30 Ekim 2010 Cumartesi

MEVLANA


Mevlânâ

İnsan içi ile dışı arasında, madde ile mânâ arasında, ruhu ile bedeni arasında denge kurabildiği nispette huzura erebilir.

Mevlânâ’nın varlığı, O’nu okumak, O’nu düşünmek insana bir ömür boyu mutluluk verebilir. İnsan Mevlânâ’yı okuduğu, düşündüğü, önerilerini uyguladığı oranda büyür, arınır, temiz­lenir, yücelir, güzelleşir. Okumayan ve düşünmeyen kafalar ka­buk bağlar; insana ve hayata daracık bir açıdan bakar. Kısır bir döngü içinde hayatını götürür. Vardığı yargılar yanlış, noksan ve isabetsiz olur. O hayat da tüm rengini, tüm güzelliğini, şiiri­yetini kaybeder. Tatsız tuzsuz, zevksiz, anlamsız cılız bir yaşan­tıya dönüşür. Yazık değil mi? İnsanımız, aydın geçinenlerimiz okumuyorlar. Gazeteye bakmayı, okumak sayanlarımız var. Ga­zeteden kitaba geçmedikçe yetişmemiz, olgunlaşmamız imkân­sız. Güncel haberlerden, olaylardan, kalıcı, ebedî fikirlere, in­sanlığı yükselten, yücelten ideallere geçmedikçe nasıl yetişe­bilir, tekâmül merdiveninin basamaklarından birer birer nasıl çıkabiliriz? Düşüncelerinin temelinde, iyiyi, doğruyu, güzeli ve gerçeği görmek, bilmek, bulmak, onları yaşamak, uygulamak ol­mayan insanların tekâmülü nasıl mümkün olur?

Mevlânâ “Bu cihan bir zindandır. Biz de bu zindanda mahpuslarız. Zindanı del de kendini kurtar. Sen zamanın Yusuf’usun, gökyüzünün güneşisin. Bu çölden, bu zindan­dan çık, yüzünü göster. Surette sen küçük bir âlemsin ama, gerçekte en büyük âlem sensin” diyor.

Yunus gibi Mevlânâ da “ölüm” diye bir şey kabul etmez. Bunlara göre ölüm, insanın vücut ve dünya perdesini yırtarak ebedî hayata, en büyük sevgiliye kavuşmasıdır. Bundan dolayı, asla keder verici değil, neş’e, mutluluk veren bir olaydır; “şeb-i arûs”dur. Düğün gecesidir. Mevlânâ sadece öbür dünyada de­ğil, bu dünyada da ebediyete ulaşmış insandır. Yüzlerce yıldır, yaşayanlar üzerinde etkili olmakta, nice kuşaklara iyinin, güze­lin, doğrunun yollarını göstermektedir. Siz böyle bir insana nasıl öldü diyebilirsiniz? Doğudan batıya nice insanlar, onun mızrak mızrak yükselttiği ışıklarla aydınlanmakta, ruhları huzura kavuş­maktadır. Çünkü Mevlânâ’da bütün insanlığa hitap eden, şekil­leri aşarak, onların gönüllerine seslenen bir kudret vardır. O bir şehri, bir ülkeyi, bir dönemi, bir çağı aşan beşerî bir büyüklüğe ulaşmış, ışığını ve gücünü Kur’an’dan, Hazreti Muhammet’ten alan güzeller güzeli bir insandır. Mevlânâ’nın açtığı imân yolu, aşk yolu, altın bir nehir gibi, yediyüz yılın ötesinden bugüne ka­dar geliyor. Eserleri yüzlerce yıldır insanlara, gözleri ve gönülleri aydınlatan bir nur şelâlesi gibi akmakta, sevmeyi, varoluşun an­lamını, hayatın ve ölümün mânâsını öğretmektedir.

Alpaslanlar bize nasıl üzerinde yaşadığımız bu toprakları vermişlerse, Mevlânâ gibi, Yunus gibi, Eşrefoğlu Rûmi gibi, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi gönül sultanları da bize ruhumuzu, mâneviyatımızı bahşetmişlerdir. Hepimizin üzerinde derece derece onların hakkı vardır. Madde ve ruh sentezini on­lar gösterdiler bütün insanlığa, bütün medeniyet âlemine. Bugün insanlığın bu tevhitten, bu sentezden uzaklaştığı için ne hale geldiğini görüyoruz. Bugün yeryüzünde sadece maddeyi tanı­yan, maddeyi ilâhlaştıran fertler ve toplumların insana ne kadar kötülük yaptıkları ortadadır. Hayata, gazete ile bakın, televiz­yonla bakın, dünyayı gezerek bakın, durumu bütün açıklığı, dehşeti, vehameti ile görürsünüz. Sadece maddeye önem veriş, insanı ve toplumu hayvanlaştırıyor, hatta daha aşağı hale geti­riyor. Sadece ruh olmak ise imkânsız, insanoğlu hem ruh, hem madde olan, maddî ve mânevî varlıktan, onların sentezinden meydana gelen, son derece karışık, kompleks bir varlık. Onun için huzur ve mutluluk, maddî ve mânevî güzellik, birbirine zıt olan bu iki kutup arasında bir denge, bir anlaşma, bir yakınlık kurmakla mümkündür. Bu en güzel, bu en büyük, bu en yüce sentezi insanlık tarihinde yalnız ve yalnız yüceler yücesi Hazreti Muhammed ve onun izinden gidenler meydana getirdiler. Mev­lânâlar, Yunuslar, bu millete, asırlarca ta köylere kadar ulvî kıy­metleri aşıladılar. İnsanda hayvanı aşan bir ruh dünyası, bir iç âlemi olduğunu telkin ettiler. Bunu en güzel, en faydalı şekilde sundular insanlara. İnsanın sadece vücuttan, maddeden ibaret olmadığını, içlerinde ulvî bir ruh taşıdıklarını, bunun Allah’ın ışı­ğı olduğunu, bunu unutanların hayvanlardan daha aşağı bir de­receye düşeceklerini, bu şekilde gerçekten, güzellikten uzakla­şacaklarını, insanların kendi içlerinde taşıdıkları bu yüceler yü­cesi gerçeğin farkında ve bilincinde olmaları gereğini duyur­dular.

Mevlânâ, “Kâfirim ben, bir kimse imân ve taat yolunda yürüyüp de bir ân bile ziyan etmişse” diyordu ve ilâve edi­yordu:

“Bu cihan sizin canlarınızın hapishanesidir. Kendinize gelin de o tarafa gidin. Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir”.

Yeniden yeniye ve süratle yaratılmış olmak, ömrü ve bütün varlıkları daimî imiş gibi gösterir. Şu halde sen, her göz açıp kapamada ölüyor ve diriliyorsun.

Bu âlem halkı “hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın” diye yaratılmıştır.

Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda yürüyen büyük veli­ler, dünya işlerine, maddeye dalan insanları uyandırarak, onları kendi iç varlıklarına döndürerek, ebedî güzellikleri, solmayan rengi, pörsümeyen yeniyi kendi iç dünyalarında bulmalarına yar­dımcı oldular, yol gösterdiler, ışık tuttular. İnsanoğlu, kendi ken­dini, varoluş nedenini, neden dünyaya gönderildiğini unutunca, dünyaya, maddeye, ihtirasa dalınca, haliyle bir süre sonra iste­se de istemese de, kendinden, aslından, özünden uzaklaşıyor, kirleniyor, basitleşiyor, kötü ve âdi oluyor. İşte Yunuslar, Mevlâ­nâlar ve onların yolunda gidenler, insanları kendi varlıkları ve kâinat sırları üzerinde düşünmeye sevkettiler. Neden varım, va­roluşumdaki hikmet nedir, hayat nedir, insan nedir, insanın özü ve aslı nedir? Nasıl bir hayat yaşamalıyım ki, sonunda pişman olmayayım, soruları en güzel cevaplarını, bu gülyüzlülerin, bu güzeller güzeli insanların eserlerinde ve yaşantılarında buldular. Onlar insanoğlunun günlük işlere dalınca, kolayca unutuverdiği ebedî hakikatleri hatırlattılar, gündemde tuttular. Bunun temeli, insanın kendine dönüşü, kendinde kendini buluşu oluyordu. Allah’a, Resûlüne aşkla, inançla bağlanmak; yalansız, riyasız, şüphesiz, arı, duru bir gönülle onları sevmek Mevlânâ’yı öyle yüceltmişti ki, Galile’den 4 asır önce dünyanın yuvarlak olduğu­nu ve zıt kuvvetler arasında fezada döndüğünü, mikrop denilen canlı varlıkları mikroskopla değil, gözüyle gördüğünü, bugün dünyanın dört bucağında uygulanmakta olan psikiatrik tedavinin önce onun eseri Mesnevî’de görüldüğünü, Mevlânâ’ya karşı kal­binde, kafasında şüpheler taşıyanlara hatırlatmak isterim.

Açık söylemek isterim, Mevlânâ’nın sadece edebiyatını yapı­yoruz. Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye. Aynı sözleri radyolarda, televizyonlarda dinlemekten bıktık. Gazetelerde, dergilerde okumaktan usandık. Yıllardır aynı sakız çiğneniyor. Geçenlerde, bir arkadaşım ziyaretime geldi. Söz döndü dolaştı Mevlânâ’ya geldi. Bak dedi, yıl­lardır dinlemekten gına geldi. Bana Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye değil, Mevlânâ niçin büyük insan olmuş, ondan bah­set dedi. Bu satırları onun için yazıyorum. Bugün Türkiye’de psikiatri ile uğraşan profesörlerden kaç tanesi, ilk psikiatrik teda­viyi Mevlânâ’nın Mesnevî’de anlattığını, hem de ayrıntılara ine­rek uygulamasını da gösterdiğini bilir? Yerli yabancı kitapları açın. Sizin burnunuza Freud’u sokacaklardır. Freud aşağı, Freud yukarı... Kendimizden, kendi özümüzden, aslımızdan, kendi öz kültürümüzden o kadar uzaklaşmışız ki, farkında de­ğiliz gerçeklerin. Uyur gezerler gibi şaşkın şaşkın dolaşıyoruz. Einstein’dan yedi yüz yıl önce izâfiyeti, zamanın izâfiliğini Mes­nevî’nin haber verdiğini kaç kişi biliyor?

