulun hayrının murad edilişi vardır. Peygamberimizin naklettiği kudsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakîrlik ıslah eder. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik onları ifsâd edecekti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zenginlik ıslah eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, bu (fakîrlik) onun îmânını ifsâd edecekti.” (Haris Muhasibi, Risaletü'l-müsterşidin; Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 318; Beyhakî, el-Esma ve’s-sıfat, II, 251-252; İbn Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-evliya, s. 28) Bu durum hastalık ve sıhhat için de böyledir.
Tasavvufta, "rıza" makamı, kulun Allah'tan, kaderinden razı olması halidir. Genelde rıza, hüküm ve kazaya itirazda bulunmamayı ifade eder. "Kahrın da hoş, lutfun da hoş" sözü bu makamda dile gelir. Ancak bazı durumlarda, kazaya rıza gerekmez. Mesela ortaya şekavet (kötülük ve günah işlemek) gibi bir kaza çıkarsa, buna razı olmak icabetmez; bilakis, razı olmamak, boyun eğmemek gerekir.
Rıza makamına ulaşmak kolay değildir. Ham bir mümin kuldan rıza makamına has davranışlar ve yaklaşımlar beklemek isabetli olmaz. Bu makama ulaşmak, bir mürşid-i kamilin nezaretinde manevi terbiyeden geçmeye bağlıdır. Her mü’min bu yolda gayret göstermelidir.
Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.


[1] Saka: Ücretle su taşıyan, su taşıyarak geçimini sağlayan kimse. “Saka beygiri” deyimi, çok uğraşıp didinen ve yorulan kimseleri tarif için söylenir.
[2] Nodullamak (modullamak): Ucunda sivri demir bulunan bir değnek (üvendire) ile hizmet hayvanını dürtmek. (mec.) Sertçe ikaz etmek.
[3] İmrahor (Emir-i ahur): Padişahın ahır âmiri.
[4] Temren: Mızrak, ok vb. şeylerin ucunda bulunan batıcı/delici sivri parça.

13 Haziran 2009 Cumartesi

ALLAH’IN KULU VE ALLAH’IN SOPASI

ALLAH’IN KULU VE ALLAH’IN SOPASI

Hırsızın biri bir bahçede ağacın tepesine çıkmış, bütün gücüyle dalları silkeleyip duruyordu. Bunu gören bahçe sahibi gelerek:
-Be adam benim ağacıma çıkmış öyle ne yapıyorsun, sen Allah’tan korkmaz mısın? dedi.
Ağaçtaki hırsız pişkinlikle cevap verdi:
-Allah’ın bir kulu, Allah’ın bahçesinde, Allah’ın kendisine ihsan ettiği meyvelerden yiyor. Neden bana bağırıyorsun, yoksa Allah’ın bana yaptığı iyiliği mi kıskanıyorsun? dedi.
Bunu duyan bahçe sahibi hizmetçisine seslendi:
-Aybek, dedi, getir o ipi de şu adamcağıza cevap vereyim.
Hizmetçi ipi getirince, bahçe sahibi hırsızı ağaca sıkıca bağladı, eline bir sopa alarak ona vurmaya başladı.
Hırsız acıyla feryad etti:
-Ne yapıyorsun be adam Allah’tan kork, neredeyse beni öldüreceksin!
Bahçe sahibi sükûnetle şöyle cevap verdi:
-Allah’ın kulu, Allah’ın başka bir kulunu Allah’ın sopasıyla dövüyor, neden bağırıp duruyorsun? (Mesnevî, C.V, beyit: 3077 vd.)
AÇIKLAMA:
Mesnevî’de yanlış kadercilik anlayışı üzerinde sıkça durulur. Hz. Mevlânâ özellikle cebriyeci/fatalist anlayışı yerden yere vurur, insan irâdesinin önemine dikkati çeker.
Bu hikâyenin başlığında da Kur’an’da geçen, şeytanın “Rabbim beni sen azdırdın” (A’raf, 7/16) sözüne yer verilir. Buna göre İblis (şeytan), inanç târihimizde Cebriye diye bilinen anlayışın temsilcisidir.
Sorumluluğu ve günahı üstünden atmak isteyenler Allah’a karşı şöyle bir îtiraz ve savunma tavrı sergiler:
-Benim ne suçum var, kaderi çizen ve işleri yaptıran sensin, o halde beni niçin suçluyorsun, benden niçin hesap sorarsın?
Aslında pasif bir kadercilik anlayışına sâhip olmak yanlıştır. Hâdiselerin oluşmasında epeyce bir yere kadar insan irâdesinin de rolü vardır. Biz kaderimizi önceden bilmediğimiz için, aklımızı ve irâdemizi kullanarak iyinin ve güzelin peşinde olmakla yükümlüyüz.
Ayrıca söz konusu âyetin devâmında Hz. Âdem’in tavrıyla ilgili olarak, “edep” kavramı ve Allah’a karşı saygılı davranmanın önemi üzerinde durulur. Şöyle ki:
İblis sorumluluktan kaçmak için “Rabbim beni sen azdırdın” diye küstahça davranmıştı. Hz. Âdem ile Havva ise, yasaklanmış meyveyi yedikleri için cennetten çıkarıldıkları zaman: (Rabbenâ zâlemnâ enfüsenâ…” “Ey Rabbimiz, kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan muhakkak ziyan edenlerden oluruz” dediler.(A’raf, 7/23) Böylece suçu üzerlerine aldılar. Şeytan gibi: “Sen öyle istedin, öyle takdir ettin, biz de yasak meyveyi yedik. Bizim ne kabahatimiz var?” demediler.
Âdem Allah’a olan saygısından ve edebinden dolayı özür diledi; böylece Allah’ın affına ve rahmetine nâil oldu. Sonunda İblis Hakk’a karşı “sen beni azdırdın” dediği için Allah’ın huzûrundan kovuldu. Âdem ise edebe riâyet ettiği için af ve merhamete mazhar oldu.
Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde iki tip insanın durumuna çok üzüldüğünü görürüz: Bunlardan biri aşırı kaderci, cebriyeci veya fatalist dediğimiz tiptir. Bu za­vallı, her şeyi Allah’tan bilir, bire yedi yüz veren tohumu toprağa ek­mekten kaçınır, nasipsizliğini feleğe yükler.
İkincisi ise, kaderi tamamen inkâr eden, materyalist inançlı kimsedir ki, böylesi, sebeplerin tuzağına düşer ve sebebi yaratanı yok sayar.
Hz. Mevlânâ bilhassa yanlış kader ve tevekkül anlayışına yük­lenir: Eğer Allah’a mütevekkil isen, çalışmanla tevekkül et. Tohumu ek, sonra da her şeye kadir olan Allah’a dayan. Hz. Peygamber bede­viye ne dedi: “Önce deveni bağla sonra tevekkül et.”
“Doğru, to­pallığımız da vardır, aksaklığımız da. Ama topallık ve aksaklıktan kurtulmak, oturup kalmakla değil yürümekle olur. Bil ki, iyilik de kötülük de senden yeşermektedir. Güzel ve çirkin bütün düşünceler senden, kendinden doğar.”
“Allah bana niçin arzu, niçin düşman verdi diyerek yakınıp durma. Mücâdele için düşmanın olması şarttır. Bir şeye meylin ve is­teğin yokken onu yapmamak zaten sabır sayılamaz.”
Elimizden gelen maddî-mânevî her şeyi yaptıktan sonra, sonuç istediğimiz gibi çıkmazsa, işte o zaman “Ne yapayım kaderim buymuş” diyebiliriz. Böyle hareket etmek, pra­tik bakımdan kendini yiyip bitirmekten, isyan ve şikâyet etmekten daha iyidir. Aksi hâlde insanın ruh sağlığı bozulur, huzursuz, gayr-ı memnun, şikâyetçi bir tip olup çıkar.
Aslında her netîce, kendisini meydana getiren sebeplerden daha fazla şeyler ihtiva eder, yâni ücret hizmetten daha fazla olur. Mevlânâ sorar: “Bir rükû bir secde âhirette bir cennet kazandırmak­tadır.” Okumaz mısın şu Kur’an âyetini: “Allah yolunda malla­rını harcayanların durumu, yedi başak bitiren bir tane gibi­dir ki, her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine daha da fazla verir, Allah’ın lûtfu geniştir, O bilendir.” (Bakara, 2/261)
Hz. Mevlânâ hikâyenin sonunda yanlış kader anlayışına sahip kimseyi şöyle konuşturur: “Ey kurnaz adam! Ben cebir inancını terk ettim, tövbe ettim. Gerçekten ihtiyar, (yani insanın cüz’î iradesi) vardır, ihtiyar vardır, ihtiyar vardır!”
Bu karmaşık konunun izahı sadedinde A. Avni Konuk şerhinden bazı nakıller yapalım:
Cüz’î irade küllî irâdeye bağlıdır. Hak Taâlâ sana vücud verip, senin var olmanı dilemekle, bu varlık âleminde senin iradeni de var etti. Yani bizim irademizi yaratan da Allah’tır.
Ne var ki, insanın iradesi bir bakıma ezelde istîdat diliyle Hak’tan taleb ettiği biçimde şekillenir. Ama bunun mahiyeti kendince mechuldür ve o bunun sırrına vakıf değildir. İnsan bu dünyada cüz’î iradesini kendi istîdâdının hilâfına olan yönlere sarf edince; Hak Taâlâ küllî iradesiyle onu ezelde talep etmiş olduğu yöne çeker. Bunu da insanın kendi iradesini o tarafa çevirterek gerçekleştirir. “İşleri düzenler âyetleri açıklar” (Ra’d, 13/2) ayetinde bu mânâya işâret vardır. O halde hakîkatte Allah tarafından kula bir cebir (zorlama) yoktur. Cebir, ancak kulun kendi hakîkatinden yine kendisinedir (Bk. A. Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, X, 304-305, Kitabevi yayını)

