11 Aralık 2010 Cumartesi

Selâm olsun Aşıklara, selâm olsun Sâdıklara, selâm olsun Şühedâ-yı Kerbelâya

MUHARREM AYI VE ÂŞÛ

H. Nur Artıran
(Bu yazı Üsküdar Mesnevî sohbetlerinin deşifresiyle hazırlanmıştır.)

Efendim son derece özel ve çok kutsal günler içerisindeyiz. Bildiğiniz gibi 7 Ocak Salı günü Muharrem ayının başlangıcı olup, aynı zamanda da Hicri yılbaşıdır. Hicri yılbaşı Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlar. Hicri senenin ilk ayı ise Muharrem ayıdır. "Şehrullahi'l-Muharrem" yâni "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen bu ay; İlâhi bereketin, feyzin, Rabbâni ihsan ve keremin coştuğu, bollaştığı bir ay olarak kabul edilir.

Bizzat Peygamber Efendimiz tarafından Allah’ın ayı olarak nitelendirilen iki ay vardır. Bunlardan biri Receb, diğeri Muharrem ayıdır. Malûm Recebin başındaki “R” harfi Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini simgeler. Onun içindir ki bu iki ay Allah’ın ayı olarak nitelendirilmiştir.

Cenâb-ı Allah'ın ayı, günü, yılı olmaz, fakat Allah'ın rahmeti, affı mağfireti, şefkat ve muhabbetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.

Ayrıca Muharrem ayının onuncu günü âşûrâ günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, âşûrâ gününün de diğer günler içerisinde daha mübârek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.

Âşûrâ gününün Cenâb-ı Hakk yanında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin 2 âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz. Bazı tefsirlerimizde, bu on gecenin Muharrem ayının âşûrâ gününe kadar geçen on gece olduğu beyan edilmektedir. Cenâb-ı Hakk bu gecelere yemin ederek onların kûdsîyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne "Âşûrâ" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Çünkü âşûrâ’nın lugat mânası onuncu demektir.

Hâdis-i Şerif kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hakk’ın on peygamberine on değişik ikram ve ihsanda bulunduğu içindir. Bu İlâhi lütûf ve ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1.Cenâb-ı Allah, Hz. Mûsâ'ya (a.s.) Âşûrâ gününde bir mûcize ihsan etmiş, denizi yararak Firavûn ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşûrâ Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunûs (a.s.) balığın karnından Âşûrâ günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşûrâ günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşûrâ günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakûb'un (a.s.) kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifâya kavuşmuştur.

Görüldüğü gibi Muharremin onuncu günü, yâni âşûrâ günü Cenâb-ı Allah Kur’an’da ismi geçen on peygamberine bir çok ihsanlarda bulunarak onları çeşitli mûcizeler neticesinde tüm sıkıntılarından kurtarmış, ilâhi rahmet ve mağfiretiyle yargılamıştır.

Bildiğiniz gibi on Muharrem de gerçekleşen en önemli olaylardan biride Kerbelâ olayıdır. Peygamberimizin gözünün nûru, Muhammed ümmetinin cânının cânı, İslâm âleminin Hakk katındaki ilâhi teminatı Hz.Hüseyin Efendimiz de yine on Muharremde şehit edilmiştir.

Az evvelde arz ettiğimiz gibi; Kur’an’da ismi zikredilen on peygamberini ve onların ümmetlerini mûcizevî bir şekilde âşûrâ gününde selâmete çıkaran Hz. Allah, aynı gün Hz.Hüseyin Efendimizin şehît edilmesiyle âlemlere rahmet olarak gönderilen, Habîbini, ve ona gönülden bağlı olan ümmetini mahsun ederek, dünyevî hiçbir kelimeye, sese, söze gelmez ebedi dinmeyecek acı ve ıstıraplar içersinde bırakmıştır.

Cenâb-ı Allah’ın, diğer Peygamberlerini her türlü belâ ve sıkıntıdan kurtarıp, huzûr ve selâmete çıkardığı on muharrem de, sadece Hz.Hüseyin Efendimize zulmedildiğine ve dolayısıyla da bir tek Muhammed ümmetinin bu ayda sefil ve perişan bırakıldığına inanılır. Bu nedenle Muharrem ayı aynı zamanda İslâm âlemi içinde mâtem ayı olarak da kabul edilir.

