Kültürlerin ortaya çıkışında dilin etkisi aksi iddia edilmeyecek bir gerçektir. Lisan ile sembolize edilen sözler, kelimeler, kavramlar; maddi ve manevi birikimin seviyesini, kalitesini ortaya çıkarır. Ve yine hiç şüphesiz sözcüklerin yüklendiği manayı kavramak, o lisanın mefkûresini ve ıstılahatını anlamaktan geçmektedir. Bu anlayıştan tecrit edilerek sarf edilen terimler ya kısır ifadelerde hapsolunup kalmış, yada maksadının dışına telakki edilir bir hale bürünmüştür. Halbuki tabiatı icabı dil, canlı ve dinamik bir yapıya sahiptir. Kendisini doğasına aykırı bambaşka bir kültürün içinde bulan lisan yavaş yavaş zenginliğini ve canlılığını kaybeder, sudan çıkmış bir balık misali her ne kadar kalıbı ortada olsa da. Bununla beraber detaylı olarak incelendiğinde dilin tarihi süreç içerisinde deformasyondan en az etkilenen kısmının mânevîyat alanı olduğu görülür. Zira bu alan kendi kültürel birikimini ortaya çıkarırken doğrularını aktarmadaki hata kabul etmeme anlayışını da geliştirmiştir, mâneviyat dünyası ilk bakışta lisanı net ve kesin sınırlarla çevirip disiplinize eder gibi gözükürse de dili farklı tesirlerin tahribatından nispeten korumakla kalmayıp, kelimeleri deyimleri mânâ kesâfetiyle sınırlarının ötesine taşımış latif bir halde aklın hudutlarını aşan bir hürriyetle buluşturmuştur. Herhangi bir kültüre vakıf olmanın sadece o kültürün dilini bilmekle olmadığı artık herkesçe malum olan bir gerçektir. Belki o dilin toplumun dimağında veya tahayyülünde çağrıştırdığı mefhum ve mefkûreyi kavramakla bu mümkün olabilir. Bunun yolu da o kültürün beslendiği kaynak unsurları (din gibi,tarih gibi) çok iyi bilmekten geçer. İşte tasavvuf hem inancın hem de bu itikâdi anlayışın ma'kes bulduğu cemiyetin renklerini devamlı irşad ekseninde taze tutmaya çalıştığından, en önemli anlaşma unsuru olan dile çok ehemmiyet vermiştir.
Tabiri caizse bir söz saltanatı kurmuş ve bunu herkesçe güzelliği teslim edilen eserleriyle de ortaya koymuştur. İnsanı beka âleminin iklimine sevk eden bu eserler inancın ve ilahi aşkın tohumlarından kökleşerek insan mefkûresinin ufkunu saran bir bereketli ağaç gibi her dalında her meyvesinde kendi özüne işaret eden bir haldedir adeta. Muhabbet tohumlarını barındırabilecek bereketli kalp toprağına sahip talipleriyle ta günümüze kadar dinamizmini hayatiyetini ve güzelliğini devam ettire gelen bu lisanî anlayış, zamanları mekanları hatta kalpleri ve ruhları aynı sevgi etrafında birleştirerek latif bir hale bürünmüştür. İnşallah biz bu yazı dizisinde tasavvufî kültürün tabirlerini kavram ve sembollerini siz okurlarımızla paylaşacağız. İlk sayımızda sıkça duyduğumuz bir sözle başlamak daha isabetli olur düşüncesiyle "Eyvallah" tabirine dikkat çekmek istedik. Eyvallah; çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişi güzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylendiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz.
Söz ola kestire başı.
Söz ola kese savaşı
diye koca Âşık Yunus'un ifade buyurduğu kabilden asık çehreleri mütebessim kılabilecek hatta yerinde sarf edildiğinde fitneyi fesadı bir anda kesebilecek bir söz Eyvallah. Günlük hayatımız da ve tasavvufî hayatın pratiğinde sıkça söylenilmekte olan eyvallah'a öyle eyvallah deyiverip geçmemelidir. Mânevî terbiyeyi insani hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Bu sözün mânevî derinliklerine dalmadan evvel, şöyle bir lügat ve gramer yapısına göz atalım. Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. "Ey-iy", "vallahî"...hemen ifade edelim ki Osmanlıca günümüzdeki körü körüne taklitçilik gibi başka kültürün materyallerini aynen alıp yamamamıştır.
Kültürler arası tabii etkileşim sürecini kendi bünyesinde hazmetmiş, Osmanlı kimliğiyle onları Türkçeleştirmiştir. Sözgelimi birçok Arapça kökenli kelimeyi Osmanlı öyle kullanmıştır ki, Arapça konuşan birisi o kelimeyi bizim anladığımız mana ile asla anlayamaz. Ancak Osmanlı Türkçesi'ni bilmesi icap eder. Yani lafız aynı olsa da anlaşılan manalar farklıdır.
Kaldığımız yere tekrar dönersek ey veya -iy, Evet, tabi gibi anlamlara gelir.
Bilhassa vavla beraber kullanıldığında şüphesiz evet dilimizde ki ifadesiyle aynen öyle, tastamam gibi manaları içine almaktadır. Tamam peki manasına pratik Arapça'da hali hazırda eyva şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.
Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah'ın Araplardaki söyleme tarzıdır. "ve" harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün. Bu tabirde geçen vav için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de, maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır. İkinci kelime olan Allah ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakkın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü Zât-ı Ehadiyyetin kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavi kitap ta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir. Yani her haliyle tek bir isimdir. Bu ismin gramer yapısını incelemektense, bizdeki çağrıştırdığı manayı düşünmekle siz kıymetli okurlarımızı baş başa bırakmak isteriz. Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah'ın aleladekullanılmamasına yeter bir sebeptir.
Beklide gündelik Arapça'da eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur. Söz söylemek, konuşmak, icraata nispetle (gerçi konuşmakta bir icra şeklidir) kolaydır. Amma buna rağmen konuşmak, hele yerli yerince konuşmak hiç de kolay bir iş değildir. Hele ki bizlerin köklü ve geniş bir kültürün varisi olduğumuzu göz önüne alırsak bu daha da titizlik ister. Aman efendim siz böyle anlatıyorsunuz da yani başka bir şey kalmadı da işlenecek bir eyvallah mı kaldı diye sorulabilir. Buna da eyvallah.
Zaten biz nazar-ı dikkatleri yaygın ve gözümüzün önünde olduğu halde fark edemediğimiz önem vermediğimiz değerlere çekmeye çalışıyoruz. Ekseriya derviş keşkülünden bu tür şeyler çıkar zaten. Eyvallah'ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. Hakla kabul ettik, haktandır manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta.
Her tecelli eden, madem ki Cenab-ı Hakk'ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik "eyvallah". Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah. Güzel çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah. Bir kıssa anlatılır.
Eyvallahı meşhur bir derviş baba, mahallesindeki kahvehanenin önünden geçiyormuş, orada bulunanlardan biri bizim derviş babayı işaret ederek;
"Bu adam var ya bu adam, başına ne gelirse gelsin ne görürse görsün eyvallah Allah'tandır deyip geçer" demiş.