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

4 Haziran 2009 Perşembe

AZ UYU




Bu yazı İstanbul Benötesi Psikoloji Derneğinde yapılan Mesnevi sohbetinin deşifresiyle hazırlanmıştır.


AZ UYU
Efendim az uyumada sadece İslâm âlemini, belli bir tarikat veya belli bir mezhebi ilgilendiren bir durum değil, oda az yeme gibi tüm insanlık âleminin temel sorunlarından biridir. Az yemek Sâlihler âdeti olduğu gibi, az uyumakta Sâlihlerin âdetidir. Çünkü çok yemek gibi çok uyumakta, kalbi gaflete düşürür. Dimâğı uyuşturur. Vücûdumuzu hantallaştırır. Özellikle unutkanlığa ve bir çok hastalıklara sebep olur. Ayrıca çok uyumak gecenin çeşit çeşit mânevi bereketinden, nice ilâhi feyz ve rahmetinden mahrûm kalmamıza da vesile olur. Kur’an-ı Kerimde ; Âli İmrân sûresi 17- Furkân sûresi 64- Müzemmil sûresi 1 ve 4- âyetler, İnsan sûresi 26- İsrâ sûresi 79 ve Zariyat sûresi 17-18 ayetlerde olduğu gibi farklı sûrelerde de geceyle ilgili âyetlere rastlamak mümkün.
Sözü geçen âyetlerde genellikle gece kalkıp ibâdet etmesi için Peygamber Efendimize hitâp vardır. Elbette bu hitâp, Efendimizin âli şahsında öncelikle tüm İslâm âlemine, daha sonrada tüm insanlık âleminedir. Çünkü, Efendimiz Rahmetellil âlemindir. Dolayısıyla da her sözü, her davranışı tüm insanlık âlemini ihâta eder. Peygamber Efendimiz bir hâdis-i şeriflerinde: “Benim Cenâb-ı Allah ile öyle bir ânım var ki; O zaman aramıza ne bir kitap sahibi peygamber, nede Allah’a yakın olan bir melek girebilir” diye buyurmuştur. Şems-i Tebriz-i Hazretleri bu Hâdis-i şerifi yorumlarken şöyle der: “Bu sözle Efendimiz kendi hâlini bize anlatmıyor. Burada ümmetine bir dâvet var . Yâni öyle bir şey yapınız ki, hâliniz de benim hâlim gibi olsun. Bu sözleri efendimizin kendi hâli olarak değil, o hâle bizleri dâvet olarak anlamak lazım” Şems-i Tebriz-i Hazretlerinin bu yorumu elbette çok ulvî, çok doğru bir anlayış, kişinin ufkunu genişletiyor. Gerek Kur’an âyetleri, gerek Efendimizin her hâli, her sözü bizlere bir işârettir. Sırlar diyârına açılan nâ-mütenâhi bir kapıdır. O nedenle sadece işin zâhirinde, sûretinde kalmamak, birazda bâtını mânâsını, özünü, araştırıp öğrenmek, ona göre de hareket etmek gerekir. Malûm sûret bulunan evde namaz kılınmaz demiştir efendimiz. Bu sûreti duvarda asılı resimler olarak düşünmek çok sığ, çok kısır bir düşünce olur.
Necmüddin Kübrâ Hazretleri; Arz edilen âyetlerin özellikle geceye işâret etmesi uyku ile bağlantısı olduğu içindir der ve uykuyu ikiye ayırır.
Bildiğiniz üzere Necmüddin Kübrâ Hazretleri; Kübreviye tarikatının Pir’idir. Hz. Mevlânâ’mız; O yolda yürümüş, O yolda âşıklara sultan olmuştur. Hz. Mevlânâ’nın ilk mürşidi kabul edilen babası Sultanu’l Ulemâ, Necmüddin Kübrâ Hazretlerinin mürididir. Ayrıca diğer bir müridi olan Baba Kemâl Cendi Hazretlerine ise Şems-i Tebriz’i-nin bağlı olduğu kabul edilir.
Böyle bir ulu sultana göre uykunun iki hâline gelince:
1.Uykunun hakikatı
2. Uykunun hikmeti
Uykunun hakikatı: “Kalpteki duygu organları açılsın diye zâhiri duyu organlarını kapatmaktır. Diğer bir anlatımla ancak zâhir duyu organları kapanırsa mânevi duyu organlarımız açılır”
Efendim; bilindiği üzere zâhiri duygularımızın bir de bâtını boyutu var. Yâni mânevi boyutu. Baş gözünü kapatmasak gönül gözü nasıl açılsın ? Elbette bu kapamak geceleri uzun uzun uyumak değil. Öyle olsa az uyu demezlerdi. Necmüddin Kübrâ Hazretlerinin uykunun hakikatı dediği, yâni zâhiri duyguları kapama olayını, Hz. Mevlânâ Mesnevi’de hepimizin anlayacağı bir dille şöyle açıklamıştır: Clt.1. 390: Zindândaki mahpuslar, gece uyuyunca zindânda bulunduklarından habersizdirler. Yüksek mevkîlerde bulunanlar da, refâh içersinde yaşayan mutlu kişilerde uykuya dalınca her şeylerini kaybederler.
Uykuda ne gam, ne kazanmak, ne kaybetmek endişesi vardır. Nede şunun bunun hayâli vardır.
Ârif olan zâtın hâli, uyanık iken de aynen böyledir. Ârif kişi baş gözü açık iken de dünya’ya karşı uykudadır.
Cenâb-ı Hakk Ashâb-ı Kehf hakkında: “Onlar uykuda idiler tâbirini kullanmıştır”
Bu nasıl olur ? deme. Onlar gece gündüz dünya hallerine uykuya dalmışlardır. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın elinde evirip çevirdiği kalem kesilmişlerdir.
Yazı yazan eli göremeyen kişi, sâdece kalemin hareket ettiğini görürde yazma işini kalemden bilir”
Halkın hiss uykusuna, tabiî uykuya dalarak, hiç değilse uyuduğu zaman bu âleme gözünü kapasın da dünya hırsından kurtulsun diye Allah âriflerin halinden misaller vermiş, örnekler göstermiştir.
Dünya’da bugün bile nice Ashâb-ı Kehf vardır ki, belki senin yanı başında karşındadır.
Onlara yâr olan dost da, şimdi mağarada onlarla sohbettedir. Fakat senin gözün ve kulağın mühürlü olduğu için bunlardan sana ne fayda var”
Efendim görüldüğü üzere, Ashâb-ı Kehf’te yüzyıllar öncesinde kalmadı. Şu an içimizde yaşayan nice Ashâb-ı Kehfler var. Onları asırların gerisinde düşünmek çok büyük yanlış olur. Hz. Pir’imizin buyurduğu gibi beklide yanı başımızda nice Ashâb-ı Kehf’ler var ama; görmeyene, bilmeyene ne fayda. Ayrıca sizlerinde fark ettiği gibi uyku ile uyanıklık ta birbirinden ayrılmayan bir bütün. Bâzen uykunun adı uyanıklık olurken, bâzen de uyanıklık uyku oluyor. Ya Ashâb-ı Kehf gibi gündüz bile dünya’ya karşı uykuda olacağız, ya da, herkes uyurken bizler gecenin belli bir zamanında zikir, fikir, şükür içersinde uyanık olacağız. Tercih bize bırakılmış. Önemli olan hangi uyku, hangi uyanıklık içerisinde olduğumuzdur.
Mesnevi clt.3.1222: “Şu dünyada baş gözü açık, fakat gönül gözü uykuda nice kişiler vardır.
Gönlü uyanık olan kişi, baş gözünü kapasa bile, ona yüzlerce basiret gözü açılır. Eğer sen gönül ehli değilsen uyanık ol. Daima uyanık bulun. Allah’tan gönül iste bunun için çalış çabala.
Eğer gönlün uyanık ise korkma ! baş gözün ile uyumaya bak bir hoşça uyu ! Artık senin gözünün önünden ne yedi kat kaybolur, nede altı yön !