Hz.Allah on muharremde tüm peygamberleri her türlü belâ, dert ve kederden kurtardığı halde niçin; “Sen olmasaydın, sen olmasaydın ben bu âlemleri yaratmazdım” diye buyurduğu kâinatın Efendisinin gözünün nûrunu, yaratılmışların en muktedâsını, en mazlûmunu, en mahsununu, bir damla suya muhtaç edip acı ve ıstıraplar içinde bırakmıştır. Niçin bir tek Muhammed ümmetine Muharrem ayı matem edilmiştir ?

Malûm Kur’an âyetidir ( En’am 59 ) “Allah’ın izni olmadan bir yaprak dahi yere düşmez” Hz.Hüseyin Efendimize günlerce su verilmezken mübârek başı vücudundan ayrılırken Cenâb-ı Allah habersizdi veya müdahale edecek gücü, kuvveti, kudreti yoktu diyemeyiz. Cenâb-ı Allah’ın semî, bâsîr, hâbir, olup, her türlü kuvvet ve kudrete sahip olduğundan hiçbir şüphemiz yok.

Ayrıca şuna da en samîmî bir şekilde gönülden imân ederiz ki; Peygamberimizin fâni bedeni bu âlemden gitmiştir ama, rûhaniyetiyle hâlâ âlemlere rahmettir. On sekiz bin âlem hâlâ onun maddi mânevî ilâhi varlığıyla ayakta durur. Canlı veya cansız zannettiğimiz her şey Efendimize muhtaçtır. Hz.Ali Efendimizin de fânî bedeni bu âlemde görünmez ama, gene imân ederiz ki, dilerse rûhaniyetiyle bir değil, binlerce Hayber kalesini bir nefeste söker atar. Yaratılmış kadınların en şereflisi, en değerlisi olan daha hayattayken cennetle müjdelenen Efendimizin gözünün nûru, Hz.Fatıma anamız da eğer murad ederse şu anda bile tüm dünyaya analık şefkatiyle güneş gibi doğar. Cenâb-ı Hakk onun ve ona samîmî olarak gönül veren hiç kimsenin en küçük bir niyâzını dahi geri çevirmez.

Eğer Efendimizin ve ehlibeytinin bu âlemden gölgesi bir an kalksa, eskilerin deyişiyle taş taş üstünde kalmaz. Hiç şüphe edilmesin ki, öldü denilen nice kişilerin âli himmeti, dirilerden çok daha yüksektir.

Hikmeti kendilerince malûm, Cenâb-ı Hakk’ın kudret elinin bu âlemdeki vârisi olan Hz.Peygamberimiz, Hz.Ali ve Fatıma anamız Kerbelâ olayında hâmuş olup Cenâb-ı Hakk’ın ilâhi takdirine karışmak müdahale etmek istememişlerdir.

“Cüz-i aklın ileriyi görüşü mezara kadardır. Fakat gönül sahibi ârifin aklı ise sûr üfürülünceye kadar ne olup bitecekse hepsini görür bilir” Fakat, “Cenâb-ı Hakk’ın öyle kulları vardır ki, Allah’ın kaza ve kaderinden razıdırlar da Yâ Rabbi bu hükmü değiştir diye yalvarmazlar, ilâhi takdiri değiştirmek için hiçbir gayet ve çaba göstermezler onlar Cenâb-ı Hakk’ın her türlü takdirine razıdırlar” 1

( Ahhh…teslimiyet, ahhh…ilâhi takdire karşı samîmî aşk-u muhabbet ah… )

İlâhi takdire karşı teslimiyetin en büyük örneklerinden biri olan Hz.Ali Efendimizin şahâdeti Hz.Mevlânâ tarafından Mesnevî’de şöyle dile getirilmiştir:

Hz.Peygamber Efendimizin, Hz.Ali’nin seyisinin kulağına;

“Ali’nin şehit edilmesi senin elinden olacak.

Bunu ben sana haber veriyorum.” diye buyurması.2

Ben öyle bir adamım ki, beni öldürecek kişiye bile lütûf şerbetim kahır zehiri olmaz.

Peygamber Efendimiz, hizmetçimin kulağına bu başımı boynumdan onun ayıracağını söylemişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilâhi vahyi ile benim ölümümün onun elinden olacağını haber vermişti.

O “İbn-i Mülcem” olayı haber alınca “Yâ Ali, önce sen beni öldür de, bu kötü iş, bu çirkin hareket benden meydana gelmesin” diye yalvarıp duruyordu.

Bende diyordum ki; Mademki ölümüm senin elinden olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın kaza ve kaderinden nasıl kaçarım.

Hâlbuki o hâlâ önüme arkama düşerek şöyle diyordu: “Yâ kerim olan Ali beni Allah rızası için iki parça etki bu kötü ilâhi takdir başıma gelmesin. O günü görmeyeyim. Benim canım sana yaptığım kötülük yüzünden yanıp yakılmasın.