Kahvehaneye yeni yeni alışan çaylaklardan biri de
"Yani ben şimdi şu ensesi kalın kocaman adama bu çelimsiz halimle gidip bir tokat atsam Allah'tandır deyip eyvallah mı edecek" demiş.
"Ne zannettin" demiş diğeri.
Adamın merakı etrafın tezahüratıyla pekişince denemeye karar vermiş. Usulcacık derviş babanın arkasına kadar yaklaşmış. Birdenbire zıplayarak dev cüssenin taşıdığı kafanın ense köküne şamarı yapıştırmış. Boyu yetmediğinden olacak elinin ayarı da bir hayli kaçmış. Tokadın sesi yankılanırken hazret hışımla arkasına dönmüş. Korkudan dizlerin bağı çözülen acemi çaylak güç bela
" Baba erenler Allah'tan Allah'tan" demiş, amma tesir edeceğine ihtimal vermez ve hayatından ümid keser haldeymiş ki, baba erenler
"Korkma korkma, Hak'tan olduğunu biliyorum" demiş ve
"Ben, hangi yezidi musallat etti diye bakıyorum" demiş.
Fıkra bir yana anlaşılan her makamın, her derecatın her derekatın kendine göre bir eyvallahı var. Ve olmalıdır da.
Eyvallahın ruhuna nüfuz edebilir içine samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de, bumuhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhumu ile alakalı Kitap'tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara sûresinde anlatılan Hz. Mûsâ (a.s.)'ın kıssasında; Hz. Mûsâ (a.s) kavmine Hz. Allah'ın bir inek kes emri verdiğini söylediğinde onlar
"Sen bizimle alay mı ediyorsun" diye karşılık verirler. Mûsâ (a.s)'ın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez.
"Bu ineği bize anlat, rengi nedir neye benziyor, şöyle mi böyle mi?" gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler. Maide sûresindeki kıssaya göre ise bu önce Allah'tan doymak için rızk nimet isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala'ya şükredecekleri yerde, bu sofrada soğan, sarımsak yok diyerek onda bile kusur bulurlar. Yani anlaşılan ne emirlere karşı, ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk'ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallahla kabullenemeyişin Mevlâsı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir. Dînî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlaki güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallahın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır. Bendeniz ihtiyarların sohbetlerinden hatırladığım bir latifeyi sizlere nakledeyim. Güya büyük şeytan askerlerini toplamış. Rapor alıp yeni vazifeler veriyormuş. Bu esnada yoldan çıkartamadıkları bir zahidin durumu görülmüş. Şeytan çok güvendiği yeni birini görevlendirmiş. O da insan suretinde bu zahide gelmiş. Hatta zekasıyla arkadaşlık kurmayı bir şekilde becermiş. Başlamışlar beraber gezip tozmaya. Ama şeytan durur mu, durmaz. Yavaş yavaş huysuzluk yapmaya, muhalefet ederek sürtüşmeye gayretle hep tartışma çıkartacak zemin hazırlıyor, zahid sağa gitse sola gidelim, oturalım dese kalkalım diye itiraz ediyormuş.Gelin görün ki bizim zahid eyvallah veya pekala eyvallah dediğinden bir türlü niza çıkmıyormuş. Bu halden iyice sıkılan şeytan dayanamayıp esas suretine dönerek "eeeeh sen nasıl edeceksin be adam, sende fısk-ı fücura kabiliyet yok ki azdırayım" diyerek savuşup gitmiş. Belki bu, işin latifesi. Ama fevkalâde düşündürücü. İnsan birçok musibete ben belasından, çekişmekten dolayı uğramız mı?. Başka bir ifadeyle inayet-i Hak'la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallahı vird edinen kolay kolay gaflete hırsla kavgaya düşer mi?. Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan Eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddi. Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallaha iyi tutunmalı der sofiler. Hz. Mûsâ (a.s.)'ın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar. Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah? Cevaben, "Gaflete eyvallahımız yoktur, fakat gafil bir kimse gördüğünde, bu benim halim de olabilirdi, ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin" demiş. "Peki, yanlış olanşeyi nasıl düzelteceğiz?" diye sormuşlar. O zat devamla, "Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur" diye cevaplamış. Cenâb-ı Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi (kds)'nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş.
"Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
Şuûn-ı hikmete karşı bir Eyvallah kalmıştır"
(Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı.
Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk'ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır)
Kuru kuruya taklit etmekle değil sözün hakikatini idrak ederek söylenmelidir eyvallah. Sadece taklitle bu sözler söylenirse, folklorik motif olarak kalmaktan öteye geçemez. Daima gözle, gönülle; hakkı, hakikati, sezinlemeye gayret etmekle, yakınlığa etmek isteyişin eseri olursa bu durumda adım adım benlikten kurtulmaya vesiledir eyvallah. Taklidimizin tahkike erdirilmesi niyazı ile...
Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Nalıncı Memi Dede’den şöyle söz eder:
Nalıncı Memi Dede, Bergamalı'dır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkanda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkan, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkana girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir. O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkanı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin dükkanda çalışmaktaydı. "Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar!" dediklerinde: "Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam", diyerek ateş içinde kalır. Gerçekten yangın biter ama bu dükkan yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi'yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkanı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz. Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan III. Murad'ın rüyasına girer ve şöyle seslenir:
- Cenaze namazımı Fatih Camii'nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.”
Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır. (Evliya Çelebi - Seyahatname'sinden)
Sultan III. Murad'ın rüyasından sona olanların ayrıntısını pek çoğunuz okumuşsunuzdur, ama biz önceden okumayanlar için bir kez daha yazalım. Neden bilmem, en çok sevdiğim hikayelerden biridir Nalıncı Memi Dede’nin hikeyesi...
Neyse, hikaye şöyle:
Sultan III. Murad Han yukarıda bahsedilen rüyayı gördüğü günün sabahı, bir anlam veremediği bu rüya dolayısıyla tuhaf bir hal içindedir. Vezir- i âzam Siyavuş Paşa padişahın bu halini görünce merak eder ve sorar:
- “Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?”
Padişah:
- “Akşam garip bir rüya gördüm.” der.
Vezir:
- “Hayırdır inşaallah efendim!?”
Sultan Murad Han:
- “Hayır mı, şerr mi öğreneceğiz inşaallah!. ”
Vezir:
- “Nasıl yani?” diye sorar.
Padişah vezire:
“Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. ”
Tebdil-i kıyafet ederek iki molla kılığında çıkarlar yola. Sultan Murad hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağıya inip Unkapanı civarında durur. Etrafına dikkatle bakınır.
İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Tebdil-i kıyafet içindeki Padişah çaktırmadan oradakilere sorar:
- “Kimdir bu yerde yatan?”
Ahali:
- “Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın sefilin biri iste!”
Padişah:
- “Nerden biliyorsunuz öyle olduğunu?”
Ahaliden biri atılır:
- “Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuzdu.”
Bir başkası ayrıntıya girer:
- “Biliyor musunuz, aslında iyi sanatkârdı. Nalının (ayakkabının) hasını yapardı. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcardı. Hem şişe şişe şarap taşırdı evine... Hem de nerde namlı, mimli kadın varsa takardı peşine ve evine götürürdü.”