Ne yazık ki, beylik övgü edebiyatının dışında, önemi, büyük­lüğü, ileri görüşleri oranında Mesnevî ne bizim insanımıza ve ne de dünya kamu oyuna gerektiği gibi tanıtılmamış, anlatılmamış bir eserdir. Mevlânâ’dan 389 yıl sonra dünyaya gelen, 17. yüz­yılın ünlü filozofu Descartes varlığının en büyük delili olarak dü­şüncesini görüyor ve o çok meşhur sözünü söylüyordu, “Düşü­nüyorum, o halde varım”, Mevlânâ, “Kardeş, sen tamamiyle düşüncesin. Geri kalanın kemik ve dokudur” diyordu. Hangi ifade daha güçlü, cevabını siz kendinize söyleyin. Bütün âlem nur ve şekillere bürünse, bu güzellikten ancak göz haberdar olur. Yüzbinlerce kulak, bir araya gelip sıraya dizilseler, yine aydın bir göze muhtaçtırlar. Gözün var ise, körcesine gelme. Gözün yok ise, âsâ elde et. Biri senin gözüne yılan gibi görünür de, aynı kimse başkasının gözünde sevgilidir.

Resûlullah Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde “Yarabbi, bana eşyayı olduğu gibi göster” buyurur. Ne garip, dünyayı kimi insan bir zindan, bir çöplük, bir kömürlük gibi görür, kimi insan cennet gibi görür. Nasıl, anlatılmaz bir izâfiyet var hayatta, biri­nin ak dediğine öbürü kara diyor. Her şeye görüşümüz nispe­tinde değer veriyoruz. Büyük sanatçı Rodin’e “Dünyayı nasıl görüyorsun, değiştirilmesi gereken bir yönü var mı” diye sormuşlar, gülmüş, hayır demiş, “Her şey o kadar yerli yerin­ce yaratılmış ki, değiştirilmesi gereken hiçbir yönü yok...”

Her şeye bilgimiz, kültürümüz, zekâmız, hayat tecrübeleri­miz kadar, anlayış, seziş, kavrayışımız kadar önem ve değer veriyoruz.

Mevlânâ, “Dostlarının sevinciyle sevinirsen, bu cihan sana bir gül bahçesi gibi görünür” diyor. İlâve ediyor “ey bayağı kişiler, sizler Firavunun dostusunuz da ondan Nil nehri size kan görünmektedir”. Doğruyu görme, doğru görme kolay ve önemsiz olsaydı, Peygamber hiç onu Allah’tan ister miydi? Nitekim bu cihan, Peygamberin gözüne Hak’kı tesbih eder göründüğü halde, bize göre cansızdır. Allah’ım, bu aldatıcı âlemde olanları, bize oldukları gibi göster. Hazreti Muhammed, “Yarabbi, çirkini bana çirkin olarak, iyiyi de iyi olarak gös­ter” diye dua ederdi.

Bir hastanın, hasta iken içtiği tertemiz, berrak bir su, bazen ona zehir gibi acı ve kötü gelir. İnsanlar da öyledir. Kötü niyetle bakınca, garazkâr bakınca, önyargılı olunca, onu olduğu gibi değil, kendi istediği gibi görür. Gönül gözlüklerimiz, kinden, ha­setten, kıskançlıktan temizlenmedikçe, hayatı ve insanları ob­jektif olarak göremeyiz.

Halk içre bir ayineyim herkes bakar bir an görür

Her ne görür kendi özün, ger yahşi ger yaman görür.

Hasetlerinden ve kıskançlıklarından kardeşleri Yusuf’u kurt gibi gördüler de onu kuyuya attılar. Şehvete düşkünlük, madde­ye tapma gönül gözünü kör ve sağır eder. Büyük Yunus ne gü­zel der:

Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü

Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise...

İnsanın gözü garaz, inat, ahmaklık gibi mânevî hastalıklarla malûl olunca, görüşü de o oranda değişir. Mevlânâ bu duyguyu ne güzel anlatır. “Bu cihan güneş ve ay ışığı ile doluyken, o bunu bırakmış, başını kuyuya sokmuş, hani aydınlık, der. Başını kuyudan çıkar da bak, a bayağı kişi, bütün âlem, o nuru buldu. Sen kuyuda oldukça ne faydası var?”

Zâhir görüş dışta kalan, insanı çok zaman yanıltan bir görüş­tür. Kıt görüş içi göremez, mânâya eremez. Kardeşleri Yusuf’un güzelliğini görmedilerse, bu güzellik Yakup’un gönlünden hiç eksildi mi? Sen önündeki aydınlık yolu görmezsin, taneyi görür de tuzağın sıkıntısını görmezsin. Ünlü fizikçi B. Houlle Vigue “acaba madde var mıdır” diye sorar ve şöyle der: “Eğer mad­de varsa, bir fizikçi olarak ben onun ne olduğunu bilme­diğimi itiraf etmek zorundayım”. Mevlânâ, mânâyı denize, maddeyi ise denizin köpüğüne benzetir. Köpüğün denizden meydana geldiğini, denize nispetle bir hiçten ibaret olduğunu beyân eder.

Dış varlık, zâhir âlem değişmelere, fenâ ve zevâle mah­kûmdur. Mânâ âlemine eren gözlerin karşısında, bu dış varlık bir sis gibi sıyrılır, çekilir gider. Her yerde mânâ âleminin sal­tanatı pırıl pırıl zuhur eder. Hâkim olan mânâ âlemidir. Bizler o muhteşem denizin üzerinde meydana gelip, az sonra tekrar denize karışan kabarcıklarız.

Mevlânâ, kalbin bir ayna veya berrak suya benzediğini, dış âlemdeki suretlerin o suya aksettiğini, fakat su veya ayna bulanık olursa, suretlerin onda görünemeyeceğini söyler. Ma­dem ki kalp duru berrak bir su gibidir; gayb âlemindeki haki­katlere ve esrara bir aynadır. Bu ilâhi sırlar, kalbin parlaklığı nispetinde ona akseder. Herkes, görüşü nispetinde gaybı, hayrı ve şerri bilir. Kim gönlünü daha çok cilâlamışsa, daha çok görür. Ona gayb âleminden suretler daha çok görünür. O insan zerrede bekâ güneşini, katrede denizin tümünü görür. Gözünü tozdan gizleyen bir katrede Dicle’yi görür.

Dünya ehli, balçıkla bulanmış suyu içmekte olduklarından, gönül gözleri kördür.

Her ne yüzle baksa göz, ayinede kendin görür

Vechini pâk eyle kim, mir’âta bühtan olmasın

İki gözünle önü ve sonu gör de, şeytan gibi şaşı olma. Sebepleri delip geçecek, perdeleri kökünden söküp atacak bir göz gerek...

Göz kemâle ermişse aslı görür. Şaşı olan kimse ise, fer’i görür. Kâinat bir sebepler zinciridir ki, her halkanın sonu Allah’a varır. Hak’ka hâl ile ulaşılır. Bu ancak hâlin ve zevklerin geliş­mesi ile mümkün olabilir. Hayvanî hislerimizi terketmeden, Allah aşkını hissetmek ve ona ermek, onu bütün güzelliği ve ihtişamı ile yaşamak imkânsızdır. Çekirdeğin dış varlığını toprağa vere­rek yepyeni bir hayata kavuştuğu gibi, bizler de bu fâni varlı­ğımızı Hak’ka vererek O’na ermeliyiz. İnsan görüşten ibarettir. Ondan sonrası kabuk. Görüş de dostu gören görüştür. Yunus, “Ayruk yüze nice bakar. Dost yüzünü gören kişi” der. Göz Hak’kı görmekle aydınlanır. Dostu görmek, ölümsüzlüğe ermek­tir; çünkü dostu görmek âb-ı hayattır. Yunus, “Senin sevgin bana yeter / Her nerede olur isem” der.

Dostun yüzünü gör, gözün de gönlün de aydınlansın. Gö­zünü de, gönlünü de aydınlat ki, dostun yüzünü göresin.

Kâinata, şu emsâlsiz güzelliklere, şu çılgın, akıl almaz gü­zellikteki her an yeniden varoluşa bir bak, ibretle, hayretle, hay­ranlıkla, alıcı gözle yeniden, tekrar tekrar bak...

Nereye yönelsek, orada Allah’ın vechini göreceğiz. O zaman Mevlânâ gibi vücudumuzun bütün hücreleri aşkla dolarak haykı­racağız, şarap bizden mest olmuştur, biz ondan değil, diye... Her an yok oluyor, yeniden var oluyoruz. Bir mânâ gemisin­deyiz. Sonsuz bir akış içindeyiz.

Sen yarasa değilsin. Gözünü aydınlığa alıştır.

Gönül gözünün açılıp kapanması, Allah’tandır. Yüce Resû­lümüz, Allah’tan, çirkini çirkin, Hakkı, Hak göstermesini dilerdi. Peygamberler, insanların görmediğini gördüklerinden dolayı, onları gizli şeylerden haberdar ettiler. Âkıbetlerinden haberler verdiler. Bu nedenle üstümüzdeki haklarını ödeyemeyiz. Yüce­ler yücesi Hazreti Muhammed, “Biz senin kalbini açmadık mı?” hitab-ı ilâhisine muhatap oldu da, Cebrail’in görmeye ta­hammül edemediği şeyleri gördü. Sonunda mü’min olacak kim­seyi önceden gördü. Sonunda kâfir olacak kimse de ona belli oldu.

Kâinat her an yepyeni oluşlar içinde, doyumsuz güzellikler içinde. Her an yeni bir varoluşu, yeni bir güzelliği yaşayan in­sanda, gam, tasa, kasavet, sıkıntı, bunaltı kalır mı? Büyük Yunus, ne güzel söylüyor, “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası...” Dışarıdan o kadar çok şeyin yıktığı insan onları dinledikçe kendi içinde yeniden doğar. Mevlânâ fâni hayatında da ebediyete ermiş bahtiyarlardan biri idi. “Ölümümüzden son­ra türbemizi yerde arama. Bizim mezarımız âriflerin gönlün­dedir” diyordu. O’nun coşkun ruhuna ışık veren hidâyet meşa­lesi ancak Kur’an ve hadisti, sünneti Resûldü. O her zaman “Kur’an’ın kölesi, Hz. Muhammed’in yolunun toprağı” olmakla öğündü. Kabukla yetinmedi. Öze ve mânâya geçti. Gerçekleri içinde yaşadı. Dar bir doğmatizmin içinde saplanıp kalmadı. Olaylara daha geniş, daha engin açılardan baktı. Bir ömür boyu iç âlemini, sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, edep, tevâzu, şükür, kanâat ve sabırla doldurdu. Kendisini, İslâm’dan, Kur’an’dan, Resûlullah’tan ayrı gören ve göstermek isteyenlerden şikâyetçi oldu... “Ben bu sözden de, bu sözü söyleyenlerden de davacı­yım” diyerek inancındaki samimiyetini belirtti.