Hz.Peygamber buyurmuştur ki; “Benim gözlerim uyur ama gönlüm hiç uykuya dalmaz” Gönül gözü açık olarak uyuyanlara benim canım fedâ olsun”
Bu beyitler bendenize çok güzel bir sözü hatırlattı: “Ârifin uykusu, câhilin ibâdetinden çok daha hayırlıdır” Çünkü onlar zâhiren uyurken bile kalpleri dâimi zikir hâlindedir. Belki baş gözleri kapalıdır ama, gönül gözleri açıktır. Onların uykusu ibâdetin özü, kulluğun ta kendisidir. O nedenle; Hz. Mevlânâ: Allah dostlarını tanımak, Allah’ı tanımaktan daha zordur. Velilerin hâllerini kendi hâlinle kıyaslama. Sen bal yersin zehir olur. O zehir yer bal olur der. Hz. Ömer’in Bizans emirinin getirdiği bir şişe zehri gül şerbeti gibi içmesi buna çok güzel bir örnektir. Zaten Allah dostlarından tecellî eden davranışları, kendi nefsâni duygularımızla karıştırdığımız için bu âlemde o mübarek insanları tanımak çok az kimseye nâsip olmuştur. Allah dostlarını tanımak, bilmek çok daha zordur çünkü onlar gizlidir. Cenâb-ı Hakk ise ayân beyân ortadadır.
Ayrıca şu beyitte çok önemli: “Eğer sen gönül ehli değilsen uyanık ol. Dâima uyanık bulun. Allah’tan gönül iste bunun için çalış çabala”
Hâlbuki hepimiz kendimizi gönül sahibi zannederiz. Ne yazıktır ki olmayan gönlümüz en ufacık bir şeyde, hemen ya incinir, yada kırılır. Kırılan, incinen nedir ? hiç düşünmeyiz bile. Herkes gönül sahibi olsa idi: Yunus Emre der: “Hoca istersen var bin hacca, hepsinden iyice bir gönül’e girmektir” denir miydi ? Gönül denilen şey nasıl bir şeydir ki, bin hacdan daha efdaldir. Mesnevi’de: “Sen, bende gönül var diyorsun. Diyorsun ama, gönül dediğin şey arşın üzerinde olur. Hâlbuki sen aşağıların aşağısındasın. Kara balçıkta da su bulunduğunu herkes bilir. Bilir ama, O suyla abdest alınmadığını da herkes bilir. Sen kara balçığa dönmüş gönlüne gönül diyemezsin” Niyâzi Mısrî Hazretlerinin de aynı mânâda çok güzel bir beyti var: “Gönül müdür ol kim içi vesvâs ile dolmuş / Kibir ile hased askeri her yanını almış” Evet efendim ne yazıktır ki işin gerçeği böyle. Biz aslolan kendi konumuza dönecek olursak: Rubâiler clt.4.146: “Geceleyin yol yürünür, çünkü gece sırların rehberidir. Herkes uyurken ilâhi aşk sırları mânâ zevkleri gece gönle gelir. Çünkü ancak geceleri gönlün kapıları açılır”
İlk başta arz ettiğim âyetlerde hep geceye takabül ediyordu. Neden ille de gece gönül kapıları açılır ? Çünkü, gündüzün maddi koşuşturmaları, hâyal ve hülyaları bizi öyle bir âleme çeker ki, değil mânâ iklimini hissetmek, kendimizi bile madde âleminde kaybederiz. Sizde bilirsiniz, çoğu insanın değil beş vakit namaz kılmaya, Cum’a ya gitmeye bile vakti olmaz. Vakti olup gitse huzûr bulmaz, bulamaz. Çünkü Cum’a da yine kendi işi gücüyle cem olmuştur. Hutbeyi bile kendi nefs sesinden dinler. İşte burası câhilin ibâdetinden ârifin uykusu daha hayırlıdır sözünün geçerli olduğu yerdir.
Sohbetimizin başına dönecek olursak: Uykunun hakikatından bahsediyorduk. Arz edilen beyitlerden kısaca şunu anlıyoruz: Zâhiri duygularımızı kapamak bu vesileyle de mânevi duygularımızın açılmasına fırsat vermek. Konumuz uyku olduğuna göre baş gözümüzü kapatacağız ki, gönül gözümüz açılsın. Baş gözümüzü geceleri vücudun ihtiyacı ölçüsünde kapatırsak sadece rûhumuz dinlenir. İhtiyacın dışında fazla uyku ise, rûh’u rahatsız, bedeni de hasta eder. Fakat Ashab-ı Kehf gibi gündüz bile gözlerimizi dünyaya karşı kapatabilirsek, bedenimiz sağlıklı, rûhumuz dingin ve huzûrlu olduğu gibi ayrıca mânevi görüş sahibi de oluruz inşallah. Önemli olan tüm organlarımızla birlikte gözümüzü de, yaratılış gayesine uygun bir şekilde kullanmak, sîret ile sûret arasında bir denge kurmak, gözümüzü kendimize dost etmeye çalışmaktır. Nitekim; Niyâzi Mısrî Hazretleri: “Bir göz ki olmaya ibret nazarında / Ol düşmanıdır sâhibinin başı üzeride” Demiştir.
Necmüddin Kübrâ hazretlerine göre uykunun hikmetine gelince: “Rûhumuz şu süfli bedenimizde “Garip” bir haldedir. Bu bedenimizi ıslah ederek, faydalı olanı elde edip, zararlı olanı da def etmeye çalışır. Kişi uyanık olduğu müddetçe rûh bedende hapsolmuş bir vaziyettedir. Kişi uyuyunca kutsî rûhta aslî vatanına gider. Gayb âlemindeki huzûrla dinlenir. Melaküt âlemine gittiği zaman şahadet âlemini de misâlleriyle görür.
Mücahade ehli kişi az yiyerek az uyuyarak üzerindeki hava su ateş toprak ateşin hakimiyetini eritir yok ederse gönül gözüyle bu âlemde bile melâküt âlemini temaşa eder. Yâni rüya yoluyla değil, rüyet yoluyla her şeyi görür bilirler”
Hatırlarsanız daha önceki Mesnevî sohbetlerimizin birinde bu rüyet yoluyla bilme konusunu uzun uzun konuşmuştuk.
Hz. Mevlânâ; görüş sahibi Allah dostları doğdukları günden ölecekleri güne kadar neler yaşayacaklarını görür bilirler. Hatta bir tek kendilerininkini değil, doğuda batıda ki tüm insanların neler yaşayacaklarını bilirler. Fakat Allah’ın takdirini tedbir ederek değiştirmezler diyordu. Bu duruma en güzel örnekte yine Peygamber Efendimiz ve Hz. Ali Efendimizdi. Bu konular Mesnevî beyitleriyle çok geniş bir şekilde açıklanmıştı sizlere.
Uykunun hikmetine dönecek olursak; Demek ki rûhumuz bizler uyanık olduğumuz müddetçe hapsolmuş vaziyette darda sıkıntıda kalmaktadır. Ancak uyuduğumuz zaman rûh kendi âlemine gidip biraz huzûr buluyor, dünyevi sıkıntılardan kurtuluyor. Tüm bunların çok daha iyi anlaşılması için yine Mesnevî’den bâzı beyitleri sizlere özet olarak arz etmek isterim. clt.1.396: “Halkın canları geceleri nedeni, niçini olmayan bir sahraya “Rûhlar âlemine” gider. Rûhları rûhlar âleminde, bedenleri de yattıkları yerde istirahat eder.
Cenâb-ı Allah sonra ilâhi bir işâretle bütün rûhları tekrar ten tuzaklarına getirir. Onları iyi ve âdil bir insan olmaya dâvet eder.
Vaktaki seherin nûru görünür, felek akbabası altın kanatlarını çırpar, sabah olur güneş doğar.
Sâbahların yaratıcısı olan Allah, İsrafil gibi bütün rûhları alır o ülkeden, rûhlar âleminden şu gördüğümüz âleme sûret âlemine getirir.
Etrafa yayılmış, dağılmış olan rûhları ten ile, ceset ile bağlar. Böylece bedenleri tekrar rûhlara hamile yapar, gebe bırakır.