Ahali içinde yaşlı biri oldukça öfkelidir ve söze karışır:
- “İsterseniz komşulara sorun bakalım, onu bir cemaatte gören olmuş mu?”
Bunları anlattıktan sonra mahalleli döner ardını çekip gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar cenazenin başında tek başına...
Tam vezir de toparlanıyordur ki, Sultan Murad onun yolunu keser:
- “Dur vezir nereye?” der.
Vezir Siyavuş Paşa:
- “Bu adamdan uzak durmak istersiniz diye düşündüm Sultanım.”
Padişah:
- “Hayır olmaz öyle şey! Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, rüyamın bir hikmeti olmalı.. Hem şöyle veya böyle halkımızdır. Defin işini tamamlamak gerek,” der.
Veziri:- “İyi
ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.” der.
- “Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?” diye sorar vezir..
Padişah:
- “Mollalığa devam edeceğiz. Cenazeyi kaldırmalıyız.” der.
Vezir şaşkınlık içinde:
- “Aman efendim, nasıl kaldırırız?” diye sorar.
Padişah:
“Basbayağı kaldırırız işte!” diye çıkışır.
Vezir bunun çok zor olacağı konusunda Sultan Murad’ı ikna etmeye çalışır:
- “Yapmayın, etmeyin Sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Kefenlenmesi, gömülmesi falan...”
Vezir bakar ki Padişah kararlı:
- “Şurada bir mahalle mescidi var ama, bilmem ki?!!” diye kararsız düşünürken Padişah:
- “Fatih Camii’nde kılacağız namazını” der.
Çünkü rüyasında böyle denmiştir kendisine... Ve gelirler camiye... Vezir sağa sola koşturur. Kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar, ki nâş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sarhoşlara benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Sultan Murad’ın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de tabii ki. . .
Böylece meçhul ayakkabıcıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar, namazını kılarlar. Sıra gelir defin işlemine... Vezir sorar:
“Sultanım, nereye defnedeceğiz?”
Padişah:
“Evinin bahçesine.. Sen bir koşu gidip adresini araştır, öğren gel” der...
Vezir sorar soruşturur ve evin adresi öğrenilir. Cenazeyi yüklenip giderler. Eskimiş küçük bir ahşap evin kapısını çalarlar. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Kadına kocasının öldüğünü alıştırarak haber verirler. Kadın sanki bu vefatı bekler gibidir. Ama yine de gözyaşlarını tutamaz.
Neden sonra Padişaha:
“Hakkını helâl et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun.” der.
Padişah:
- “Helal olsun.. Ama bahçenizde bu cenazeyi defnecek yer var mı?” diye sorar...
Yaşlı kadın:
- “Evet, bizim bey mezarını kazıp hazırlamıştı. ‘Beni buraya defnetsinler hanım’ demişti.”
Bunun üzerine Padişah ve veziri cenazeyi bahçede kazılan yere defnederler. Defin işlemi bitince Padişah yaşlı kadına:
- “Bana biraz rahmetliden söz eder misiniz?” der.
Yaşlı kadın tabii dercesine hüzünle sallar başını ve anlatmaya başlar:
- “Evladım, rahmetli bizim efendi bir âlemdi, vesselâm... Akşamlara kadar ayakkabı yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip helâya dökerdi.”
- “Niye?” diye sorar Padişah...
Yaşlı kadın:
- “Müslümanlar içmesin diye. . . ”
Padişah şaşkınlık içinde:
- “Hayret!!..” der.
Yaşlı kadın devam eder.
- “A oğul bu da bir şey mi? Başka tuhaf şeyler de yapardı.”
Padişah merakla:
- “Ne gibi?” diye sorar.
Yaşlı kadın:
- “Nerede malûm kadınlardan bulsa, hemen ücretlerini öder, eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek....” deyip, bana da onlara dinimizin gereklerini anlatmamı tembih eder ve evden çekip giderdi. Sabaha kadar o kadınlara dinimizin vecibelerini anlatırdım”
Sultan Murad Han iyice şaşkınlık içinde kalmıştır.
- “Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... ” diye söylenir.
Yaşlı kadın:
- “Evladım, milletin ne sandığı umurunda değildi ki onun... Zaten namazı da mahalleliyle kılmaz, uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı, ki Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli’ derdi...”
Sultan Murad Han rüyasının hikmetini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Ama yaşlı kadının sözünü kesmez. Kadın devam eder:
- “Hatta bir gün ona; ‘Bana bakasın efendi! Sen böyle yapıyorsun, ama dedikodular aldı başını gidiyor. Komşular kötü belleyecek seni, inan cenazen kalacak ortada’ demiştim”... O da ‘merak etme hanım, kimseye zahmet vermeyiz. Mezarımı bahçeye kazdım, oraya defnedersiniz’ demişti.
Ben de ona; ‘ İyi de seni kim yıkasın, namazını kim kılsın, kim kaldırıp gömsün?” dedim”
Padişah konuşmanın burasında çok heyecanlanır ve sorar:
- “Peki o ne dedi?”
Yaşlı kadın:
- “A oğul, dedim ya bizim bey bir tuhaftı. Önce uzun uzun güldü, sonra da dedi ki; ‘Allah büyüktür hatun, padişahın işi ne?...”
Lügat mânâsı ile "İslâm", yaradanına ve O'nun kurduğu ilâhî nizâma "Teslim olmayı" ifâde eder. Bu teslimiyyetin en vecîz şekli ise, "abd" (kul)'ın "Hâlik" (Yaratıcı)'ına "ibâdet''i (kulluğu) ile ifâde edilebilir.
İbâdet'in İslâm terminolojisindeki ismi, Farsça "namaz", Arapça "salât"dır. İslâmda ibâdetler; farz, vâcib, sünnet ve nâfile ibâdetler olarak, önem derecelerine göre sıralanırlar. Öte yandan "ibâdet" kelimesi geniş mânâsı ile şöyle açıklanabilir:
1. GÖNLÜN İBÂDETİ: "Allâh'a âşık olmak, Aşkullâh, Zikr-i dâ'îm ve Ân-ı dâ'îm üzere olmakdır.
2. RÛH'UN İBÂDETİ: Bu da altı kısımda incelenebilir.
a - Allâh'ı zikretmek, anmak.
b - Veled-i Kâlbî denilen "Vicdân"ın teşekkül etmesi.
c - Nefs murâkabe ve tasfiyesi üzere olmak.
d - İnsanlığın acılardan uzaklaştırılması, fertlerin gönüllerinin inşirâha kavuşturularak, dünyâ ve âhiret saadetine ulaştırılması.
e - Kur'ân sûre ve âyetlerini okumak.
f - Namaz (Salât), emredilen şekil üzere ibâdet etmekdir.
3. NEFSİN İBADETLERİ: Bunlar da altı maddedir.
a - Kemâlleşmek, nefsin tezkiyesi.
b - Namaz.
c - İnfâk (Sadaka, zekât vs.)
d - Hâc etmek.
e - Tevhîd etmek.
f - Oruç (savm) tutmak.