Mevlânâ’ya göre şiir bir gaye değil, bir vasıtadır. Engin ruh âleminden gelen ilâhi sesleri şiir kalıbına dökmekle, onlara daha câzip bir şekil ve ifâde güzelliği kazandırmıştır. Mevlânâ, yaşa­ma sevincini, mutluluğunu, iç dünyasındaki güzelliklerle irtibatını kaybeden insanlara bir şifâ gibi gelir. Onların mânâ alemindeki yaralarını sarar, kopan uçları birleştirir, içle dış, madde ile mâ­nâ, zâhir ile bâtın arasındaki dengeyi sağlar.

Mevlânâ’da, san’at, tabiat, bilim, varoluş, estetik bir imaja bürünür. O ölümü bile güzelleştirir, derin bir anlam verir. Ölür­ken gülmeyen kimseye mum deme; aşk yolunda mum gibi eri­yenlerdir ki, dağılırken amber gibi kokular neşrederler...

O, bir ömür boyu solmayan rengin, pörsümeyen yeninin, ebedî güzelliğin simgesi oldu. İç âleminin derinliklerinden doğan en güzel mücevherleri zevkle ve cömertçe etrafına saçtı. Mevlânâ, Şems’in de etkisiyle, “kâl”e değil “hâl”e, söze değil davranışa, nazariyata değil tatbikata önem veriyor, yaşanma­yan, uygulanmayan bilgilerin, insana fayda vermeyeceğini, bir yükten başka bir şey olamayacağını tekrar tekrar söylüyordu. Bir toplantıda, hep başkalarından bahsedildiğini, falan şöyle yaptı, filan böyle uçtu denildiğini, böylece işin lâfa düştüğünü, boşuna zaman harcandığını gören Şems birdenbire yerinden fırlar ve şöyle hitap eder: “Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek övüneceksiniz. İçinizden bir kişi çıkmı­yor ki, “Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu” diye söze başlasın. Bu söyledikleriniz o zamanın büyük insanlarının sözleridir. Bunlar kendilerine ait hâl ve makamdan bahset­mişler. Siz bu zamanın adamlarısınız. Sizin söyleyeceğiniz bir söz yok mudur?

Bir Kutsî Hadiste “Ben bir gizli hazine idim, muhabbet ettim ki bilineyim.” buyuruluyor. Kâinatın yaratılış sebebi aşk­tır. Allah’ın bulunması için de, AŞK BURAK’ı gerekir. Mevlânâ bir şiirinde, “Gönül gözünün Burak’ı üstünde sefa edenler, bulutsuz sissiz o ayı görürler” diye seslenir.

Aşk sözü ile Mevlânâ hep beraber gider. Tepeden tırnağa aşk... Dünya tarihinde aşkı, ilâhi aşkı böylesine dolu dolu yaşa­yan çok az insan vardır. Aşk Allah’ın sıfatıdır diyordu ve ilâve ediyordu. Ebede kadar bâkî olan şey, aşk ve âşıktır. Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşkta öl ki diri kalasın. Aşk şarabını iç­mek, her can taşıyanın harcı olsaydı, Şems’in aşkı âleme yayı­lırdı. Aşksız geçen ömrü ömür sayma.

Biz gafletimizden yoku var görüyoruz. Mevhum benlerimizin sesini dinliyoruz. Bütün kâinat, eşya, mutlak bir varlığa sahip değildir. Müstakil olarak vücutları yoktur. Her varlık HAKKIN’dır. Varlık diye gördüğümüz her şey Vücudu Mutlak’ın arızî sıfat­larının istihalesinden ibarettir. Bunun için, biz yoklarız. Bizim varlığımız da ademdir. Mevlânâ, her yaratılmışla beraberdir. “Ben her cemiyette inledim. İyi hallilere de fenalara da eş oldum” derken cümleye yâr oluşunu, af ve rahmetini, lütfunu, büyüklüğünü, açıkçası birlik mertebesinden cümleye dost olu­şunu ifade eder. Bir şiirinde, “Tepeden tırnağa kadar Allah diyerek Allah’a en yakın mertebeye geldim” der.

Mevlânâ, mânânın ölümsüzlüğünü ne güzel anlatır. “Ölü­mümüzden sonra mezarımızı yerde arama. Âriflerin gönül­leridir mezarımız bizim” der. Öyle de oldu, âşık gönüllerde, âriflerde, kâmillerde mekan tuttu.

“Âdemoğlunun eğer edepten nasibi yoksa, âdem değil­dir. Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark, edeptir. Gözünü aç da bak cümle kelâmullaha, Kur’an’ın bütün ayetlerinin mânâsı edepten ibarettir.” diyen Mevlânâ, hayat boyunca bü­tün hizmetini din ve Allah yolunda yaparak insanların gaflet ve maddecilikten kurtulmalarını sağlamak için çırpındı. Mevlânâ, bütün sözlerini duyarak söyledi, eserlerini yaşayarak verdi... Allah, Resûlullah, Kur’an-ı Kerim, hayatının, varoluşunun her zaman için tek rehberi oldu. O, Allah yolunun hakiki yolcula­rından biri idi. “Bizim Mesnevimiz, vahdet dükkânıdır. Onda Allah’tan gayri ne görürsen o puttur” derdi. Allah aşkını, maddî ve mânevî bütün dertlerin devası olarak gördü. Mevlânâ, Hazreti Muhammedi, insanlık tarihinde çok nadir görülen büyük bir aşkla, heyecanla, deliler gibi sevdi. Kâinatın yüzü suyu hür­metine yaratıldığı, o en büyük, o en yüce, o en güzel insana her şeyini fedâ etti. Yürüyüşünde O’nun vakarı, seslenişinde O’nun belâgati, yaşayışında O’nun tevâzuu, sadeliği, güzelliği, muaşe­retinde O’nun iffet ve nezâketi, yüzünde O’nun tebessümü vardı ve başında O’na ümmet olmanın şeref tâcını taşıdı. Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an-ı Kerimin kulu, kölesi, hâdimiyim de­di. Ey insan sen güzellik Yusufusun, dünya kuyusuna atılmışsın, seni bu karanlık kuyudan kurtaracak tek çare, Kur’an’a sımsıkı sarılmandır. Eğer sen, mukaddes Kur’an’ın dergâhına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün diyen Mev­lânâ en büyük zevki Allah’a ibâdet ve zikirde buldu. Nefis şey­tanı diyordu, o nimetten, o mânevî lokmadan yemedikçe nasıl müslüman olur? Kâr, ancak takvada, dinde ve güzel amel­lerdedir ki, iki âlemde de felâh bunlarla olacaktır.

Mesnevî’nin beşinci cildinde, “sufi, zamanının içerisinde yaşamasını bilmelidir.” der. Tasavvufun şartı, geçmişe ve ge­leceğe bakmayıp, vaktin hükmünü vermektir. Kızmaya ve çat­maya, şikâyete kendini kaptırmayıp, içini kargaşadan ve kalbini dünya tasalarından, olurdu olmazdı’lardan boşaltıp, arı ve duru eylemektir.

Mevlânâ’da yaşama san’atı sabırla başlar. Sabır dayanabil­mek, güçlüklere katlanabilmek san’atıdır. Olgunluk, günlük ya­şantısında sade ve basit olanı seçebilmek, uygulayabilmek, bir zevk haline getirebilmek san’atıdır. Ancak bu suretle doğruyu düşünebilme, doğruyu görebilme ve doğruyu yaşayabilme im­kân dahiline girer. Gösterişi, çalımı, cakayı bırakmadan bütün bunlar nasıl mümkün olur? Yaşama san’atının temeli sabırdır. İftiraya dayanmak, kötü düşüncelere, yalana, çamur atmalara, kuşkulara... dayanmak sabır işidir. Sabır, insanı affetmeye yö­neltir. Yaşama san’atı için zorunlu durumlardan biri de affede­bilmektir. Karşılık vermemektir. Kurtuluş için affetmekten başka çare yoktur. Mevlânâ, “Sevdiğin işi her gün azar azar yap. Belki böylece kendine yeni bir yol bulursun.” buyuruyor ve ilâve ediyor. Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün. Benim sana anlatabileceğim, ancak senin anlayabileceğin kadardır. İş dediğin yapmaktır, söylemek değil. En büyük israf ömrün beyhude yere sarfıdır. Sabır, sevincin anahta­rıdır. Sevgi ve acımak insanlık vasfıdır. Kötülükten kork. Yaptığın kötülük bir tohumdur, mutlaka yeşerir, Allah’a an­cak sabır ile ulaşılabilir.

Efendim, sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz; konumuz bir güzel insan, seçilmiş insan olunca, ondan söz etmek bile bütün varlığımızı aşkla, heyecanla, özlemle doldurmaya yetiyor... İn­san... Bilinmeyen insan... Aleksi Karel boşuna “İnsan bu meç­hul” dememiş, insan halledilmeyen çözülmeyen muamma... Kudretine pâyân olmayan yüce varlık... Ancak bu kudret maddî değil. Madde itibariyle çok zayıf, âciz olan insan mânâ itibariyle muazzam bir kudrete sahip; bu kudretle madde üzerinde tasar­ruflar yapıyor. Mevlânâ bu insanların içinde yaşamış, sevmiş, sevilmiş, okumuş, gezmiş, kâinat kitabını en güzel şekilde oku­muş ve yorumlamış, seçkin, nâdir, bir güzel insandır. O aşk sa­natının ustası, O söz sanatının ustası, o yaşama sanatının us­tası, bir güzeller güzelidir. Mevlânâ’nın en büyük meziyeti, kâi­nata hem akıl, hem gönül gözü ile bakmasında, bu iki âlemi en güzel şekilde birleştirerek, yepyeni bir uygarlık ve insanlık anla­yışını, madde ile mânâ, iç ile dış, zâhir ile bâtın arasındaki en güzel sentezi insanlığa sunmasındadır. Ne yazık ki günümüz in­sanlığı, insanlık anlayışı henüz bu düzeye gelemedi. Henüz o gül bahçelerinin kokularını koklayamadı. Öteden beri bir düşün­cem var. Yıllardır içimde büyüyen gelişen... Efendim, dünyayı bir vücut olarak düşünürsek, Asya bu vücudun kalbi, batı dün­yası, Avrupa beyni oluyor. Batıda akıl, doğuda gönül egemen, ama tek başına ikisi de yetmiyor. Bakıyoruz, geziyoruz, görü­yoruz. Doğu da perişan, batı da... Ancak ikisi bir araya gelince, bir sentez halinde birleşince, yepyeni bir insanlık, uygarlık, irfan güneşi doğacak; ikisinin en güzel terkibini önce Resûlullah Efendimizin, Muazzez, Mukaddes, yüceler yücesi varlığında gö­rüyoruz. Dikkat buyurun mübarek Anadolu toprağı doğu ile batı, Asya ile Avrupa arasında atılmış bir köprü gibi, işte bu güzelim terkip bundan sonra da bu topraklarda yetişen insanlar tarafın­dan yapılacak. Yarınki büyük, güzel uygarlık sentezini düşünüp, uygulayıp, insanlığa sunacaklar. Bütün insanlık, kendi kurtulu­şunu getirecek Yunusların, Mevlânâların, Erzurumlu İbrahim Hakkıların torunlarını bekliyor. İşte o zaman, “sevmek devam eden en güzel huyum” diyecekler, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni” diye haykıracaklar... Evet, maddenin helâk uçurumuna dev adımlarla koşan insanlığı ancak bu kur­taracaktır. Bu senteze, fert ve toplum olarak ulaşmadan, sağ­lıklı, huzurlu ve mutlu olmayı beklemek boş bir hayalden başka nedir ki...