Geceleri insan uykuya dalınca can atlarının beden eğerlerini soyar alır. “Uyku ölümün kardeşidir” hadisinin sırrı da budur.
Fakat sabahleyin tekrar gelmeleri için ve tenle ilgilenmeleri için rûhların ayağına uzun bir ip bağlar.
Bağlar ki, gündüz olunca mânâ âlemi çayırlığından geri gelsinler. Tekrar kulluk yükünün altına girsinler.
Aynı konuyu İbrahim Hakkı Hazretleri de dile getirmiş oda Necmüddin Kübrâ ve Hz Mevlânâ ile aynı şeyleri ifade etmiştir. Bu konuda farklı bir örnek olması açısından onu da özet olarak arz etmek istiyorum.
“İnsan o ulvî âlemden, bu sufli âleme “Garip” olarak gelmiştir. Ve hayvâni nefsin işleriyle uğraşır olmuştur. Onun menfaatine koşar. Zararını da engellemeye çalışır. Nefse bağlanmış ve bedene tutunmuştur. Bu yüzdende dar ve zor bir dünyada “Garip” olan rûh bedende tutsak olup kalmıştır. Bu cismi uyku bastırdığı zaman rûh kendi saltanatına yükselip iki türlü fayda bulur.
Birincisi şu ki: Bu nimet ve rezâlet âleminde çektiği gurbet zahmetlerinden tamamiyle kurtulup bedenin nefsâni işleriyle uğraşmaktan âzâd olur”
Efendim bir kez daha arz etmek isterim. Nefs bu dünya’ya aittir. Rûh ise bekâ âleminden gelmiş fâni dünyamızda garip kalmıştır. “Kur’an da “Gariplere yardım ediniz” âyeti öncelikle ötelerden bu âleme gelip bedenimizde misafir olan rûhumuza sahip çıkmayı, ona yardım etmemeyi emreder. Çünkü gerçek garip rûhumuzdur. Ne yazık ki bizler garip ve yabancı deyince sadece bir beldeden bir beldeye göçen muhâcirleri düşünürüz. İnşallah âyet ve hâdisleri farklı mânâları ile de anlamak cümlemize nasip olur. Bildiğiniz üzere psikolojik rahatsızlıkları olan çoğu kişiler bilinçsizce kendini uykuya verir veya doktoru tarafından ilâçla uyutulur. Sebep aynı; Hayvâni duygularımızın esareti altına giren rûh’u kısa bir müddet içinde olsa rahatlatmaya çalışmak. Şu fâni âlemin tasa ve sıkıntısından kurtarıp dinlendirmek. Fakat bu da yanlış anlaşılmasın ! söz konusu olan uyku, nefs elinden çaresiz kalan rûha sâdece geçici sun-i bir rahatlıktır. Asla kalıcı bir çözüm veya bedenimize gerçek bir şifâ değildir. Sun-i teneffüs halinde ne kadar real bir yaşam içerisinde olabiliriz ki ? Gerçek rûh huzûru az uyumakla veya Ashâb-ı Kehf gibi dünya’ya karşı uykuda olmakla elde edilir. Az uyumayı da zikir, fikir, şükür ile birleştirdiğimizde bize şifâ olacaktır. Geceleri kendi kendimizle kavga edip, sabah az uydum diye isyân edip, sonuç olarak ta maddi mânevi huzûr ve şifâ bekleyemeyiz. Rejimle riyâzet bir olmadığı gibi, rahmâni olan uyku ve uyanıklıkla, nefsâni olan uyku ve uyanıklıkta bir değildir. Ayrıca şunu da arz etmek isterim: Hem aslî vatanından uzak düşmek, hem hapsolduğu bedenin bitmez tükenmez beşeri arzuları rûh’u rahatsız eder, fakat hasta etmez. Çünkü rûh hasta olmaz. Mesnevi’de Hz. Mevlânâ şöyle der: Clt.4.3788: “Bozulanlar, değişenler bedene ait olan duygu ve huylardır. Değişim yeri bedendir. Ölümsüz olan rûh parlak ilâhi bir güneştir. O güneş gibi olan rûh hiç değişmez, bozulmaz, başka şekle bürünmez. Hastalık, uyku, ağrı, sızı gibi sıfatlar bedene aittir. Rûh’un bu sıfatlarla ilgisi yoktur. Rûh fâni olan bu sıfatlardan temizlenmiştir”
Gaflet içinde çok uyumak veya tümüyle maddeye dayalı bir yaşam içerisinde olmak yaratılış gayemize ters düşer. O nedenle de rûh’umuz rahatsız ve mutsuz olur. Bu rahatsızlıkta bedenimizde hastalık olarak zuhûr eder. Diğer tüm rûh’i hastalıkları da bu çerçeveden düşünmek gerekir. Daha önceki sohbetlerimizde çok sık dile getirildi. Topraktan gelip toprağa gidecek olan bedenimizi besleyen her şeyin rûhumuzla hiçbir ilgisi yok. Bedenimizi mutlu eden şeyler tam tersi rûhumuzu rahatsız eder. Çünkü bedenin mutluluğu nefsin mutluluğu demektir. İbrahim Hakkı Hazretleri: “Bu cismi uyku bastırdığı zaman rûh kendi saltanatına yükselip iki türlü fayda bulur” Diyordu. Birincisini arz etmeye çalıştık.
İkincisine gelince: “O ulvî rûh kendi vatanına yükselip ilk akıldan bâzı sırlara muttali olarak berzah âleminde mahbus olduysa da o vasıtayla nice mânâlar yakalamıştır. Şahadet âleminde de benzerleriyle izâha kavuşmuştur. Vak’anın tam ifadesi şudur ki: Geçmiş işlerin uyarıcılığı ve gelecek hallerin müjdesi doğru bir rüya halinde malûm olmuştur. Eğer uyuyanın rûhu berzahtan geçip akl-ı küll ile karşılaştı ise o vasıtasız müşahade ile bir çok ilhamlara nâil olmuş ve onun uykusu bir gündüz uyanıklığı olup murakabe ile sırların keşf edildiği deryaya dalmıştır”
Bu da yine ârifin uykusunun hayr-ü hikmeti ve bazı uykuların nasıl uyanıklığın ta kendisi olduğudur. “Gerçek olan şu ki: Uyku tembellik ve gaflettir. Rûhâni uyku ise; Mevlâ’nın huzûruna yükselmektir. Câhilin uykusu bir nevi ölümdür. Ârifin uykusu zihni açar. Avamın uykusu perîşânlık ve derttir. Havâssın uykusu tam bir muhabbettir. Ham adamların uykusu gaflet ile vakit geçirmek. Olgunların uykusu ise öz’e itaattir”
Derler ki; “Gönül adamlarından biri, bir tekkede birkaç gün misafir olmuş. Her gün on adamın yediğini yiyip, bütün gece uyuyup, bütün günlerde konuşmuş.
Oradaki dervişler o kişinin çok yiyip, çok uyuyup, çok konuşmasından rahatsız olmuş ve şeyh efendiye şikayet etmişler.
Şeyh efendi şikayet edilen kişiyi yanına çağırıp şöyle demiş: Erenlerin yolunun esası az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır. Sen ise tam tersini yapıyor, bu halinle tekkeye yük oluyormuşsun.
Misafir şeyhi dinledikten sonra: Eğer benden size şikayetçi olan dervişler irfân sahibi olsalardı, şikayet yerine teşekkür ederlerdi. Zira bizim yediğimiz yemek değil sadece nûrdur. Biz geceleri uyumaz sadece huzûra yükseliriz. Ayrıca boş konuşmaz sadece hikmet söyleriz.
Sözün özü şu ki; bu kemâle ulaşmamış kişiler için çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak büyük bir kayıptır”
Bu menkıbede, “Ârifin uykusu ibâdettir. Câhilinki kâbahattir. Ârif yer nûr olur. Câhilinki zûlmettir” sözünü doğruluyor.