Yâ Âli, beni hemen öldür de, o uğursuz zamanı görmeyeyim. Sana helâl ediyorum benim kanımı dök, beni öldür de gözüm seni şehit etmek gibi bir felâketi görmesin”.

“Bende daima ona şöyle diyordum: Kader kalemi böyle olmasını yazdı. Artık olan oldu. Kader kaleminden nice bayraklar aşağı düşmüş, nice ordular bozulmuş, nice devletler yıkılıp gitmiştir.

Sen merak etme içimde sana karşı hiçbir nefret, hiçbir kötü niyet yoktur. Çünkü ben bu işi senden senin elinden bilmiyorum. Hançer ve kılıç benim çiçeğim. Ölüm gördüğün şey ise zevk-u safâ meclisimdir. Nergis bahçemdir benim.

Üzülme merak etme, öteki âlemde senin şefâatçin yine ben olacağım. Ben rûh Efendisiyim fâni bedenin kölesi değilim. Bence şu bendenin hiçbir değeri yoktur. Ben bedenim olmaksızın da yiğit oğlu yiğidim”

Kudret kaleminin yazdığı ilâhi takdiri silecek, Hz.Ali Efendimizin de söz verdiği şefâate engel olacak, bu âleme gelmiş ve gelecek başka bir Ali var mıdır ?

Arz edilen birkaç Mesnevî beytinden açık ve net olarak anlıyoruz ki; Hz.Ali sevgisi kuru kuyuya Yâ Ali deyip dövünmekle olmuyor.

Hiç şüphesiz ki; kin, nefret, öfke, haset, bilmemek, canına kastedene dahi şefâat edip onu bağışlayabilmek, ilâhi takdire rıza gösterebilmektir. Gerçek Ali, gerçek ehlibeyt sevgisi.

Peygamber Efendimiz iki güzide torunu Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz için "ALLAH KOKUSUDUR" diye buyurmuştur. İsimlerinde dahi büyük bir sır büyük bir hikmet, büyük bir ledünni incelik vardır.

Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz fâni dünyamızı şereflendirmeden önce Arap lisanında Hasan Hüseyin diye isim yoktu. Arabistan’da Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizden önce doğmuş Hasan ve Hüseyin isminde kimse gelip geçmiş değildir. Hz.Ali Efendimiz bu güzîde evlâtlarına ne isim koyabilirim diye tefekkür ederken Cebrâil Aleyhisselâm Efendimiz'e gelerek torunlarının ismini Hz.Allah’ın koyduğunu müjdelemiştir.

Hz.Hüseyin Efendimiz'den bir yıl önce yeryüzüne teşrif eden Hz.Hasan Efendimiz, simâ itibariyle Hz.Fâtıma anamızdan sonra Efendimize en çok benzeme şerefine sahiptir. Hz.Hüseyin Efendimiz ise, vücut itibariyle Efendimiz'e çok benzediği kabul edilir.

Peygamber Efendimiz'in gönül sırrının muhatabı bilindiği gibi Hz. Fâtıma anamızdır. Peygamber Efendimizden Fâtıma anamıza geçen ve Fâtıma sırrı diye bilinen iki önemli özelliği vardır. Birincisi yüreklilik ve cesaret; diğeri ise, ilimdir. Bunların ikisi Hasan ve Hüseyin Efendilerimizde ikiye ayrılmış farklı şekilde yer yüzüne yansımıştır. Hz. Hasan Efendimiz ilmi, Hz. Hüseyin Efendimizde bu âlemde cesâreti temsil etmiştir.

Hz.Hasan Efendimiz, ilim itibari ile çok üstün bir sırra sahipti. Fakat, o kitaplarda defterde yazan ağızdan ağza dolaşan ilim sahibi değil, ilmi ledün sahibiydi. Hz. Fâtıma anamız nasıl ki, Kuran’ın asıl enfüsî mânâsının müfessiri ise, Asr-ı Saadette de Hz. Hasan Efendimiz devamlı surette Kur'an ilminin tefsir edicisi olmuştur. Herhangi bir konuda Kur'an’la paralellik var mıdır, yok mudur bunu ancak Hz. Hasan Efendimiz bilirdi. Hz. Hasan Efendimiz'in en büyük hikmetlerinden birisi de şairliğiydi. Öylesine güçlü bir şiir kudretine sahipti ki, herhangi bir konuşmayı şiir şeklinde konuşmak onun için son derece olağandı. Bu onun en tabiî hâliydi. Kendisine herhangi bir âyet-i kerimenin yorumu sorulduğu zaman onu anlattığında dahi ortaya eşsiz bir şiir demeti çıkardı. Her konuda olduğu gibi şiirde de şahsına münhasır bir hususiyete sahipti