Efendim, çok eskiden bir adam hamama gider. Yıkanmak için kil ister. Kullanırken kilin mis gibi gül koktuğunu görür. Sorar. Sen bir topraksın, nasıl böyle gül gibi kokuyorsun, der. Toprak cevap verir. Haklısınız der. Ben bir alelâde topraktım, ama üç gün gül ile sohbet ettim, arkadaşlık yaptım da...

İnşallah bizlere de o gül yüzlülerle arkadaşlık yapmak, soh­bet etmek nasip olur. Hepinize gönüller dolusu selâmlar... sev­giler... saygılar...


26 Eylül 2010 Pazar

SUSMAK GÜZELDİR


SUSMAK GÜZELDİR!
Usulca sokulur derviş, gülün dibine… Susmak güzeldir.
Uzanır yalnız elleri pınara... Susmak güzeldir.
Dokunur bakışları sıdk ile -ezelî- bakışlarına… Susmak güzeldir.
Kirpiklerinde süzülür gün ışığı rengârenk… Susmak güzeldir.
Gözyaşı yükselir, pırıl... pırıl aydınlanır gözleri acının… Susmak güzeldir.
Öfkeyle kıvrılan dudaklarına bir bûse kondurur rüzgâr… Susmak güzeldir.
Kervânlar, arabalar, trenler, uçaklar, bir şeyler alır götürür sevgiliyi; elleri asil, başı dimdik, ama yürek alev alev, bir kibrit çöpü gibi kıvrılır… Susmak güzeldir.
Nurlar iner her bereketli toprağa... Vahiy nasıl sularsa gönlü, ilhamlar öylece yeşertir insanın bilge yanını. Artık az önceki, bir önceki insan değildir, ama idrak edemez bunu... “Mal bulmuş mağribi…” Anlaşılmamak bir şeydir yine de; yanlış anlaşılmak ise iyi bir cezâdır emâneti heder edene… Susmak güzeldir.
Gayb bahçelerinden kokular getirir bazen nesîm-i seher, bâd-ı sabâ... Rüyalara girer altın taçlı sultanlar. Bazen kapı açılır, Hızır girer içeri… Her aşk paylaşılmak için sabırsızlanır. Paylaşılınca tükenir bereketi... Ucub ve kibir, riyâ ve varlık hissi sızar pencerelerden… Susmak güzeldir.
Yahya Kemal örnek kişilik tipi çizer. “Şarkın velî çehresi” diye anlatıp durduğu zâtı, câmi kürsüsünde görür bir gün... Hevesle kulak kabartır. Bozulur büyü… Susmak güzeldir.
Nice câzip duruşların, konuşma başlayınca dökülüverir yaldızları… İmaj ve asıl arasındaki dev aynasıdır mükâleme… Susmak güzeldir.
Öfkeyle üzerimize salınan kelimelere karşılık, hangi kelimeyi cepheye sürersen sür yenilecektir iz’an, kabaracaktır öfke... Susmak güzeldir.
Tesellî, birinin acısına söz ile ortak olmakmış Arapça’da; bir anlamı yokmuş acıyla kavrulan bir yürek için… Müsâvât imiş, o anda acısını dindirecek olan her neyse onu sunabilmek, onunla çare olabilmek, devâ bulmak... Bunun için, “Yâ Vâsî”, “Yâ Müvâsî” kıymetli yakarışlardır. Mavinin koyuya çaldığı anlarda… İnsanlar çok ilginç; acı çektiğimizi görürlerse anlamlı-anlamsız pek çok sözle teselliye kalkışırlar, acınızı içine gömüp ALLAH (c.c.) için susarsanız, canınızı acıtmak, illâ ki, bir feryat duymak için kanatırlar bağrınızdaki hançeri… Susmak güzeldir.
Susmak güzel. Susmak hayırlı. Susmak dostluk alâmeti, yakınlık ve tanıdıklık işâreti… Yabancıya hâl anlatma sıkleti yok DOSTLARIN yanında, DOST hâlden anlar, DOSTLARIN yanında rahatça susulur. SÂMİ EFENDİ HAZRETLERİ benim dünyama “Susmak sohbetleri” ile girmiştir. Hani o, hâl lisânıyla bazı dostlarına: “-Haydi bir saat susmak sohbeti yapalım.” demiş de başlarını kalplerine eğip bir saat sükût ederlermiş. Susmak güzeldir.
Yanında susabildiğin DOSTLARA şükür! Yanımda susan DOSTLARA şükür!.. RAHMÂN’ın sözü sözüne değmiş, Kelîmullah olmuş, MÛSÂ -aleyhisselâm-… Deniz ikiye ayrılmış işaret edince… O müthiş mûcizenin vecdi içinde konuşunca karşı yakada, biri: “-Ne güzel konuştun!..” deyivermiş. Susmak güzeldir.
Sözden açılmış ilm-i ledün yolculuğunun kapısı: “-Güzel konuştun ya, güzel susmayı da öğren Kelîm’im!” Gemiye binerler, gemi delinir. Çocuk öldürülür. Duvar tamir edilir. Üç tuhaf hadise, üç hırçın soru… “-Sen benimle olmaya sabredemezsin Mîrim!” Susmak güzeldir… Derler ki, MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADİ Hazretleri, Hızır makamında, sormamayı başardığı için hâlâ sürmekteymiş yolculukları... Zaman ve mekânın ötesinde, ALLAH’ın ilminde… Susmak güzeldir…
ZEKERİYA Peygambere -aleyhisselâm-, bir evlâdın anne-baba için en makbul iki sıfatı ile, “cebbâr ve anîd olmamakla muttasıf” Yahya -aleyhisselâm-’ın müjdesi verildiğinde, üç gün “susmak orucu” emredilmişti. Cebr ve inada karşı susmak… Susmak güzeldir.
ÎSÂ -aleyhisselâm-; ALLAH’ın “kelimesi” idi. Doğduğunda MERYEM vâlidemize de üç gün “susmak orucu” emredilmişti. Ağır ithamlara karşı kundaktaki bebeği işaret ediyordu. Anne susuyordu, İSÂ’sı konuşuyordu. Susmak güzeldir…
PEYGAMBER EFENDİMİZ -SallALLAH-U Aleyhi ve Sellem- ile HAZRETİ EBÛ BEKİR -radıyallâhu anh- birlikte iken bir adamın hakâretlerine mâruz kalırlar. PEYGAMBER EFENDİMİZ susar. HAZRETİ EBÛ BEKİR -radıyallâhu anh- bir susar, iki susar, üçüncüde dayanamaz cevap verir adama!.. PEYGAMBERİMİZ -sallALLAH-U aleyhi ve sellem-’in yüzü değişmiş bir hâlde oradan uzaklaşır. Sıddîk-ı Ekber koşar peşinden, bin telaş! “-Biz susarken bir melek o adama aynen cevap veriyordu. Ama sen konuşunca melek sustu.” Susmak güzeldir…
“Kur’ân okunurken susun ki, merhamet olunasınız!..” buyuruyor CENAB-I HÂK. Kelime “ensitû”; susmanın en uysal, en kaliteli hâli… Susmakla merhamet arasındaki en güzel köprü Kur’ân sesi. Susmak güzeldir.
Su gibi dingin ve usulca… Su gibi lâtif ve azîz… Susmak güzeldir.
Sessizce gelip oturur derviş, eşiğe. Yüzü tâzîmle yönelir göğe… Sükût kıvrım kıvrım yükselir dergâh-ı hâcâta… Sevda söze dökülünce perişan… Muhabbet arz olununca yalın… Aşk ilan edilince arsız… Susmak güzel…

17 Eylül 2010 Cuma

Semâ'daki Sırlar

Semâ'daki Sırlar

SEZAİ KÜÇÜK*

Mevlânâ ile tanınan ve vefatından sonra onun adına tesis edilen Mevlevîliğin tarikat âyinine isim olan Semâ’; Arapça bir kelime olup lügatte; “dinlemek, işitmek, kulak vermek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma” gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise; mûsikî namelerini dinlemeye, dinlerken vecde gelip harekette bulunmaya, kendinden geçmeye, oynayıp raksetmeye, tasavvuf ehlinin cezbe haliyle ayakta zikretmelerine verilen isim olmuştur.1

Mevlevîlerin belli günlerde bir araya gelip yaptıkları ‘semâ zikri’ne “Mukabele”, semâ’ gününe de “Mukabele Günü” denilmiştir. Mevlânâ zamanında bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen semâ’, daha sonraki devirlerde (Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar geçen süre içinde) bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur. Böylece XV. yüzyılda son şeklini alan “Semâ’ Töreni”ne daha sonra sadece XVII. yüzyılda “Nâ’t- ı Şerîf” eklenmiştir.2

Semâ'nın yapıldığı alana ‘'Semâhane'’ denilir. Mevlevîlikte semâhanenin dairevî şeklinden, Mevlevîlerin üzerine giydiği elbiseye, üstüne oturdukları postların renklerinden semâ’ esnasındaki hareketlerine kadar her şeyin bir anlamı vardır.