4. BEDENİN İBÂDETLERİ: Bunlar da, namaz, oruç, hâc, harâmdan sakınmakdır. Görülüyor ki, "Namaz" bu dört tarz ibâdetde de ayrı ayrı yer almıştır. Bu hâliyle "namaz" (salât):
1.ci bölümde: "Mü'minin mi'râcı" olduğu için yer almıştır. Namaz, islâm için öyle bir esasdır ki, hiç bir meşrû mâzeretî olmadan farz namazları terk edenin îmânda ve islâmda yeri olmadığı görüşüne bizi götürmektedir.
Namaz, Kur'ân'ı mecîd'de "zekât''la birlikte seksen sekiz kez emr olunmuştur. En ağır hastalıklarda dahî namaz terk edilemez. Durum icâbı "îmâ" ile olsun farzların ifâ edilmesi emr olunur. Namaz, bülûğ yaşına ulaşan her erkek ve kadına günde beş defa beş vakit de farz kılınmıştır. Ayrıca erkeklere cum'a günü, cum'a namazı kılmaları farzdır. Akıl hastaları ve şerî özürlüler ise bu farzlardan muâfdırlar.
Namaz, kazâya bırakılmamalıdır. Zirâ kazâ namazı, bir bakıma karavanaya giden mermi gibidir. Ola ki, o kişinin Allâh katında bir imtiyazı bulunsun. Bu mümkün olmadığına ve son nefeste dahî farz namazların ifâsı emr edildiğine göre, kazâ namazı kılmak bir tesellidir. Ancak Rabbi'nin mağfiretine kalmıştır.
Namazsız âhlâk-ı Muhammedî bir kul üzerine aslâ teşekkül etmez. Şurası muhakkakdır ki, bir namazın makbûl olabilmesinin iki önemli ve temel şartı vardır: Bunlar, "Beden" ve "Rûh" temizliğidir. Beden temizliğinin ilki ise namaz öncesi mü'minin aldığı "Abdest"dir. Abdest, Farsça bir tâbir olup, "el yıkama suyu" anlamına gelir. Arab dilinde ise buna "Vüdû" adı verilir. Dinimizdeki derin anlamı ise, Allâh huzûruna çıkmak demek olan namaza hazırlık olmak üzere yapılan ve belli kuralları olan temizlikdir. Bu temizlik ile şu maddî ve mânevî fâideler sağlanır:
1. Cisimde temizlik (Abdest âzâlarnın sünnet üzerine yıkanması).
2. Beynimiz, sinir sistemimiz, sempatik ve parasempatik sinir sistemlerimizin uyûm ve intibâk'a hazırlanması, diğer bir ifâde ile bütün vesvese ve mâsivâ'dan sıyrılarak Hakk'a yönelmesidir.
3. Nefsin itâ'ate başlayıp, benliğinden ferâgat etmesi ve bu hâlin bütün âzâsına yayılmasıdır. İslâmın gerektirdiği bütün kulluk teslimiyetine giriş ve âzâların hârâmdan temizlenmesi vaâdı ve sözüdür. Bizi "namaz"a dâvet eden "Ezân"nın anlamı ise:
1. Gaflet'e dâlan nefsin îkâzı, "Allâh"a "Elest bezminde" kul'un verdiği sözü hatırlatmak, huzûru İlâhiyye çıkma vaktinin geldiğini müjdelemekdir. Nitekim, Kur'ân-ı Mecîd'de bu hâdise şöyle nakl edilir: "Misâl âlemi yaratılmazdan önce ruhlar yaratıldığında, "Bezm-i elest"de Cenâb-ı Hakk rûhlara seslenerek: "-Elestü bi-rabbiküm" -Ben sizin Rabbiniz değil miyim? -hitâb-ı izzetine, rûhlar isti'dâtlarına göre cevap vererek, îmân ehli: "Kâlû belâ" "Evet. Sen bizim Rabbimizsin." dediler.
2.Gönül'e âşığının kendisini beklemekte olduğunu müjdelemektedir.
Ezân-ı şerîf'deki dört tekbîr'in mânâları ise:
1. nci tekbîr, GÖNÜL'e hitâbdır.
2. nci tekbîr, RUH'a hitâbdır.
3. nci tekbîr, NEFS'e hitâbdır.
4. nci tekbîr, VÜCÛD'a hitâbdır.
İki defa TEVHİD söylenmesi: Fâhr-i Kainât Efendimiz'in zikridir. Bunun biri NEFS'e, diğeri RUH'adır.
İki kere namaz'a davetin, biri GÖNÜL'e, diğeri RUH'adır.
İki kere FELÂH'a davet, biri GÖNÜL'e, diğeri RUH'adır.
Tekrar iki kere TEKBÎR, biri RUH'a, diğeri NEFS'edir.
Son TEVHİD ise, sadece GONÜL'e hitâbdır, sesleniştir.
Farz olan namazın şeklî husûsiyetleri, O'nun taklid yönüdür. Bunun "Mi'râç-namaz"a aday olabilmesi, ancak yukarıda zikredilen inceliklerin yerine getirilebilmesine bağlıdır. Şübhesiz, taklidî namazlar da makbûldür. Ancak, diğerleri gibi fazîleten yüksek olamazlar. Kulu, kulluğu ile Hakk'a yaklaştıramazlar. Halbuki kulluk ve ibâdetden garaz, kulu Hakk'a, âbid'i Ma'bûda kavuşturmakdır.
Kul, kulluğunda her gün kendini yenileyip, aşmalıdır. Zirâ, bir hadis emri gereği "- Mü'minin bir günü diğer gününe denk olmamalıdır. Çünkü denk olan mü'min ziyandadır" emr-i peygamberîsi vardır. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de Rahmân Sûresinde me'âlen: "- Rabbin her ân ayrı bir şe'n" (Oluş ve yeni yaratışlar manzûmesi) içindedir." denilmektedir. Kullarının da aynı noktada kalmayıp, Allâh sevgi ve saygısında her ân inkişâf ederek bu şevk ile ibâdet etmesini kuluna işaret eden Allâh (C.C.), bu aşk ve şevke giden yolun kapısının hâkimi ve ma'rifetu'llâh beldesi rehberinin kendi Resûlü olduğunu ve O'nun Resûlünde "Fenâ fi'r-Resûl" (Resûlü Ekrem Efendimizin sevgi, aşk ve saygısında istiğrak derecesinde eriyip gitmedikçe) olmadıkça, gerçek mü'min ve gerçek âbid olamayacağımızı, bize işâret etmektedir. Kul, her ân Hakk yolunda kemâlleşmek mecburiyetindedir.