Hz.Hüseyin Efendimiz'in Peygamber Efendimiz'e çok özel bir yakınlığı vardı. Peygamber Efendimiz bir hâdis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Bütün sevdiklerim, bütün mü'minler bana yakın olmak için canlarını mallarını, her şeylerini fedâ ettiler. Fakat yalnız Hüseyin gönlümdeki asıl esrarlı noktayı keşfetmiş ve gönlümde ki mü'minlerin sırrına sahip çıkmıştır."

Hz.Hüseyin Efendimiz, Peygamberimizin gönlündeki mü’minlerin hangi sırrına sahip çıkmıştır ? Bu durum ancak Kerbelâ hâdisesi, Muhammedî bir şuûr ve akl-ı selim ile tefekkür edilirse bir nebze olsun hissedilip anlaşılabilir.

Asırlardır anlatılan Kerbelâ hâdisesinin trajik yanlarını, siyasi ve politik boyutunu ve insanların ne kadar zâlim, gâfil ve câhil olabileceklerini tekrar etmek istemiyorum. Çünkü fakirin arz etmek istediği olaylara bir de farklı boyuttan bakabilmek, Hz.Hüseyin Efendimizin pekte bilinmeyen bir yanından nâçizâne bahsetmek.

Hz. Hüseyin Efendimiz; Peygamberimizin gölündeki sırrı keşfetmiş, dedesine ve onun ümmetine duyduğu yüksek aşk-u muhabbetten dolayı da can-u baştan geçmiştir. O nedenle ki, gönül ehli sultanlar: “Hz. Hüseyin'in varlığı mü’minlerin teminatıdır” demişleridir.

Hâdis-i şerifte belirtilen ve hiç kimsenin vakıf olamadığı Peygamber Efendimizin gönlündeki sır nedir ?

Peygamber Efendimize ümmet olan mü'minlerin gaflete düşmeleri, hak ve hakikattan ayrılarak bu dünya zindanında kaybolup gitmelerinin derin teessürüdür. Ehline malûmdur ki, Efendimizin gönlünde ki sırrı keşfeden Hz. Hüseyin Efendimiz, Cenab-ı Hakk’ın kader âlemindeki Kerbelâ sayfasına bizâtihi kendisi talip olmuştur. Böyle bir şeye tâlip olabilmek için ancak Hz. Hüseyin olmak gerekir. Çünkü Efendimizin en büyük özelliklerinden biri olan cesâret bu âlemde Hz.Hüseyin Efendimizden tecelli etmiştir.

Hz. Hüseyin Efendimiz büyük bir cesâretle neye tâlip olmuştur ? Bunu anlamak için de, Kerbelâ olayında suyun çektiği acı ve ıstırabı gönlümüzün derinliklerinde hissetmemiz gerekmektedir.

Suyun, evlâd-ı Resûl’e, Efendimiz'in torunlarına maddi olarak yasaklanması, en aziz yaratılmış olan suyu dokuz Muharrem de isyan ettirmiştir.

Bu durumu Fuzûli Hazretleri çok güzel bir şekilde dile getirir. Su, Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna gelerek, "Yâ Rabbi eğer biz senin sevgili Habîbinin torunlarına hizmet edemeyeceksek bizi vazifeden affet. Sen Cenâb-ı Haksın, kudretin sonsuzdur. Sen istersen başka bir şey yaratır kullarının hizmetine verirsin ama bizi affet. Biz Resûlüllah'ın torunlarına, bu can Hüseyin'e hizmet edemedikten sonra bu vazifeyi yapmak istemiyoruz” demiştir. Fuzûli Hazretleri sıradan bir şâir değildir Cenâb-ı Hakk’ın veli kullarından biridir. Onun bu söylediklerini samimiyetle dinlemek ve inanmak gerekir. Suyun isyanı mânâ âleminin en trajik hâdiselerinden biridir. Fakat dokuz muharremde su ile birlikte aynı anda Hz.Hüseyin Efendimiz de, Cenâb-ı Hakk'a niyâz hâlindeydi. İkindi namazından sonra savaşın en acımasız, en çetin, en kanlı devrinde secdeye kapanıp şöyle niyâz ediyordu:

"Yâ Rabbi kaderde, levh’i mahvûz da ne kadar belâ varsa hepsini bana ver. Benden sonra gelecek Muhammed ümmetine mü’minlere belâ verme, onlar tahammül edemezler Yâ Rabbi. Onlar tahammül edemezler ama ben bu ilâhi varlığımı bu yola bağışladım. Bütün belâlarını bana ver. Benden sonra gelecek mü’minlerin belâsı çok kolay ve basit olsun, imânları kaybolmasın, muhterem dedeme imân etmekte tereddütleri kalmasın. Onun için bütün belâlarını bana ver" deyip secdede Cenâb-ı Hakk’a yalvarıyordu.