Mevlânâ zamanında vakte bağlı olmaksızın vecd hali zuhur ettiğinde yapılan semâ’,3Mevlânâ’dan sonra genellikle Cuma veya öğle namazını müteakib icra edilmiştir. Semâ günü namazını kılan dervişler, hepsi birden manevi huzur içinde oturur ve tıpkı evreni oluşturan unsurların bir araya gelmesi ile çokluk âlemine ilk defa geliyor gibi beklemeye başlarlar.4

Semâ töreni XVII. yüzyıl bestekârlarından Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin Rast makamında bestelediği altı peygamberi öven “Nâ't-ı Şerif” ile başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz. Muhammed’i öven, Hz. Mevlânâ’nın bir şiiridir. Bu nâ’tı, Nâthan, ayakta ve musikîsiz okur. Hazır bulunanlar manaya vakıf olma arzusuyla nât-ı şerifi can kulağı ile dinler. Böylece görünen dünyayı kuşatan eşyaların özünde saklı bulunan hakikati anlamak için bir “kalb-i hâfız”a (hatırlayan bir kalbe) sahip olurlar.5

Nâ’tı, bir Kudüm sesi izler. Allah'ın kâinatı yaratışındaki "Ol" emrini sembolize eden bu kudüm sesinin ardından, kâinata ruh verilmesini ve ilâhî nefesi (ilk nefes) temsil eden ney taksimi başlar. Taksim yapan neyzenin taksiminden dağılan nağmeler ve icra ettiği makamlar; Allah’ın tecellilerine dalmış ve O’nun varlığında kendini yok etmiş “ölmeden önce ölmek” sırrına ermiş, nefislerini çekici dünya hevesleri karşısında dizginlemiş salih insanların durumlarına işaret kabul edilir. Yine Mevlevîlere göre; ney’in sesi aynı zamanda bütün yaratılmışların yok olacağını ve ölümden sonra âlem-i berzahta bir süre hareketsiz ve sessiz bekleyeceklerini haber vermektedir.6

Kısa süren bu ney taksimin ardından kudümzenbaşı’nın kudüme ilk vuruşuyla birlikte Şeyh ve Semâzenler Allah’ın insanın önce cansız bedenini yaratması sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmesine, böylece evreninin oluşumu ve can buluşuna misal olmak üzere hep birlikte içlerinden “Allah” diyerek ellerini yere vurur ve birden ayağa kalkarlar. Bu aynı zamanda Kur’an ayetlerinde bildirilen yeniden dirilme ve bir araya toplanma gününe7de işaret sayılmıştır.8

Semâhanenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post (Şeyh Postu) arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. Semâ’/Mukabele meydanının sağ yarım dairesi maddî dünyayı (zâhir âlem), sol yarım dairesi ise manevî dünyayı (bâtın âlem) sembolize eder. “Hatt-ı istivâ” denilen bu çizgi, Mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz. Postun tam karşısında Hatt-ı İstivâ’nın semâ’ meydanını kestiği noktaya gelen semâzen burada da baş keser (selamlar) ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder.

Taksimden sonra peşrevin başlaması ile Şeyh efendi ve Semâzenler, semâ’ meydanında sağdan sola doğru müziğin temposuyla dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu dairevî yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir.9

Bu yürüyüşler esnasında semâ’ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki semâzen, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Mevlevîlerce; mukabele meydanında mukabeleye duran kalplerdir. Bu hareket sebebiyle Mevlevî ayini “Mukabele” olarak isimlendirilmiştir.10

Mevlevî semâ’ındaki bu üç devirlik yürüyüş kıyamet gününü, o gün mahşer ehlinin peygamberleri gezip şefaat istemelerini fakat hiçbir peygamberin şefaate yetkili olmadığını sadece Hz. Muhammed’in şefaate layık olduğunu teşbih etmektedir. Mevlevî semâ’ındaki Devr-i Veledî denilen bu ilk kısmı, Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled üç devir halinde düzenlemiştir.11

Bu devirler esnasında, “O gün her topluluk önderleriyle çağrılırlar”12 ayetinin manasındaki gibi semâzenler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde yürürler.13Bu yürüyüş aynı zamanda Mutlak Hakîkat’i “İlme’l-Yakîn” olarak bilişi, “Ayne’l-Yakîn” olarak görüşü, “Hakka’l-Yakîn” olarak da O’ na erişi sembolize eder.

Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır.

Kudümzenbaşı’nın Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile sessizce yerlerine çekilen semâzenler başları önlerinde beklemeye başlarlar.

Neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler sadece vehimden ibaret olan beşeri varlıklarından soyunduklarını temsilen bu varlıklarının sembolü olan üzerlerindeki siyah hırkalarını çıkarır ve ellerini çapraz bir şekilde omuzlarına bağlarlar. Semâzen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar kollarını bağlayarak “1” rakamını temsil eder. Böylece Allah'ın birliğine şahadet eder. Bundan sonra semâzenler tek tek ve sıra ile şeyh efendi ile görüşerek (elini öperek) izin alır ve semâ’a başlarlar.14

Semâ’ mekanı olan semâhane'nin daireselliği, evreni sembolize eder. Şeyhin oturduğu Kırmızı post, Mevlânâ'nın makamı kabul edilir. Güneş batarken gökyüzü nasıl kırmızı olursa, Mevlânâ da güneş batarken vefat etmiştir. Postun kırmızı rengi “vuslat”ı yani Allah'a kavuşmayı anlatır. Mevlevîliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, tevhidi temsil eder ve bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır. Semâzenlerin başlarına giydikleri “sikke”; insanın kötü huylarının yani nefsinin mezar taşını, “tennure”; nefsinin kefenini, üstüne giymiş olduğu “hırka” ise nefsini simgeler. Semâzen semâ’ya başlarken hırkasını çıkarır ve manevi temizliğe adım atmış olur. Semâzenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah'ın birliğini ifade eder. Semâzen, kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken evreni kalbiyle kucaklar. Sağ eli gökyüzüne, sol eli yeryüzüne dönüktür. Bu “Hakk’’tan alır halka veririz, kendimize bir şey mâletmeyiz” anlamına gelir. Semâ’da, semâzenin Allah'ta yok oluşu da vurgulanır. Semâzenler gezegenlerin hem kendi etrafında hem de güneşin çevresinde dönmesi gibi meydanda dönerler. Semâ’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-ı Kâmil”e doğru yönelişini ifade eder.15

Semâ’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idare edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizamı temin eder. Birinci selâm, insanın kendi kulluğunu idrak etmesidir. İkinci selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder. Üçüncü selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir. Dördüncü selâm ise insanın yaratılıştaki vazifesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.

Yine birinci selamda âşıklar, şüphelerden kurtulur ve Allah’ın birliğine tam iman ederler. İkinci selamda tüm varlığı bu ilâhî birlik içinde eritirler. Üçüncü selamda âşıklar kendilerini arındırıp “oluş” mertebesine ulaşırlar. Dördüncü selamda ise “varlık” içinde “yok” oluşa vasıl olurlar.

Dördüncü selâmın başlaması ile “postnişin” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan ağır hareketlerle semâ’a girer. Hatt-ı İstiva’da semâzenlerin ortasında semâ eden şeyh sağ eliyle hırkasının yakasını açar, sol eliyle de hırkasının ucunu tutar. Bu şeyhin gönlünü herkese açtığını anlatır. Postundan semâ’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve orada direk tutar. Orası Hatt-ı İstivâ’nın ortası ve semâhanenin merkezidir. Bu noktaya “Kutup Noktası” denilir ki, Mevlânâ’nın ve onun yolunu temsil eden “Makam Çelebi”sinin yani “Hakikat-i Muhammediyye”yi temsil eden kutbun yeridir. Postnişinin onun vekili olduğu için burada semâ’ eder ve yine dönerek postuna geri gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.

Şeyhin posttaki yerini almasıyla son taksim de nihayet bulur ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar ve Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni neticelenir. Önce Şeyh Efendi sonra da semâzenler ve mutrıp heyeti şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terk ederler. Böylece semâ’ töreni tamamlanmış olur.16

Mevlevî mukabelesindeki manevi işaretlerlere dair XVI. asır Mevlevî şeyhlerinden İsmail Ankaravî şunları söylemektedir: “Mevlevî mukabelesinde olup biten her şey insanın ve âlemin yaratılışı ve insanın Hakk’a dönüş yolculuğunun resmedilmesidir. Devirler sonucundaki selamlar tekbir selama raci’dir ki, Hz. Muhammed’in ruhaniyetidir. Sadece Mevlevî zikri olan mukabele devrî (dairesel) değil Mevlevî sulûku da devrîdir. Mevlevîlerin bedenleri devrettiği gibi ruhları da devreder. Muhammedî olan Mevlevîlerin sulûku ve mukabeleleri Vahdet-i Vucûd üzere daireseldir.”17

Dipnotlar:

*Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf ABD Öğretim Üyesi.

1-Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1991, s. 422.

2-Gölpınarlı, Abdulbaki, Mevlevî Adab ve Erkanı, İnkılab ve Aka Kitabevileri, İstanbul 1963, s. 76-77; a. mlf., Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, İnkılab ve Aka Kitabevileri, İstanbul 1983, s. 383.

3-Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 63-71.

4-Hacı Feyzullah en-Nakşbendî el-Murâdî el-Mevlevî, Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, İstanbul Matbaa-ı Amire 1864, s. 6; Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s. 371-372.

5-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 7.

6-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 7-8; Çelebi, Celalettin B., “Sema”, 2. Milli Mevlânâ Kongresi (Tebliğler), 3-5 Mayıs 1986, Konya 1987, 204.

7-Nebe Süresi, 38; Bakara Süresi, 255.

8-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 9.

9-Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 85-86.

10-Mevlânâdan Sonra Mevlevilik, s. 374-375.

11-Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s. 13.

12-İsra Süresi, 71

13- Tercüme-i Risâle-i İşâratü’l-Ma’neviyye fî Ayini’l-Mevleviyye, s.13-14.

14-Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 87

15-Çelebi, Celalettin B., “Sema”, s. 204.

16- Mevlevî Adab ve Erkanı, s. 87-94; Çelebi, Celalettin B., “Sema”, s. 205-206.

17-İsmail Ankaravi, Minhâcu’l-Fukarâ, İstanbul 1256, s. 67-76.•


*Bu yazı Yeni Dünya Dergisi'nde yayınlanmıştır.