Namaz'a ilk tekbîr olan "İftitâh" (açış, başlangıç) tekbîri ile girilir. Buna "Tekbîr-i Tahrîmî" de denilir. Kul, bu tekbîr'i alınca: "Dünyâ ve kâinâtla, kısaca tüm mâsivâ ile alâkamı kesdim, onları kendime harâm ettim. Her zerremle sâdece sana, yalnız sana yöneldim ey Allâh'ım. Beni huzûr-u İlâhiyyene kabûl et", der. Diğer bir ifâde ile: "-İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbi" (- Ey Allâh'ım, yegâne maksad ve gayem Sensin, Sen'den tek istediğim, Senin rızândır. Benden memnun ve râzı olmaklığındır) demek istemektedir. İşte kul, tekbir'inde gönlüyle ve fikriyle böyle olmalıdır. Yine âbid'in namaz'da "Besmele"siz "Sübhâneke"yi okumasının maksadı ise: "Âbid kul, artık Rabbi'nin yüce divânına yönelmiştir. O'nun hoşnudluğunu kazanmak, O'na sevgi ve saygısını ispât edebilmek için, O'nun yüceliğini, kemâl mertebelerini anlatması, O sıfatlarla Rabbini övmesi gerekmektedir ki, İlâhî huzûra varmayı engelleyen perde hicâbları, bizzat Allâh tarafından zâtî tecellisi ile kaldırılsın. Bu övgünün en veciz ve nefis ifâdesi ise, Allâh'ın güzel ve yüce isimlerinden SÜBHÂN kelimesidir. Âbid, Rabbi'ni işte bu Sübhan kelimesi ile tesbîh eder, anar. Der ki: "- Sübhâneke Allâhümme ve bi hamdike ve tebâreke'smüke ve Te'âlâ ceddüke ve lâ İlâhe ğayrük."
"- Ey Sübhân olan Allâh'ım. Seni, Senin sıfatlarınla tesbih ve tenzîh eder, Seni her türlü noksan sıfatlar, fiiller ve isimlerden tenzih ederim. Sana, bütün gönlüm,fikrim, fiillerim ve tüm varlığımla HAMD ve SENÂ ederim. Senin azametin, Celâlin ve Cemâlin pek yücedir. Senden başka Hakk ve gerçek Ma'bûd yoktur" demekdir. Bunun söylenmesi ise, âşık'ın ma'şûk'a aşkının ifâdesidin Kul, Sübhâneke deyince, Allâh ile aralarında bir mânevî bağ teessüs eder. Kul. İlâhî tasarrufların her zerresini hisseder. Kul, artık bir mıknâtısın manyetik alanında kalmış demir zerrecikleri gibi, irâdesi dışında mânevî bîr harekete, İlâhî bir raksa, semâya başlar.
Fâtiha-i Şerîfe'nin namazlarda okunmasının ister farz, vâcib, sünnet veya nâfile olsun, her namazda okunmasının şart ve farz-ı ayın olması, âlemin ve kâinâtın mâverâsına ulaşmak, ledûn ilminin ve iklîminin sırlarına ulaşmak içindir. Fâtihâ-i şerîfe okununca, âlemlerin mâverâsı zuhûr eder. Kul, bütün kâinâtı seyr eder. Sonra ledûn iklîmi'nin perdeleri aralanır, artık bu Zâtî tecellîler için rükû ve secde edilmesi gerekir. Allâh, huzûrunda duâ etmek için kuluna Fâtihâ Sûresi'ni lütfetmîştir.
Fâtihâ-i Şerîfe'de yedi âyet olduğu gibi, kul'unda yedi nefis mertebesi (Etvâr-ı seb'a) vardır. Bu yedi nefis mertebesi, Fâtiha'daki âyet sırasına göre yorumlanır:
Fâtihâ'nın l.ci âyetiyle, bütün yaratıkların hâlikine, İlâhî kudretin varlık ve birliğine, hamd ve şükrün ona mahsus olduğu bildirilir. Fâtihâ'nın l.ci âyet-i kerîmesi olan: "El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn" âyeti, kuldaki "Nefs-i emmâre"ye işâretdir. Zirâ emmâre nefse sâhib kul, Cenâb-ı Hakk'dan emîn olur. Allâh korkusunu hatırına getirmez: Allâh da bu birinci âyette kuluna korku vermez. Hep Rabbi kuluna rahmetini söyler. Kul, Allâh'ın rahmetinden ümid keserse, daha fazla suç işler. Bu sebeble "Er-Rahmâni'r-Rahîm" sözü ile "Merhametlilerin en merhametlisi" olduğunu ve bu şefkatini kuluna hatırlatır.
"Rahmân" ismiyle o ezelî rahmetdir. İnanan, inanmayan, iyi-kötü, zayıf-kuvvetli, her varlığa Rahmetini istisnâsız tahsis eder. Yaradılış (fıtrat) Allâh'ın Rahmânlığı'ndan doğan rahmetinden zuhûr eder.
"Rahîm" ise, çok merhametli demekdir. Bu merhamet, varlıkların son bulduğu, âhiretteki Rahmet'e ait olup, âhirette Allâh tarafından sadece kendisine dünyada yani ervâh âleminde inanmış mü'mînlere tahsîs edilmiştir. Kâfirlere ise, dünyâ hayâtında İlâhî emirleri reddedip, âsî oldukları için cezâ ve elîm âzâplar vardır.
Yine "Rahmân" sıfatı ile "Emmâre" ve "Levvâme" nefs arasındaki, kulların hâlini belirtir.
"Rahîm" sıfatı ile "Levvâme" nefs mertebesine ulaşan kulların haline işaret edilir. "Rahîm" kelimesinin idrâkine varan kulda, kendini ve nefsini "Levm etme", yaptıklarından pişmanlık duyup, tevbe etme arzûsu doğar. O zaman Allâh'ın "Rahmet" deryâsı kabarır ve taşar. Kul, bu sayede "Emmâre"den "Levvâme"ye geçer. "Levvâme"de bu defa "Allâh korkusu" başlar. Bu korkularından emniyetleri daha üstün olduğundan, "tevbe"leri de sâbit olmazlar, olamazlar. Suçu tekrarlayınca, Cenâb-ı Hakk Celâl tecellisi gösterir. Ve kuluna "Mâliki yevmi'ddîn" (hesâb gününü)'i hatırlatır. Kul'un gönlüne, din gününün şiddetli hesâbının korkusu düşer ve istiğfâra koşar.
Namazda bu kelimeyi söyleyen kul, mahşer gününün haşyet ve heybetini kalbinde hissederse "Levvâme nefsi" aşarak, "Mülhime nefse" yükselir. Korkuyla da olsa kul nefsini, ateş korkusu ile her kötülükten alıkor. Bu Cehennem korkusu, kulun nefsindeki "Emniyete" üstün geldiğinden, tevbelerinde sâbit olurlar ki, bu "Mülhime nefs" terbiye ve tezkiye makâmına ulaşma hâlidir.
Kul, Allâh'ın huzûrunda duâ'ya devam eder ki, buhal "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" diyerek, bu âyetin idraki ile "Mutma'inne nefse" ulaşır. Zira, "Mülhime nefs"de kul, bilmeyerek de olsa "kul'a kul" olur ve gizli şirkde kalabilir. Kendisi gibi olan diğer kullardan istekleri olur. Yani kul, henüz mâsivâdan kurtulmuş değildir. Oysa "Mutma'inne nefs"de yalnız Allâh'dan yardım diler ve yalnız Allâh'a kulluk edileceği idrâkine ulaşır ki, bu kâmil bir mürşidle mümkün olur.Bu makâmda kul "Cehennem korkusu"ndan geçer.