nurartıran

16 Nisan 2009 Perşembe

MEVLEVİYİZ BİZ



Röportaj
Ö. Tuğrul İnançer ile...
Hiç kimse kitap okuyarak yüzme öğrenmez. Suya giren yüzmeyi öğrenir. Tasavvuf tekkede öğrenilir mektepte değil.

11 Nisan 2009
Sadece dini hayatımızın değil sosyal ve kültürel hayatımızın da temel dinamiklerinden biri olan tasavvuf, popüler kültürün ilgi alanına da fazlasıyla girmeye başladı son yıllarda. Ancak tasavvuf böylesi kolay ‘tüketim nesnesi’ haline getirilebilecek bir alan değil. Başlı başına bir ilim dalı. Bundan bihaber olarak tasavvuftan beslendiğini söyleyip eser verenler çoğu zaman ciddi bilgi yanlışlarına düşüyorlar. Bu anlamda toplumun tasavvuf konusundaki bilgisizliğini, tasavvuf denildiğinde neden belli manevi şahsiyetler etrafında dönüp durulduğunu İstanbul Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer’le konuştuk. Söz uzayıp gitti ama siz okurlara yerimizin sınırlı olmasından dolayı sohbetten bu kadar hisse düştü.
Gülcan TEZCAN'ın röportajı