22 Ağustos 2010 Pazar


Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi
- 2 -

Onsekizin Sırrı, Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Tercüme ve Şerhleri

Şerh-i Ağa-zâde Efendi Rahmetu’llâhi ‘Aleyh


Bi’ş-nev (în) ney çün şikâyet mîküned

Ez cüdâyihâ şikâyet mîküned

Elhamdüli’llâhi rabbi’l-âlemín ve’ssalâtü ve’sselâmü ‘alâ nebiyyihi Muhammedin ve âlihi ecma’în. Ammâ ba’d. Hakk tebâreke ve te’âlâ bu mevcûdâtı ketm-i ‘ademden sahrâ-yı vücûda getürdi. İçlerinden benî Âdemi mu’azzez ü mükerrem kıldı ve ‘akl nûrı ile münevver eyledi. Tâ kim bu ‘âlemde ‘ömrlerini zâyi’ itmeyüp niçün halk olunduklarını bileler, aña göre ‘amel idüp ma’rifet-i İlâhiyye tahsîl eyleyeler. Pes bu ‘âleme geldiler, üç fırka oldılar. Evvelki fırka ekall-i tâifedür ki mesâlih-i dünyâ vâsıtasıyle vatan-ı aslîlerin ferâmûş eylemediler. Ve vücûd-ı bey’ u şirâ ile bir an teveccühden Hakka hâlî olmadılar. Hakk ve celle ve ‘alâ bu tâife-i ‘aliyyenüñ hakkında “ricâlün lâ tülhîhim ticâratün velâ bey’un ‘an zikrillâhi”(1) buyurmışdur. Bunlar enbiyâlar ve evliyâlardur. İkinci fırka anlardur ki, bu ‘âlem-i fânînüñ telezzüzâtına aldanup nev’an Hakkdan gâfil olmışlardur. Bu tâife-i müzekkire vü münebbihe muhtâclardur. Üçüncü fırka, mekr-i şeytâna firîfte olup bi’l- külliyye Hakkdan gâfil ve zâil olmışlardur. Kâbil-i irşâd degüllerdür. el-‘ıyâzu billâh “velehüm âzânün lâ yesme’ûne bihâ”(2) bunlaruñ hakkındadur. Fırka-i evvelînüñ muktedâsı hâce-i kevneyn salla’llâhu te’âlâ ‘aleyhi ve sellemdür. Kur’ân ve teblîğ iledür. Fırka-i sâniye ki zümre-i erbâb-ı îmân ve kâbil-i iktisâb-ı ‘irfândur. Ve istimâ’ u ittisfâf ile emrolunmışdur. Netekim sûre-i A’râf’da vâki’ olmışdur: “Ve izâ kuri’el Kur’ânu festemi’û lehu ve ensıtû le’alleküm türhamûn”.(3) Hazret-i Mevlânâ kaddesa’llâhu sırrahu’l-‘azîz Mesnevî’sindeki fırka-i sâniyeye hitâb idüp bi’ş-nev ile bed’ eylemişlerdür. Hakk te’âlâ cümlemize işitmek müyesser eyleye.
Sâil su’âl itse ki: “Külli emrin zî bâlin lem yebde’ fîhi ismul’lâhi fehüve ebterun(4)” buyurulmışdur. Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l-‘azîz Mesneví-i şerîfi niçün besmele ve hamdele ibtidâ itmedi? Cevâb oldur ki: “ Bi’ş-nev’inüñ ‘bâ’sı besmele ve hamdele makâmına kâim ve niçe esrâr u nikâtı cāmi’ bir harfdür, netekim Hazret-i İmâm ‘Ali kerrema’llâhu vechehû buyurmışdur:
“ Küllü mâ fi’t Tevrâti ve’l İncîli ve’z Zebûri mevcûdun fi’l Kur’âni ve küllü mâ fi’l Kur’âni mevcûdun fi’l Fâtihati ve mâ fi’l fâtihati mevcûdun fi’l besmele ve mâ fi’l besmeleti mevcûdun fi’l bâ”(5), ve dahı bilmek gerekir ki, evvelâ bi’ş-nev deyü semâ’a emr idüp gayr-ı ‘ibâret ile ibtidâ eylemedi(6). Kârında bir nükte dahı budur ki tarik-i Hakka sâlik olanlara ibtidâ vâcib olan istimâ’dur. Anuñ içün basardan ve sâir a’zâdan erbâb-ı tarîk katında sem’ efdaldür(7). Kemâ kâle sâhibü’t-Tefsîrü’l-Kebír: “i’lem ennehû essem’a efdalu mine’l basar, lienne’llâhe te’âlâ haysu zikrihumâ fi’l-Kur’âni kaddeme’s-sem’a ‘ale’l- basari ve’t-takdîmu delîlü’l fadli”(8) yine gelelim ‘alâ tariki’l isti’âre neyden murâd mürşid-i kâmil ve bir mükemmeldür ki kendüden ve halkdan fâní ve Hakkla bâkî ola.
Mesnevî:
Fânî zi hod u bedûst bâkî
În taraf ki nîstend ü hestend(9)
beynehümâ münâsebet-i tâmme vardur, lafzen ve zâten. Lafzen olan münâsebet oldur ki, ehl- i fürs ney kelimesin ekser mevâzı’da nefy ma’nâsına isti’mâl iderler. Mürşidân-ı ilâhî dahı ‘ârızî olan vücûdlarını nefy itmişlerdür. Ve ‘adem-i aslîlerine gitmişlerdür(10). Ve zâten olan müşâbehet oldur ki netekim nâyuñ derûnı gıll u gışdan hâlî olup sûretâ aña muzâf olan nağamât u elhân hakîkatde sâhibi olan nâyîdendür, kendüden degüldür. Kezâlik bu tâife-i
‘aliyyenüñ derûnları mâsivâdan hâlî ve nağamât-ı ilâhiyye ile mâl-â-mâldür. Ve her ne kadar kemâlât u âsâr u esrâr u hâlât ki bunlara nisbet olunur. Fi’lhakîka Hudâ-yı te’lânuñdur. Bunlar âlet vâki’ olmışdur(11).
Beyt:
Hikâyet-i dûrî vü şikâyet-i mehcûrî (12)
ehl-i gaflete tenbîh ve erbâb-ı hicâba ta’lîm içindür. Netekim Hazret-i Pîr bir mahalde buyururlar:
Mesnevî:
Reftenem sivâ vü nemâz u ân halâ
Behr-i ta’lîmest reh-i merr-i halk râ(13)
mertebe-i gayb-ı hüviyyetden cüdâ olup ve ‘âlem-i istiğrâkdan ayrılup ‘âlem-i mülke ve dâr-ı teklîfe geldügini hikâyet idüp mebde’ me’âdı bildirür. Bu tarîkle ihvân-ı safâyı irşâd murâd idinürler. Vallâhu a’lem bi’s-savâb.

1 “[öyle] kimseler [vardır ki,] bunları ne ticaret ne de kazanma hırsı Allah’ı anmaktan, salâtta devamlı ve duyarlı olmaktan, arınmak için verilmesi gerekeni vermekten alıkoyabilir.” (Nûr: 37), Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., İstanbul 1999, c. II, s. 717.
2 “Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır.” (A’râf: 179), Esed, age, c. I, s. 311.
3 “Bunun içindir ki, Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin, sesinizi kesip dinleyin onu, ki, [Allah’ın] esirgemesiyle kuşatılasınız!” (A’râf: 204), Esed, age, c. II, s. 315.
4 “Her mühim iş ki bismi’llah ile başlamamıştır, güdüktür”. (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yay., Ankara 1994, c. IX, s. 207)
5 “Tevrat, İncil ve Zebur’da olan her şey Kur’an’da; Kur’an’da var olanlar Fatiha’da; Fatiha’dakiler besmelede; ve besmeledekiler de ‘bâ’da mevcuttur”. (Hz. Ali’ye atfedilen bu söz için, Seyyid Hüseyin Nasr, Abdulkerim el-Cîlî’nin ‘el-Keşf ve’r-rakim fî şerh-i bismi’llâhi’rrahmâni’rrahîm’ adlı eserini kaynak gösterir. (S. Hüseyin Nasr, İslam Sanatı ve Maneviyatı, çev. A. Demirhan, İstanbul 1992, s. 42-43); Gölpınarlı, aynı sözün Ebû-bekr-i Şiblî (ö.334/945) tarafından da ‘Ben, b’nin altındaki noktayım’ biçiminde kullanıldığını nakleder. (Mesnevî ve Şerhi, c. I, s. 31); Bâ, harfiyle ilgili, diğer Mesnevî şerhlerindeki yorumlar için: Âmil Çelebioğlu, Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, s. 525-526’ya bakılabilir.
6 Mevlânâ evvelâ bi’ş-nev diyü istimâ’a emr idüp gayrı ‘ibârât ile ibtidâ eylemedi. (Ankaravî,1289:23)
7 Anunçün basardan ve sâir a’zâdan ve ecvârihden dîn u tarîkatde sem’ evlâdur. (ve Fahrü’d-dîn-i Râzî Tefsîri’nden alınan aynı örnek): İsmâil-i Ankaravî, age, c.I, 23.
8 Nitekim, Tefsîr-i Kebîr’in müellifi (Fahrü’d-dîn-i Râzî )şöyle der: “ Bil ki, , işitmek, görmekten daha önceliklidir; çünkü Allâhu Te’âlâ Kur’ân’da bu ikisini zikrettiğinde, işitmeyi görmeden öncelemiştir. Ve bu önceleme işitmenin görmeye göre daha evlā olduğunun delilidir.
9 Kendimden fānî, dostla bākîdir; bu yüzden hem vardır hem yoktur.
10 Yine gelelim ney bir niçe vechden ‘ibâret olmak kâbildir. Evvelâ sûfî-i sâfî ve ‘âşık-ı vâfî derûnı mâsivâdan hâlî ve nefha-i Hakk’la mâlî olan mürşid-i ‘âlîden isti’âre ola. Zîrâ ney’ün insan-ı kâmile sûreten ve lafzen ve zâten münâsebet-i tâmme ve müşâbehet-i ‘âmmesi vardur. Sûreten olan müşâbehet sufret-i sîmâ ve şerh-i sînedür ki ‘âşık-i ilâhiyyenün reng-i bîrûnları ve hâl-i derûnları bu gûnedür (İ. Ankaravî, age, c.I, 24).
11 Nitekim nâyun derûnı gıll u gışdan hâlî ve anda olan nağamât u elhâna bâ’is u bâdî olan nâyîdür. Kezâlik bu tâife-i ‘aliyyenün derûnları mâsivâdan hâlî ve nağamât-ı ilâhi vü nefahât-ı rabbânî ile malîdür. Her elhân u nağamât ki nây’a nisbet olunur fi’l-hakîka Hudâ-yı müte’âlînündür. Bunlar ortada bir âlet-i mülâhaza ve mazhar-ı mu’âmeledür (İ. Ankaravî, age, c.I, 24).
12 Uzaklığın hikayesi, ayrılığın şikâyeti.
13 Benim sivāya, namaza ve o boşluğa gidişim, halkın acı yolunu öğretmek içindir.

Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi





Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi
-1-

Onsekizin Sırrı, Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Tercüme ve Şerhleri

Mevlevîlerce kutsal bilinen 9 ve onun katı olan sayılar, mistik öğretinin âdeta omurgasını meydan getirmiştir. Bu inancın temeli, akl-ı küll ile nefs-i küll’ün 9 kat göğü meydana getirmesine dayanır. Bu göğün hareketiyle 4 unsur oluşmuş ve bütün bunlardan cansızlar, bitkiler ve canlılar doğmuş, böylece hepsi birden 18 sayısıyla kodlanan kâinat tasavvurunu şekillendirmişlerdir. Bütün bunların dışında özellikle Mesnevî’nin ilk onsekiz beytinin Mevlânâ’nın elinden çıkmış olması, sayı sembolizminin manevî plandan, bütün maddî plana yön vermesine sebep olmuştur(1). Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti düşünülerek de, onsekiz rakamı üzerinde kutsal bir halka oluşturulmuş olabilir. Semâ’ya katılan semâ’zenlerin sayısı dokuz veya katları olmalıdır; kapıdan geçen derviş onsekiz gün hücresinde kapalı kalır; tarîkate yeni sülûk etmiş bir cân, ilk onsekiz gün üstünde getirdiği elbiseleriyle çalışır; hayderî cübbesinin yakasına, güğüs hizasına kadar inen ve istivâ denilen iki parmak eninde dokuz veya onsekiz sıra makine dikişi çekilir; tekbir edilen sikke, Hz. Mevlânâ’nın sandukası altında onsekiz gün kaldıktan sonra başa giyilir; cezalandırmada bile küstahın arkasına hafif darbelerle dokuz veya onsekiz değnek vurulurdu(2). Hulâsa, tarikat içinde sayının söz konusu olduğu her alanda, bunun dokuz, katları ve özellikle onsekiz olmasına özen gösterilirdi.

Mesnevî’nin yazılış öyküsü şöyle nakledile gelir:
Çelebi Hüsâme’d-dîn ashâbın İlâhi-nâme-i Hakîm Senâî’ye ve Mantıku’t-tayr-ı Ferîdü’d-dîn ‘Attar’a ve Mûsîbet-nâme’sine meyillerin gördü. Hazret-i Mevlânâ’dan der- hâst itdi ki esrâr-ı gazaliyyât çok oldu eger şöyle ki İlahî-nâme-i Senâî ya Mantıku’t-tayr tarzında bir manzum kitâb kılına tâ dostlarına yâdgâr ola gâyet inâyetdir. Hazret-i Mevlânâ fi’l-hâl dülbendinden bir kağıd çıkarıp Çelebi Hüsâme’d-dîn’in eline verdi ol kağıdın içinde ol Mesnevî’den on sekiz beyt
yazılmış ‘Bi’ş-nev ez ney çün hikâyet mî-koned // Pes sühan kütâh bâyed ve’s-selâm’ lafzına varınca andan sonra Hazret-i Mevlânâ buyurdu, sizin zamîrinizden bu dâ’iyye bu baş urmazdan evvel ‘âlem-i gaybden gönle bu ma’nâ ilkâ olmuş idi ki bu nev’ bir kitâb nazm olınca ve temam-ı ihtimâm ile Mesnevî’ye şurû’ gösterdiler..(3).

Bahsedildiği gibi ilk onsekiz beyit, bizzat Hz. Pîr’in elinden çıkmıştır. Bu kısım Mesnevî’nin özü, esası kabul edilmiş; geri kalan kısım, onsekiz beytin tefsiri olarak düşünülmüştür. Bu sebeple onsekiz beyti müstakil bir kısım sayanlar da vardır(4).

Mesnevî’nin ilk beytinin, ilk iki beytinin veya ilk dört beytinin şerhine rastlamak mümkündür (5) : Molla Câmî, Şerh-i du beyt ez Mesnevî(6); Nev’i Yahya Efendi, Şerh-i dü- beyt-i Mesnevî’sin)de ilk iki beyti şerhetmişlerdir(7). Mihalıçlı Hacı Mustafa Efendi’nin de ilk dört beyte şerhi vardır(8).
Yaygın bir gelenek olmasa da onsekiz beytin de şerh, tercüme veya nazmen tercüme edildiği görülür:
İsmâil-i Ankaravî (ö.1041/1631), Fâtihâtü’l-ebyât’da ilk onsekiz beytin ve Mesnevî’de anlaşılması güç bazı kelimelerin şerhini yapmıştır(9). İsmail Hakkı Celvetî (ö.1725) Rûhu’l-Mesnevî adını taşıyan iki ciltlik eserinde onsekiz beytin şerhini yapmıştır(10). Kerkük Türklerinden Hâlis (d.1797/ö.1858), Mesnevî’nin onsekiz beytini Kitâbü’l-ma’ârif fî şerh-i Mesneviyyü’l-şerîf adlı risalesinde Farsça nazmen şerhetmiştir(11). Bağdadlı Âsım (d.1803/ö.1887)’ın onsekiz beyte yaptığı şerh, Dîvân’ının sonunda yer alır(12). Mehmed Emin, Ravâyihü’l-Mesnevî’de onsekiz beyti şerhetmiştir(13). İhsan Mahvî (ö.1936), Mesnevî’nin onsekiz beytini şerh etmiş, fakat bu çalışma yayınlanmamıştır(14). Selçuk Eraydın, onsekiz beyti şerheden son isimler arasında yer alır(15).
İlk onsekiz beyit nazmen de tercüme edilmiştir:
Abdal (Şems)’ın Terceme-i me’ânî-i hij-deh ebyât-ı şerîf-i Mesnevî-i Ma’nevî’si Dîvan’ında yer alan manzum bir çeviridir(16). Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu(17), Mehmet Faruk Gürtunca(18) ve Âmil Çelebioğlu da Mesnevî’nin ilk onsekiz beytini nazmen tercüme edenlerden bir kaçıdır(19).
Ağa-zâde Mehmed Dede’nin ilk onsekiz beyte yapmış olduğu şerh, dikkat çekecek şekilde İsmâil-i Ankaravî’nin, Fâtihu’l-Ebyât(20)’tındaki ilk onsekiz beyit şerhine benzemektedir (benzerliklerin bir kısmı dipnotlarda gösterilmiştir).
Her ikisi de aynı asırda yaşamış bu iki Mevlevî müellifin eserlerindeki bu benzeyişi, hatta kimi zaman aynı cümleleri nasıl izah edebiliriz? Ankaravî, eserine önce Mesnevî’nin Arapça dîbâcesinin şerhi ile başlamış, sonra bazı kelimelerin izahını yapmış ve daha sonra ilk onsekiz beyti sırası ile şerhederek, altı ciltlik eserinin ilk cildinde yer alan, bazı araştırıcılardan tarafından bağımsız bir eser olarak da kabul edilen Fâtihu’l-Ebyât’ı kaleme almıştır. Ağa-zâde, pek mümkündür ki bu eseri okumuş (Ankaravî’den yaklaşık yirmi yıl sonra vefatını gözönünde bulundurarak, Ağa-zâde’nin etkilenen kişi olduğunu söyleyebiliriz); notlar almış; Ankaravî’nin eserini, muhtemelen ders verdiği geniş kitleyi düşünerek, sade ve anlaşılır bir dille özetliyerek, yer yer kendi düşüncelerini de dahil etmek sûretiyle eserini meydana getirmiştir.

1 Ekrem Işın, “Sembolizm ve Tasavvufi Hayat”, Hoş Gör Yâ Hû, Osmanlı Kültüründe Mistik Semboller Nesneler, YKY, İstanbul 1999, s. 9-10; A. Gölpınarlı, Mevlevîlerin onsekiz sayısına kutsiyet izafe ediş sebeplerini teferruatlı bir şekilde izah eder: Mesnevî ve Şerhi, KB Yay., Ankara 2000, s. 28-30.
2 N. Fazıl Duru, Mevlevî Şâirlerin Şiirlerinde Mevlevîlik Unsurları, Yayımlanmamış DT, Ankara 1999, s. 334-338.
3 Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns min Hazarâti’l-Kuds, trc. Lâmiî Çelebi, İstanbul 1289, s. 524; Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, MEB Yay., İstanbul 1995, s. 325-327; Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ, İstanbul 1318, s. 59; M. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yay., Ankara 1984, s. 226.
4 M. Celâl Duru, Tarihi Simalardan Mevlevî, İstanbul 1952, s. 51-52.
5 Bkz., Âmil Çelebioğlu, Muhammediye, “Muhtelif Şerhlre Göre Mesnevî’nin İlk Beytiyle İlgili Düşünceler”, Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, MEB Yay., Ankara 1998, s. 525-545.
6 Feyzi Halıcı, “Molla Câmi’nin Yeni Bulunan Bir Yazma Eseri Bu Eserde Mesnevî’nin İlk İki Beytinin Şerhi”, İÜ Edb. Fak. Türkiyat Arş. Merkezi, Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi Tebliğler, İstanbul 1988, ss. 375-384.
7 B. Mehmed Tahir, age, s. 437.
8
B. Mehmed Tahir, age, s. 40.
9 Erhan Yetik, İsmâil-i Ankaravî, İşaret Yay., İstanbul 1992, s. 88-89.
10 A. Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu IV, TTK Yay., Ankara, 1994, s. 125.
11 İ. Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh Yay., İstanbul 1988, c. I, s. 523.
12 S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 105.
13 A. Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu, s. 198.
14 İ. Mahmed Kemal İnal, age, c. II s. 688.
15 Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, MÜ İlahiyat Vakfı Yay., İstanbul 1994, s. 495-500.
16 Süleyman Şemsî Dede, Tuhfetü’l-Mesnevî ‘alâ Hubbi’l-Hayderî, İstanbul 1305s. 26-27.
17 Abdullah Ö. Hacıtahiroğlu, Mesnevî-Mevlâna, Ötüken Yay., İstanbul 1972:7s. 8.
18 F. Halıcı, B. Gökfiliz, Mevlânâ Güldestesi, s. 74-75.
19 Âmil Çelebioğlu, “Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Manzum Tercümesi”, Türk Edebiyatı, 1990, S.195, s. 7.
20 İsmâil-i Ankaravî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1289, c.I, s. 1-44.

8 Ağustos 2010 Pazar

Bize Yakınlığını Kaybettirme

Bizler kirli sudan öylesine memnunuz. Oysa en safi kaynaktan, velilerin sohbetinden içmeye çağrılmışız.

Hazreti Rumi der ki: “Cemil-i Bakinin muhabbeti dışında herşey gerçek bir azaptır. Ölüme doğru gitmek ve hayat suyunu içememek azaptır.”