Kul'un önünde sır hazîneleri açıldıkça açılır. İlâhî kudret, kerâmet şeklinde tecellî eder.Buna sevinirken, gönlüne başka bir korku gelir, "Mâsiyet (Günâh) korkusu" yani "İlâhî" emirleri lâyıki ile yerine getirememek, üzerlerindeki "Velîlik" elbisesini lekelemek korkusu" ile kul hüzne düşer. Bu sebeple "Mutma'inne nefs"deki kul'dan kerâmet tecelli edince utanır, tevekkül ve "rızâ" kapısına yönelir.
"İhdina's-sırâta'l-müstakîm" şuuruna ulaşır ki, bu "Cemâl yol"'dur. Burada, Allâh'dan râzı olmanın ağır mes'ûliyyeti vardır. Bu ise "Râdiyye nefs" mertebesidir. Bu mertebeye ulaşan kul, bu âyeti derin bir huşû ve korku içinde okur, kul Allâh'ın kazâ ve kaderine tam bir teslimiyyet gösteremezse, bu Cemâl yolunda müstakîm'den sapar veya İlâhî seyrini tamamlayamaz, yolda kalır. Aslâ hedefine varamaz. Kul, Allâh'ın rızâsına bu kadar yaklaşmış iken kaçırırsam ne yaparım, diye vuslatı elinden kaçırmak korku ve hüznü içindedir. Zirâ, daha evvelki makamlarda başına gelen kaza ve belada kul Allâh'a isyân içinde olur. Sadece bu makâmda tam bir teslimiyyet duyar. Kazaya rızâ, burada kemâl bulur.
"Sırâta'llezîne en'amte aleyhim" âyetini okuyunca, "merdıyye nefs" mertebesine ulaşır. Bu makâmda kul, sadece Allâh'dan korkar, dünya ve âhiret için bir murat, kasıt ve korkulan yoktur. Bu İlâhî sıfatı kazanan kuldan Allâh her an, her saniye
razıdır. Onlar da O'ndan razıdırlar. Bu korku, İlâhî rıza'yı, Allah aşkını kaybetme ve vuslâtta kalamama korkusudur.
"Ğayri'l-magdûbî aleyhim ve le'd-dâllîyn" âyetini söyleyince, kul dünya hayatında doğru yoldan sapmamayı murad eder. Bu sapma ve sapıklık, bilerek veya bilmeyerek yapılır. İkisi de aynı akibete uğrar.
Bu idrake eren: "Sâfiyye nefs makâmı"na ulaşır ki, bu makâmda kul; Allâh'ın gazâbından kurtulur. Fakat gönül gözlerini bir an Cennete, mânevî ni'metlere çevirdiklerini bilirler. Onlar, Allâh'ın haremine dahil olabilmek için nazarlarını mülke, melekûte, Ceberût'e çevirmezler. Zira, onlar bilirler ki:
1. MÜLK, âlimin şeytanı,
2. MELEKÜT, ârifin şeytanı,
3.CEBERÜT ise gerçeğe vâkıf olan kemâl ehlinin şeytanıdır.
Bu üçünden birine meyl eden, İlâhî dergâh'dan ve huzûr-u İlâhî'den koğulur. Zât-ı İlâhiyye'ye kurbiyyet ve vuslat şansını kaybederler veya en azından mânevî dereceleri durur.
Bu makâmı aşabilen kulun karşısına, yani "Allâh'ı dileyen kul"un karşısına:
1. İsteyen,
2. İstek,
3. İstenen, gibi üç durak, üç perde çıkar. Bu tevhîd'i üç sanan İsevî zünnârına benzer. O zaman kul'a Hitâb-ı İzzet: "- Öyle demeyin, gözünüzle gönüllerinizi birleştirin" der. O zaman, İsteyen ve İstek yok olur. Geriye mutlak ve bâkî olan tek Allâhu Zü'l-Celâl ve'l-Kemâl Hazretleri kalır.
Nitekim, "- Varlığın öyle bir günâhdır ki, onunla hiç bir günâh kıyâs edilemez." buyurulmuştur. Demek ki, beşerî varlık ve benliğinden geçemeyip, ölmeden önce ölmesini bilmeyen, yani "- Mûtû kable ente mûtû" sırrına ulaşamaz. Yakınlık ve Adn Cennetine aslâ vâsıl olamaz. Bunu başaranlar ise, "Canlı cenâzeler" gibidirler. Onlar üzerinde mâsivâ ve nefsin korkusu dahi bulunmaz. Onlar Ehlu'llâh (Allâh dostları)dırlar.
Namaz'da Allâh, kulunu başka bir şeye (mâsivâ) iltifattan, ilgiden men etmiştir. Zirâ, Allâh'dan gayri ile meşgul olmak, kul'u Sevgili'nin müşâhedesinden men eder. Namaz, Allâh ile kul'u arasında ikiye bölünmüş bir ibâdet şeklidir. Yarısı Allâh'a, diğer yarısı ise kul'a mahsusdur. Bu, kul ile Allâh arasındaki bir mânevî yolculukdur. Bu "Mi'râç" şöyle ifade edilebilir:
Kul, "Besmele" ile "'Fâtiha"ınm l.nci âyetini okur, Allâh: "- Kulum beni andı ve hamd etti" der.
Kul, "Mâliki yevmi'd-dîn" der. Allâh: "- Kulum beni temcîd etti, işini bana bıraktı, tevekkül etti" der.
Fâtihâ'nın yarısı olan üç âyeti Allâh'ın zâtına mahsusdur: Kul, "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" der. Allâh da: "- Bu, benim ile kulum arasında bir bağdır ve kulumun dilediğini vereceğim" der.. Kul, "İhdina's-Sırâta'l-müstakîm" ve "Sırâta'llezîne en'amte aleyhim ğayri'l-mağdûbî aleyhim vele'd-dâllîn" der. Allâh da: "- Bunlar kuluma mahsusdur. Kulum dilediğinde ihlâs ehlidir" der.
Böylece, her namazda neden "Fâtiha"nın okunmasının vâcib kılındığı daha iyi anlaşılır. Fâtiha-i Şerîfe öylesine bir zikirdir ki, benzersizdir. Nitekim, "Hakk'ı zikreden Hakk'a yoldaş olur". Zira Allâh: "- Beni zikredenin yoldaşıyım" der. Böylece kul mi'râcını tamamlar ve vuslat yolculuğunu tamamlamış olur.
Kısaca toparlarsak; kul, tekbîr getirip, Fatihâ'yı okumağa başlayınca, Rabb'in emri olan rûh, nefs üzerinde tekbir getirmiş ve nefs madde kaydından kurtulmaya başlamış olur. Rûh, Fâtiha'daki ilk üç âyeti yalnız başına okur. Nefse: "- Âlemînin, akıl sahibi şuurlu varlıkların yani insanoğlunun Rabbi, terbiyecisi Allâh (C.C.)'dır. Her Hamd ve Senâ O'na mahsus ve layıkdır. O, merhametlilerin merhametlisi, din gününün sahibi ve mutlak hâkimidir." diyerek, nefsi kötülüklere karşı uyarıp korur. Nefsi tezkiye ve terbiye ederek, onu ruhânî hüviyyetine lâyık hale koyar.