Son yıllarda Mevlana’yla ilgili ve Mevlana’dan esinlenerek yazılan popüler kitapların sayısında bir artış var. Tasavvufa bir ilgi mi var yoksa geçici bir heves mi?Bugün Türkiye’de manevi şahsiyet olarak üç isim etrafında döner durur bütün cahiller. Siyasetçisi de böyledir kendini edebiyatçı zanneden de böyledir. İstisnalar kaideleri kuvvetlendirir. Türkçe yazdığı iddia edildiği için Türkçecilikten kaynaklanan bir Yunus Emre. Acaba anlıyorlar mı Yunus Emre’yi? “Çıktım erik dalına anda yedim üzümü, bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu”. Bu orijinal Yunus Emre dörtlüğüdür. Anlasınlar bakayım. Ayrıca koskoca Yunus Emre divanı diye basılan kitaplardaki şiirlerin kısmi küllisi Yunus Emre’nin değildir. Çünkü Türkiye’de Yunus’luk bir meslektir. Tasavvuf terbiyesi almış bir çok zevatı kiram benlikten ve o benliği ifade eden isimden sıyrıldıkları için Aşık Yunus, Derviş Yunus, Miskin Yunus, Yunus Emrem, Yoğurtçu Yunus gibi nice Yunuslarımız vardır ve onların hepsini Yunus Emre zannederler. Ciddi büyük sanatkarlar eserlerine imza atmaya lüzum görmezler. Çünkü üslubu beyan ayniyle insandır. Bunun gibi Türkçe cümle tahlillerine girişildiğinde birinde Çalap birinde Rabbül alemin diyen bir Yunus olmaz. Dolayısıyla Yunus’u da bilmiyoruz.
Peki edebiyat fakülteleri neyle meşgul oluyorlar?Edebiyat fakülteleri bilmiyorum neyle meşgul oluyorlar.
Bu alanda akademik çalışmalar da pek yapılmıyor galiba…Tasavvuf mektepte öğrenilmez. Hiç kimse kitap okuyarak yüzme öğrenmez. Suya giren yüzmeyi öğrenir. İhtiyaç var o ayrı mesele. Ama bugün kimse tasavvuf öğrenemez. Tasavvuf tekkede öğrenilir mektepte değil.
Bu anlamdalar tekkeler ve tarikatlar konusunda da bir açılıma ihtiyaç yok mu?Onu bilmem. Ona siyasiler karışır.
İnsanlar o kadar maneviyattan yoksunlar ki…Farkındalar mı? Farkında olanlar mutlaka vardır. Çoğunluktan bahsediyorum. “Siz neye layıksanız onunla idare olunursunuz” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. Bunun farkında olan yetmiş milyonun kaçı acaba?
Ama onlar uyutuluyorlar, uyuşturuluyorlar…Uyuşmasınlar. Açsınlar gözlerini. Uyuşturanlar kabahatli de uyuşturulanlar kabahatli değil mi? Kandıranlar kabahatli de kandırılanlar kabahatli değil mi? Üç günlük dünya hayatı için daha yüksek mevki sahibi olayım, daha çok maaş alayım diye yüksek lisansından doktorasına, yabancı diline kadar emek sarfediyor gençlerimiz, okuyorlar. Ebedi olduğuna inandığımızı iddia ettiğimiz hayat için ne çalışma yapıyoruz acaba? Kocakarı imanından başka bir bilgimiz var mı? Niye öğrenmiyorlar? Kur’an’ın hangi hükmünü yerine getiriyoruz? Yatıp kalkmayı namaz kılmak, aç kalmayı oruç tutmak zanneden bir toplum bu nevi eksikliklerinin ihtiyacını hissedebilir mi? Onun için bu çok ufak bir azınlığın derdidir. Cemiyetin derdi halinde değildir. Cemiyetin derdi haline gelirse olur.
Manevi şahsiyet olarak üç isim etrafında dönülüp durulduğunu söylemiştiniz devam edersek…Bir diğer isim de siyasete bulaştırıldığı için Hacı Bektaş-ı Veli Efendimiz’dir. Demin üniversite ile ilgili bir sual sordunuz. Ne yazık ki bazı üniversite mensupları bile Alevi-Bektaşi şiirleri diye ikisinin arasına tire koyarak ortaya koyuyorlar. Alevilik bir mezheptir. Bektaşilik ehl-i sünnet bir tarikattir. İkisi de sıvıdır. Zeytinyağı ile su gibidir. Birbirine karışmaz. Ama aynı şekilde yazıyorlar. Federasyonlar, dernekler Alevi-Bektaşi diye geçiyor. Alevilik başka Bektaşilik başka şeydir. Bugün Alevilerde hakim olan görüntü zahirde - batını ayrı meseledir- mesela içki kullanırlar. Ama Hacı Bektaş-i Veli menakıbnamesinde ne yazdığını bilmezler. “Bir kuyuya bir damla şarap damlasa o kuyudan su çekilse toprak sulansa o topraktan ot bitse o ottan koyun yese o koyun kuzulasa o kuzu bizim dergahımıza girmez” diyor Hacı Bektaş-ı Veli efendimiz.
Korkunç bir cehalet sözkonusu…Gayet tabi korkunç bir cehalet. Zaten başımıza ne geliyorsa cehaletten geliyor.
Bunun önüne geçmek için ne yapılmalı?İlim, ilim, ilim! Başka bir şey yok. Dolayısıyla Hacı Hünkar Veli Efendimiz siyasete karıştırıldığı için ne yazık ki bazı cahiller de ona dil uzatmaya başladılar. Cahillerin yaptığı yanlış hareketleri ona maletmeye çalışıyorlar. Ve popülaritesinden istifade ile Hz. Mevlana biliniyor. Peki Hz. Mevlana’nın popülaritesi nedir? Evvela 1954’ten beri yapılmakta olan ayinleridir. Hz. Mevlana bu ayininin görülüyor olmasından dolayı merak uyandırmış bir şahsiyettir. İnsanlar dönüyorlar, bir yerde birileri çalıyor, çok estetik bir şey. Kimse iç yüzünü bilmiyor ama.