Miraç gecesinde muhteşem ramazan ayının tükenmez bir hazine olduğunu ifade eden çok dikkat çekici bir sohbet gerçekleşmiştir. Zat-ı Zülcelâl Resulüne şöyle buyurmuştur: “Oruç tutup da beni razı etmek için sessiz kalmayı tercih eden kuluma ne mükâfat vereceğim biliyor musun?” Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) “Ey Rabbim, bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine Celal Sahibi Rabbimiz şöyle buyurdu: “Oruç tutup, sessiz olup, çok konuşmamak hikmettir. Hikmetin mirası ise gizli bir ilimdir. Gizli ilmin sonu da Bana yakınlıktır. Kendisini Beni razı etmeye ve Benim memnuniyetimi kazanmaya adayan kişiye üç tane mükafatım var: Ona öyle bir ilim vereceğim ki onun içinde hiçbir cehalet kalmayacak. Öyle bir zeka vereceğim ki içinde unutkanlık kalmayacak.Ona öyle bir muhabbet vereceğim ki Benden başkasını sevmeyecek. Benim kullarımın kalbi o kadar çok Benim sevgimle dolacak ki orada başka sevgiye yer kalmayacak. Beni sevenleri ben de seveceğim. Ona kullarımı da sevdireceğim. Onları gönüllerin Sultanları yapacağım.”

Her şeyden önce, yardımını almaya layık bir hal kazanmadan önce, doğru yola sevk etmenden önce, Senden bir şey istemeye layık hale gelmeden önce, kendimize sormalıyız: beka âlemlerine ihtiyacımız nerede? Lezzet-i ilahi için ihtiyacımız nerede? Toprak olma, yok olma, benliğimizi ezme ihtiyacımız nerede? Sana muhabbetimiz, aşkımız, özlemimiz nerede? Ey Rabbimiz, ihtiyaç duyulmadan nimet göndermezsin. Hz. Peygamber (s.a.v.) açlık kapısını çalmamızı emretmiştir. Önce cennetin enfes tadına vasıl olmanın hayalini kurmaya ihtiyacımız var, Seninle samimi sohbet etme arzusuna ihtiyacımız var, meleki varlıkların güzel varlıklarını görebilme ihtiyacımız var.

İmanlı bir hayat Vahid-i Ehade olan yakınlığımızı kaybetme tehlikesinden korkma hayatıdır. Onun rıza ve hoşnutluğunu kaybetmek! Bu nedenden dolayı biz daima kusurlarımız ve hatalarımızla meşgul olmalı ve bunlardan pişmanlık duymalıyız. “Ey Rabbimiz, daima istiğfar ve zikir içerisinde olan bir kul hasleti ver bize. Çünkü o unuttuğunda hatırlar, hata yaptığında tevbe eder.”

“Ey Rabbimiz, bizi Sana muhtaç et! Senin Azametin ve Rahmetin karşısında acizliğimizin, çaresizliğimizin, takatsizliğimizin farkına ne zaman varacağız? Senden başka kim, ihtiyaç duyduğumuz tek şeyin Sen olduğunun farkına vardıracak bizi? Ey Rabbimiz, Sana olan muhtaçlığımızı anlamak, hissetmek ve göstermek nasip et. Ya Rab, Senin mahlûkun olarak Sana olan muhtaçlığımızı kabul etmek için elimizden geleni yapmayı nasip et. Senin tek güç ve irade sahibi olduğunu, Aziz, Celil, Kahhar olduğunu bilirken, Senden başkasına nasıl ibadet ederiz? Senden başkasını nasıl sever, Senden başkasından nasıl korkabiliriz? Sen bütün dertlerin dermanısın, tehlikelerden ve şeytandan koruyansın, Senden başkasından nasıl yardım dileyebiliriz?”

“Yalnızlara beraberliğinle, zayıflığımıza kudretinle, fakirliğimize zenginliğinle, çaresizliğimize imdadınla, hasarımıza kazancınla karşılık verirsin. Senin hadsiz rahmet ve mağfiretinle gözyaşlarımız sermayemiz, zayıflığımız ziynetimiz, acımız şifamız, hatalarımız sevabımız, zillet servetimiz, esaretimiz şerefimiz, kusurlarımız selametimiz olur.”

“Bütün insanların atası Âdem (a.s.)’den, ağlamanın sermaye olduğunu öğrenmedik mi? Hepimiz onun evlatlarıyız. Kendime soruyorum “Onun arayış ateşini içimizde hissediyor muyuz?” Onun gibi ilahi ilhamlara mazhar oluyor muyuz? Allaha kulluk etmek ve onu sevmek için hadsiz şevk hissediyor muyuz? Âdem (a.s.)’in, âlemlerin Rabbine giden yolu pişmanlık, utanç ve tevbe ile döşediğini görüyor muyuz? Onun cennetten indirilmesinin, onu bütün sevgililere örnek hale getirdiğini, varlık çölüne sürülmüş bir adam yapmadığını ne zaman görebileceğiz? Celaleddin Rumi hazretleri der ki: “Sizi ne korkutuyorsa, o kadar kıymet ettiğinizi bilin. Bundan dolayıdır ki âşıkların kalbi taht-ı İlahiden büyüktür.” Ya Rab, sahteliğimizi gerçeğe dönüştür. Senden ayrılmak zorunda kalmış Âdem (a.s.)’in pişmanlık gözyaşlarını ve şiddetli muhabbetini paylaşmak nasip eyle”

“Ya Rab, varlık kafesimizi kır, dünyevi günlük meşguliyetlerin endişelerinden, dünyevi arzulardan, dünya sevgisinden bizi alı koy. Hodgamlık endişesinden uzak tut. Bizi huzur, sükûnet ve istirahata ulaştır. Kendimden uzaklaşmayı, nefsimi terk etmeyi, nefsime ait her şeyi vermeyi, ibadet ederken kendimden geçmeyi, kendimi duada fani etmeyi o kadar çok istiyorum ki. Kendimden uzaklaşıp kalbimin sessizliğini dinlemek istiyorum. Kendimi en rahat en huzurlu hissettiğim an Sana secde ettiğim andır. O anda hareketlilik sona erer, dünya sakinleşir, kâinat şalını üzerime örter. Onun sonsuz şefkatinin ve samimi himayesinin koynuna gizlenirim.”

Namaz... Bu evrensel ibadeti ettiğimizde, ona yer veren, ona zaman veren biziz. Onun değerini artıran ve ya azaltan biziz. Hiçbir zaman unutmayalım, vazifeyi yerine getiren biziz. Hadsiz derecede düşünceli, dikkatli, itinalı olmamız gerekiyor. En mükemmel ibadet olan bu ibadette, İlahi Huzura en yakın yere ulaşıyoruz ve Rabb-i Zül Celali vel İkramın, Padişah-ı ilahinin Huzurundaki en değerli vakitlerin tadını çıkarıyoruz. Elhasıl, ilahi ayetlerin üzerinde tefekkür etmeliyiz, şuur-u ilahi ufkumuzu genişletmeliyiz, göğüslerimizi açmalıyız ve nefesimizi varlığımızın en derin noktalarına doğru çekmeliyiz. Allah bizlere göz, kulak, dil, akıl vermiştir. Namazlarda, bütün bu cihazlarımızın kapasitesini son noktasına kadar kullanmalıyız. Bütün kalbimizle kendimizi vererek İlahi Huzura ulaşırız.

“Mihrabın manası sevdiğimize yönelmektir. Kâfirlerin kıblesi mükellef bir sofradır; müminin kıblesi ise Sensin! Tek düşüncemizin, tek aşkımızın, tek istirahatımızın, tek yönümüzün Sen olmasını diliyoruz. Seni yalnızca sözlerle ve dualarla sevmek değil kutsal evin Kâbe’ye yönelerek muhabbetimizi göstermek ve en muhteşem ibadet olan namazı yerine getirirkenki aşk ve şevkimizi artırmayı diliyoruz. Bir namazı bitirip de diğerini sabırsızlıkla beklediğimiz, Seninle ebedi randevumuz olan yere varmak istiyoruz.”

Allah dostu Rabia-tül Adeviyye’nin meşhur bir sözü vardır, der ki: “Varlığımız öyle büyük bir günah ki diğer bütün günahlar onunla kıyas edildiğinde küçük kalır.”

Resul-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifade buyurur: “Her Âdemoğlu ateşin besleyicisidir, secde izleri hariç.” Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir: “Sonra onu aşağının da aşağısına attık.”“Ya Rab, hepimiz suçlu ve borçluyuz zira hepimiz insanoğluyuz. Hatalarımızın kusurlarımızın, aşağılığımızın, acizliğimizin, gafletimizin farkına varmamızı nasip et ve kendi değerimizi artırmamıza ve içinde bulunduğumuz alçak ve rezil durumdan kurtulmamıza yardım et ve bizi insanlığın hakiki asaletine, değerine ve yüksekliğine ulaştır.”

“Ya Rab, şayet Padişahın eşiğinin tozu yeterliyse, peygamberlerin ayak izlerinin tozu en büyük veli zatlardan biri olan Mevlana Hazretleri için manen nurlanmaya yetiyorsa, bu bizim için ne demektir? Ya Rab, varlık kafesini param parça etmemize yardım et ki Senin kapının eşiğinde bir toz olalım ve Habibinin ayağının izinin tozu olalım.”

“Muhiddin-i Arabî (k.s.) der ki: ‘Maddi hayata meyledenler için hayat, deniz suyuna benzer; içtikçe susarlar, susadıkça içerler.’ Dünyevi isteklerin, hırsların bir sonu var mı ki? Ya Rab, aşağının da aşağısına indirdin, Sana kaçmak, Sana koşmak, dünyanın yalancı cazibedarlığından kaçmamıza yardım et.”

“Kaynakta tükenmez muhabbet hazinesi var. Zaman yok, zemin yok, kişi yok, nesne yok, batma yok doğma yok, başlangıç yok son yok, şekil yok renk yok, gündüz yok gece yok, harf yok ses yok. Çeşmenden su içtiğimizde, ihsanların, lütufların, nimetlerin üzerimize coşarak akmaya başlayacaktır. Ya Rab, Sen ‘Fettah’sın, kapalı olanları açansın. Senin kutsi yakınlık diyarına girmek nasip et. Sen Kadı-ül hacatsın, bütün ihtiyaçları giderensin. Ya Rab, tertemiz saf kaynak suyunla susuzluğumuzu gider, bizi mahrum bırakma.’Ve Rableri onlara saf bir şarap içirdi. (İnsan suresi, 21)

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...