" - İyyâkena'büdü ve iyyâke nesta'în" ile nefs, İlâhî kelâm'ın haşyeti ile Rûh'un emrine girer. Rûh ile birlikte Rabbi'ne münâcaatda bulunur. Kul: "- Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz" diye, Rabbi'ne yalvarınca, Allâh (C.C.): "- Kulumun dileği verilecekdir" buyruğunu verir.
Kul, zikre devam ederse, Rûh aradan çekilir ve nefsi Fâtihâ'nın son üç âyetini okumak üzere Rabbi ile başbaşa bırakır. Böylece namazını tamamlayan kul, İlâhî Rızâya nâil olur.
Allâh ile kul'u arasında müşterek olan "Fâtiha Sûresi"nin âyeti "- İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în"dir.
Nitekim bu hususu doğrulamak üzere Kâdî Hân Tefsîrinde şöyle bir mâlûmât bulunmaktadır:
"- İslâm'da Cemâ'âtle namaz kıldırmada "İmâm"da, "Kıble" de beştir. Burada "İmâm"dan murâd, "Hazret-i İnsân", yânî "İnsân-ı Kâmil"dir. Kâmil bir insân da öz olarak, beş kısımdan mürekkebdir:
1. Cesed-i imâm,
2. Rûh-i imâm,
3. Akl-ı imâm,
4. Fehm-i imâm,
5. Kâlb-i imâm.
Bu beş imâm kâmil insan'ı, mürşid-i kâmil'i ifâde eder. Kıble'ye gelince; beş imâma beş kıble mevcûddur:
1. Mihrâb,
2. Kâ'be,
3. Beytü'l-ma'mûr,
4. Arşü'l-a'lâ,
5. Kürs'den mürekkebdir.
Allâh (C.C.)'ın huzûruna lâyık olan imâm, cesedini MİHRÂB'a, Rûh'unu BEYTÜ'LLÂH'a teslim eder. Aklı ile BEYTÜ'L-MA'MÜR'da meşgûl olur. Fehmi KÜRSÎ'de bulunup ve Kâlbi de ARŞÜ'A'LÂ'ya mu'allâk (asılı) olursa, böyle bir imâmın bu on meseleyi bilerek namaz kıldırmasıyla, peşindeki cema'âtin namazı da tamam olur. "Bu on meseleyi bilmez ve kendisinde cem etmezse, bu imâmın imâmlığı câiz olmayıp, cemâ'atin namazı da fazîleten düşük olur", denilmektedir.
“İnanmanın tadını gel de onu fark edende gör. O zaman anlarsın, aşk nedir, teslimiyet nedir, yanmak nedir? O zaman kucaklar kainat birden seni. Dünyaya sahip olmak istersen o seni peşinden koşturur durur. Bir dolap beygiri gibi neye koştuğunu, nereye koştuğunu bilmeden döner durursun. Ama ona arkanı dön de gör bir kere yaşamanın tadını…”
Bir ruhban okulunda ders veren, Türkçe dersi veren Diyamandi böyle diyordu öğrencilerine. Öğrenci ne bilsin, nereden bilsin karşılarındaki şahsın iki ayı kimlikle evinde, sokakta ve okulda dolaşıp durduğunu… Adı Diyamandi idi. Herkes, hatta eşi ve kızı da onu Kayserili İplik Tüccarı Yuvan ustanın oğlu diye biliyordu. Rum'du, Hıristiyan'dı. Kanun gereği ruhban okulunda Türkçe dersini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı verecekti. Aranan, Türk Vatandaşı olmaktı. Rum olmuş, Hıristiyan olmuş o kimseyi ilgilendirmiyordu. Ruhban okulu kendini şanslı görüyordu bu yüzden. Çünkü ders veren kendilerinden biriydi. Dönemin iktidarı da kendini talihli sayıyordu. Rum görünen bu adam, ayağından başına kadar, Türk kimliğine sahip olduğuna inanan birisiydi. Kendi soyunu sopunu araştırmak için yollara düşmüş ve bunu da başarmıştı. Niğde'nin Bor ilçesindeki Halil Nuri Kütüphanesinde Şer'iyye sicillerini inceleyerek atalarının şeceresine ulaşmış ve Türk olduğunun belgesini bulmuştu: Selçuklulardan önce Anadolu'ya gelen Karaman Türklerindendi. Ataları Kayseri'ye yerleşmiş, burada Hıristiyanlaşaraköylece kalmışlardı. Bunu öğrenmişti, içi rahattı, amaonu da gizli tutuyordu.
Daha İdadi (Lise) öğrencisi iken Mevlana'yı tanımış, ona aşık olmuş, ona bağlanıp o yolla İslam'a ulaşmıştı. İnanmış iyi bir Müslüman'dı ama onu da gizli tutuyordu.
Hukuk mektebini okumuştu. Önce Osmanlı döneminde Gassam (Miras) dairesinde avukatlık görevi almış, sonra bunu bırakarak öğretmenliğe geçmişti.
Aslında onun bütün sırları, bu geçiş koridorunda saklıdır. Niye avukatlık gibi dönemin en cazip mesleğinde para kazanmaz da gider azınlık okullarında, yabancıların okullarında “Türkçe Öğretmenliği” yapar?.. Bunu kimseye açıklamamıştır. Ülkesine, insanına karşı duyarlılığın bir bedeli gerekiyorsa, onu vermenin erdemine sahip birisiydi. Kimseyle de bölüşmedi bu fedakarlığını. Sadece bir öğrencisine yazdığı bir mektubunda buna işaret eder ve “Benim orada öğretmenlik yapmamın asıl sebebi ülkemin geleceği içindir!” der. Daha açık söylemiyor ama anlaşılan Rum kimliği ile Türk milletine hizmet etmenin ağır yükünü omuzlamıştır. Böylece milletine ve devletine kırk yıla yakın hizmet eder. Sonra vaktin geldiğini düşünür ve bu iki şahsiyetli olmaktan sıyrılmaya karar verir. Aslında o başından beri tek kimlikliydi amaöbür sun'i kimlik de yakasından düşmeliydi artık.
Diyamandi, 1942 Yılında Müslümanlığını açıklayıp “Mehmet Abdülkadir” adını alarak yeni bir hayata yönelince, önce bir kaos çemberinden geçer: Müslümanlığını açıkladığı günü, Fener Rum Patrikhanesi, evine adamlarını gönderir. Bir papaz kızı olan eşine, Mehmet Abdülkadir'i eve almamaları talimatını verir. 15 Şubat akşamı eve gelip kapılar yüzüne kapatılınca, kendi ifadesiyle “Evinden çıkar Selamsız yokuşunda birkaç paket kitabıyla o soğuk kış gecesinde İstanbul'un yarı karanlık sokaklarında yalnız başına kalıverir ortada…”
Kolay mıydı? 13 yaşında İslam'ı tanıyacak, ama onu tam 42 yıl içinde saklamak zorunda kalacaktı. İçiyle Türk dışıyla Rum, içiyle Müslüman dışıyla Hıristiyan. İçiyle Mevlevi dışıyla öğretmen: Ezan okunur, eşi ve kızı görmesin diye kapısını sıkı sıkıya kilitleyip namazını kılar. Ramazan gelir, sahursuz oruç tutar, akşam yemeklerini hep dışarıda yer. Kahvaltısı getirilice pencereyi açar sütü ya da çayı dışarı döker, ekmekleri doğrayıp kuşlara serper…
Kendisine hem özel de, hem de genele farklı roller verilmiş bir adamdır Mehmet Abdülkadir. Ama rolünü kusursuz oynar. Hiç ipleri birbirine dolaştırmaz. Günü gelir bunun mükafatını görür. Çileli bir başlangıç da yapsa, Müslüman olduktan sonraki hayatı düzene girer. Daha sakin, teslimiyet içinde, huşu halinde bir ömür sürer.