Siz her sene canlı yayında anlatıyorsunuz…Kös dinlemiş adama davul çalsan n’olacak? Nefsi yenmek o kadar kolay mı? Senede bir defa tv’den naklen verilen bir programın içeriğindeki sembolik anlamları anlatmak koca bir toplumun yanlışlarını gidermeye yeterli midir? Anlatsam n’olacak anlatmasam n’olacak? Ha, üç beş kişi. O ayrı mesele. Çünkü bir gönül kainata bedeldir. Bir kişi için bile biz her türlü teri dökeriz Efendimiz’in rızasını kazanmak için. Ayrıca batı dünyası da Hz. Mevlana’ya meraklıdır. Neden? Batı dünyasının en göze çarpan eksikliği sevgi noksanıdır. İşte bu sevgi noksanını telafi etmek için sosyal kurumlar kurulmuştur. Hz. Mevlana’da sevgi en yüksek derecede ifade edildiği ve bizatihi yaşandığı için o sevgi noksanını onda gidermeye çalıştıkları için merakları uyanıyor.
Kimi edebiyatçılar tasavvuftan, Mevlana’dan, Mesnevi’den beslendiklerini söyleyerek Mevlana üzerine birtakım eserler kaleme alıyorlar. İnsanlar da bunlara büyük ilgi gösteriyorlar. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğru okuyabiliyorlar mı? Doğru aktarabiliyorlar mı?Siyasetin ve ticaretin yani menfaatin olduğu yerde ne ilim olur ne sanat olur. Dolayısıyla bugünkü yazılan kitaplar ticari amaçlı kitaplardır. Ne yazık ki dünyanın ölçüsü ve bize de ta ıslahat döneminden beri batıdan gelen bu zihniyet, meseleleri doğru tartamaz hale gelmiştir. Başarı maddi kazançla ölçülür hale gelmiştir. Adam ilmihal bilmiyor
Mesnevi okuyorum ben diyor. Ne anlayacaksın? Bu neye benzer? Biz Türkiye Cumhuriyeti anayasasını okuyarak Türk Hukuk sistemini öğrenebilir miyiz? Avukat mektepten çıktığı zaman dilekçe yazmasını bilmez. Ama Anayasa hukukundan geçmiştir sınıfını. Dilekçenin bir şekil şartı vardır. O şart anayasada yazmaz. Anayasayı okuyup hukuk, anatomi kitabı okuyup tıp öğrenilmezse Kur’an okuyup Müslümanlık öğrenilmez. Kur’anı öğrenmek için evvel tahsil lazım. Keza Mesnevi Şerif-i, Fütuhat-ı Mekkiye’yi, Füsusul Hikem-i okumak için evvel tahsil lazımdır. O evvel tahsil olmadan olmaz, böyle saçmalıklar ortaya çıkar.
Elif Şafak’ın Mevlana’yı anlatan romanı ‘Aşk’tan çokça sözediliyor son günlerde…Geçen ay Tarık Zafer Tunaya’da konferansım vardı. Orada bu hanımın aşk üzerine olan kitabıyla ilgili olarak gazetede çıkan yarım sayfalık bir yazı vardı. O yazı üzerine bir saat kırk beş dakika konuştum; sadece yanlışlıklarını açıklamak için. O kadar cahilane bir kitap ki. Mesela 1243 yılı Bağdat’ında bir derviş patlıcan soyuyor. Patlıcan Amerika’dan gelmiştir, domates, biber ve patlıcan Amerika’dan gelmiştir. 1243’te Bağdat’ta patlıcan olmaz. Bu kadar maddi bilgisi bile noksansa… Ayrıca mesela kendi şeyhi hakkında ‘uyuşuk’ tabiri kullanan bir derviş düşünülemez bile. Ama bu düşünüyor ve yazmış. 1001 gün çile diyor. Çilenin ne olduğunu bile bilmiyor. Mevlevi çilesi halvetten farklı bir şeydir. Bilmezler, bilmeden yazıyorlar. Ama cehalet ne yazık ki bir başka cahiller topluluğu olan toplumumuz tarafından prim veriliyor.
Ayrıca Hz.Mevlana ve Hz. Şems ilişkisi empoze edilmek ve pompalanmak istendiği gibi değildir. Hz.Mevlana bütün hayatı boyunca çok büyük bir aşk sahibidir ve bu aşkı daima belli bir kişide temerküz ettirmiştir. Bu evvela babasıdır. Babasının göçmesinden sonra babasının halifesi ve kendi şeyhi olan Seyyid Burhaneddin Muhakkiki Tirmizi’dir. Ondan sonra Hazreti Şems’tir. Ondan sonra yani vefat ettikten sonra Selahattin Zerkubi Konevi, O’nun da rıhletinden sonra Çelebi Hüsamettin ve bütün bu arada da daima Sultan Veled. Niçün Seyyid Burhaneddin, Selahattin Zerkub, Çelebi Hüsamettin konuşulmuyor da hep Şems konuşuluyor? Neden? Çünkü Tebrizi lafından dolayı İranlılar pompalıyorlar. Halbuki Tebriz Türkmen memleketidir Acem memleketi değildir. Oralar Türk memleketidir.
İran da Mevlana’nın popülaritesinden yararlanmak istiyor...Mesnevi Farisi yazıldığı için İranlılar sahip çıkmaya çalışırlar. Halbuki Orta Asya Türkleri Farsça konuşurlar. Yani Hz. Mevlana yabancı dilde bir kitap yazmış değildir, ana dilinde yazmıştır. Hâlâ Merv’de Horasan’da Türkler Farsça konuşurlar. Ama onların konuştuğu Farisî Pehlevi Farsçası değildir. Bunu da bilmiyorlar. Ayrıca İranlılar çok Mesnevi okumazlar. Divan-ı Şems-i Tebrizi namı altında Hz.Pir’in Divan-ı Kebir’ini okurlar. Mahalle kahvelerinde bile birer Divan bulabilirsiniz İran’da.
Biz o kadar çok okumuyoruz Mevlana’yı ama O’ndan esinlenen romanlar yazılıyor, filmler çekiliyor…Para kazanacağız.
Mevlana filmi senelerdir konuşulduğu halde bir türlü meselenin hakkını verecek bir yapım ortaya çıkmadı. Yapılabilen sinema filmi ve belgeseller de ortada… Neden çekilemiyor Mevlana filmi?Çağrı filmi 30 senedir seyrediliyor. Hâlâ bir şeyler veriyor. Çok ciddi bir prodüksiyondur. Bir devlet desteğiyle çekilmiştir. Libya Devleti parasını vermiştir. Akad gibi bir ciddi yönetmen tarafından yapılmıştır. Türkiye’de böyle yönetmenler var, böyle oyuncular var, böyle senaristler var böyle para yok zannediyoruz. Hayır, ondan çok daha fazla para var. O işe tahsis edecek gönüllü yok.
Dinle Ney’den bu anlamda…Pek çok şey söyledim Dinle Ney’den ile ilgili olarak. Hiç birini dinlemediler. Ve Mevlevihane dekorlu bir tarihi film oldu. Hz. Mevlana ile ilgili değil. Perdedeki iki üç tane yazıdan başka Hz. Mevlana ile ilgili hiçbir şey yok. Ve orada çok ciddi teknik yanlışlıklar var. Ona rağmen güzel. Neden? Bu işten o kadar uzak bir toplum halindeyiz ki o kadarcık şeyler bile artık bizi mutlu eder hale geldi. Ucuzluğa alıştırıldık. 1973 Hz. Pir’in 700. Vuslat Yılı münasebetiyle yine UNESCO tarafından Dünya Mevlana Yılı ilan edilmişti. O vesileyle bir film çevrildi. Hz. Mevlana rolünü Cüneyt Gökçer, Hz. Şems rolünü Kerim Avşar oynamıştı. Niye hep ikisi? Niye sultanü ulema yok. Niye Seyyid Burhaneddin yok? Efendim Hz. Şemsi çok seviyordu. Mesnevi Şerif’in ikinci cildini okudunuz mu ki Hz. Hüsameddin’i ne kadar çok sevdiğini bileceksiniz. Niye Çelebi Hüsameddin’den bahsetmiyoruz? Konya Müzesinde Çelebi Hüsameddin Mevlana’nın katibi yazıyor. Bu kadar basit ve ucuz mu? Yazacak başka şey bulamadınız mı? Kaç defa söyledim. Değiştirmiyorlar.
Son günlerde hararetli bir tartışma var; Dünya İslam Günü kutlanmalı mı kutlanmamalı mı şeklinde. Kutlu Doğum Haftası, Dünya İslam günü gibi kutlamalara siz nasıl bakıyorsunuz? Bunlar bir fayda sağlar mı? Oyalayıcı şeyler midir?Hem fayda sağlar hem oyalar. İslam’la başka tür düşünceleri, kurumları yan yana getirmek, birbirine karşı ya da paralel göstermek benim İslam anlayışıma ters. Kapitalizm ne ki İslam’la aynı teraziye koyayım. Anneler, babalar günü ticari şeyler. O günlerin olduğu zamanlarda daha çok alışveriş yapılır. Peki kandillerde niye yapılmıyor? Niçin gazeteler anneler gününü sürmanşetten veriyor da kandil 18. sayfada iki parmak kalınlığında bir haber oluyor? Ve hâlâ Regaip Kandili Hz. Peygamber’in ana rahmine düştüğü gece… Bu ne cehalet ya! Recep’in ilk haftasından Rebiülevvel’e sayıverin 280 gün oluyor mu? Hz. Peygamber noksan mı doğdu? Ayrıca bir özel hayat nasıl bu kadar ahalinin ağzına sakız olabilir ki? Bahsettiğimiz zevat ebeveyni Rasulullah. Hz. Peygamber hakkında edepsizlik sure-i Hucurat’ın ilk ayetleriyle yasaklanmış ve ibadetlerinizi yok farzederim tehdidiyle ortaya konmuştur.
12 Rebiülevvel önemli bir tarih. Regaip Allah’ın rağbet ettiği bir gece demektir. Ayrıca Berat hakkında hadis var. Nısfi Şaban önemlidir diyor Hz. Peygamber. Nısfi Şaban; Şaban’ın ortası. Peki Miraç? “İsra’ya inanmamak küfürdür, Mirac’a inanmamak küfür değildir. Çünkü ayet yok” diyor. Peki ayette “Hz. Peygamber size ne verdiyse alın, sizi neden çekindirdiyse çekinin yok mu?” “Uydurmadır hadis belki” diyor. Bu kadar müslümanın inancının uydurma olduğu kabul edilebilir mi? Onun için deli olmak kolay saçma bulmak zordur. Bunlar saçma laflardır. Kendi ellerinde neyin hakikat neyin uydurma olduğunu ölçecek bir şablonu olmayanlar Allah’ın kendilerine vermiş olduğu inanma ve yaratıcısını bulma cevherini bir şekilde tatmin ettikleri zaman doğruluğuna yanlışlığına inanmadan o sahtekarın peşinden gidiyorlar. 28 Şubat zamanında memur olduğuna inandığım Ali Kalkancı bu günlerde uyuşturucudan yakalandı. Bunlar bu nevi adamlar. N’oldu arkasına bir sürü adam takan, ortalığı velveleye veren Müslüm Gündüz ve etrafındakiler neredeler? Ama Mevlevilik, Kadirilik, Nakşibendilik, Halvetilik, Şazelilik hâlâ var. Neden? Hak yol da ondan.

GERÇEK HAYAT

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...