Artık Mevlana'nın peşindedir, Konya yollarındadır. Mevlana ile Allah'a ve Resulüne ulaştığı için ona şükran borcunu ödemek için hep dergahının etrafında dolanır. Bir ayağı İstanbul'da öbürü Konya'dadır.
Diyamandi'den kaynaklanan bir ad verilmiştir ona: Öğrencilik döneminde öğretmenleri ona “Yamandi molla” demektedirler. Hayata atılır, “Yamandi Efendi” olur. Yaşı ilerler “Yamandi'nin 'di'sini atarlar. Geride “Yaman” kalır. Mevlevi olduğu için de “Dede'yi eklerler böylece “Yaman Dede” çıkar ortaya. Ama o bunu bir türlü kabullenemez: “Bana, 'Yanan Dede' veya 'Yanar Dede' deyiniz lütfen. Ben Yaman adam değilim. Yanan adamım ben…” Oturur yanmayı istediği Münacaatı'nı yazar:
Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma;
Ruhumda Yanan âteşe, nîrânıma bakma;
Hiç sönmeyecek aşkıma, îmânıma bakma;
Ağlatma da yak, hâl-i perişânıma bakma.
Ağlatma ki âlâmımı tahfîfe de başlar;
Ağlatma, serinletmededir bağrımı yaşlar;
Rahmetme sakın, gerçi dayanmaz buna yaşlar;
Ağlatma da yak, hâl-ı perişanıma bakma.
Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın;
Âteşle yaşar, yaşla değil, yâresi aşkın;
Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın;
Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma...
METİNDE GEÇEN KELİMELER:
Efgân: Feryat, Nirân: Ateş,Cehennem, Âlâm: Elemler, Üzüntüler, Tahfif: Hafifletme, Zerre: En küçük parça, Yâre: Yara, Rahmetmek: Acımak”
İşte bu alevdir ki, onun yüreğinde ölesiye kadar bir iman meşalesi gibi yanıp durmuştur.
Kur'an okunurken, Allah ve Resulü anılırken ağlayan, Mehmet Abdülkadir, soyadı Kanunundan sonra Keçeoğlu'nu benimsedi. Müslüman kimliği ve adıyla yirmi yıl boyunca, hizmetine ara vermeden devam etti.Çok sayıda talebe yetiştirdi. Talebelerine bilgiden önce imanı ve aşkı öğretti. Sevmenin bedeline hazırlıklı olma fedakarlığını öğretti…Onun imanı tahkiki idi, taklidi değildi. Tutuşması, yanması da bu yüzdendi… Onun sohbetleri bir aşk bahçesidir. Onun talebelerine mektupları, ömür boyu saklanacak birer gönül çiçeğidir. Mektuplarında uyarır, ısrar eder hatta yalvarır… Zor kazanılan ama hemen kaybedilmesi mümkün olan imanı muhafaza için birer öğüt buketidir…
Yanan Dede,sağlam bir iman, derin bir vecd, kararlı bir irade ile 1887'de Kayseri'nin Talas ilçesinde doğarak başladığı hayat yolculuğunu 3 Mayıs 1962'de İstanbul'da tamamladı…O bağlandığı, sevdiği, uğruna her türlü çileyi göğüslediği Rabbine ulaşırken, azığında geçmişin o mücadeleli ama onurlu hayatının dükümü ile dostları götürüp ebedî istirahatgahına koydular. Bize bıraktığı en iyi miraslarından birisi de “Dahilek Ya Resülallah” isimli Nât'ı oldu. Bu Nâtında da “Yanmak” bir teslimiyet işareti olarak ön plana çıkar. Mevlana “Hamdım, piştim, yandım” der. Yanan Dede de, dünyaya Hıristiyan bir aileden ham olarak geldi, sonra hayatın farkına vardı: Kırk iki yıl boyunca pişti. Daha sonra da, Müslüman oldu bir gönül alevi içinde yaşayıp vesonsuza yürüdü. Ruhu şâd olsun. Sözü yine biz yine ona bırakalım:
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallah!
Nasıl bilmem bu nirana dayandım yâ Resûlallah!
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallah!
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.
Yanar kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen,
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen rûnümâ'sın sen,
Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ'sın sen
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.
Gül açmaz, çağlayan akmaz, ilâhi nûrun olmazsa,
Söner âlem, nefes kalmaz felek manzûrun olmazsa,
Firâk ağlar, visâl ağlar ezel mesrûrun olmazsa,
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah,
Erir canlar o gülbûy-i revanbâhşın hevâsından;
Güneş titrer, yanar, dîdarının, bak, ihtirâsından;
Perîşan bir niyâz inler hayâtın müntehâsından;
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.
Susuz kalsam, yanan çöllerde can versem elem duymam;
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam;
Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam;
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.
Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek,
Nasib olmaz mı Sultânım Haremgâhında cân vermek,
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek;
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.
Boyun büktüm, perişânım, bu derdin sende tedbîri;
Lebim kavruldu aşkından, döner pâyinde tezkiri;
Ne dem gönlün murad eylerse taltif eyle (kıtmîr)i;
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.
METİNDE GEÇEN KELİMELER:
Dâhilek: Yalvarırım, Sana sığınırım, Hûn: Kan, Nîrân:Nar, Cehennem ateşi, Şevk: Şiddetle arzu etme, Ezel: Başlangıcı olmayan, Bezminde:Konuşma meclisinde, Figan: Istırap ile inleme, Bağırma, Cemal: Yüz güzelliği, Devâ: İlaç, çare, Ferahnak: Sevinç, Seha: Cömert,Rünuma: Yüz gösteren, Meydana çıkan, Felek: Gökyüzü, Habib-i Kibriyâ: Allah'ın Sevgilisi, Firâk: Ayrılık, Visâl: Kavuşma. Manzûr: Görülen, Bakılan. Mesrûr: Sevinç.Gülbûy-i Revanbaş Can bağışlayan gül kokusu. Dîdar: Yüz, Çehre, Mütnhtehâ: Son bulma, Sona erme, Umman: Okyanus, Deniz, Masseylesem: Emsem, Râh: Yol, Haremgâh: Hz. Peygamber'in kabri. Âsân: Kolay, Leb: dudak, Pay: Ayak, Tezkî: Hatırlama, Taltif; İltifat et, Atşından: Susuzluğundan, Kıtmîr: Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı.”