İşte böyle bir anda Cenab-ı Hakk perdeyi kaldırdı ve huzurda bulunan su’ya "Gelin, Hüseyin'in duâsını sizde dinleyin. Siz ona hizmet etmek için çırpınıyorsunuz ama o istemiyor. O müminleri kurtarmak istiyor, eğer ben size hizmete müsaâde edersem Hüseyin'i kırmış olacağım. Hüseyin'i kıramam çünkü o sevgili habîbimin gönlündeki en muhteşem cevherdir. Ben Hüseyin'in gönlüne iktidâ edeceğim bundan dolayı siz bu çileye devam edip vazifelerinize de mecburen döneceksiniz" buyurdu. Su, bunları işittikten sonra emre boyun eğdi ve mahsun bir şekilde huzûrdan ayrıldı. Fuzûli Hazretleri: "Siz o suyu derelerden akarken tesadüfen taşların üzerinde atlıyor sanırsınız. Hâlbuki o su, Hz.Hüseyin’e hizmet edememenin acısıyla başını taşlara vura vura akar gider der. İşte tüm bunlardan dolayıdır ki, Hz.Hüseyin Hakk katında mü’minlerin teminatıdır denmiştir.

Hz.Hüseyin Efendimizin şahâdetine sadece trajik, politik ve siyasi yönüyle bakamayız. Yok mudur bu şahâdetin bir mânevî boyutu ? Yaşananları sadece maddi olarak düşünmek, olaylara tek gözle bakmak olur ki; Tek gözlü olanda sadece şeytandır. Hz.Mevlânâ Mesnevî’de tek gözlü olma, iki gözünü de açta gör der. Nedir iki gözümüzü de açmak ? Maddenin yanı sıra arkasındaki mânâyı da görüp sırlara vakıf olmak, şekilde sûrette kalmamak, dolayısıyla da puta tapmamaktır. Allah dostlarının yanında bu dünya sadece leşten ibarettir. Hiç kimse başını bir leş için vermez. Revâ görür müsünüz ki; Hz.Hüseyin gibi ulu bir gönüller sultanı bu dünya’ya tamah etsin.

Bu dünya’nın malı mülkü saltanatının Hakk âşıklarının yanına bir kadr-ü kıymeti olsaydı İbrahim Ethem Hz. tâcını, tahtını, saltanatını terk edip gitmezi.

Mânevî büyüklerimiz buyurur ki;

Siz sanmayın ki Hz.Hüseyin Kerbelâ'da boynunu verdi, telef olup gitti. Asla! O, hepimizin imânının sigortasıdır. Eğer Hz.Hüseyin Efendimiz başını fedâ edip belâ tecellilerini bir paratoner gibi çekmeseydi hiçbirimiz imânımızı koruyamazdık. Hz.Hüseyin Efendimiz, Kerbelâ'da şehit olmasaydı fakirlik ve zilletin bin kat fazlasını görecektik. Hz.Hüseyin Efendimiz'in levhî mahfuzdaki belâları kendi üzerine alarak bizi rahatlatmasından dolayıdır ki, hepimiz huzûr ve selâmette bu âlemde dolaşmakta mümin olarak yaşamaktayız.

Böyle bir şey olur mu ? İnsan başkasına gelecek belâ ve musibetleri kendi üzerine alabilir mi ? Elbette alır, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Fakat bu ilâhi cesâret ancak Peygamberler ve Peygamber varisi olan büyük velilerde, gerçek Hakk âşıklarında bulunur.

Hz.Mevlânâ Mesnevî’de konumuzla alâkalı olarak şöyle der: “Pazar yerinde hamallar yük taşımak için birbiriyle kavga eder yarışır. Neden ? Çünkü o yükü çekmekte, o yükü taşımakta bir kâr elde ederde ondan. Çekilen bir yük için Allah’ın vereceği ücret nerede, O zügürt adamın vereceği ücret nerede ? Allah sana taşıyacağın bir yük için koca bir mânevi hazine bağışlar, yükünü taşıyacağın kişi ise sana ancak birkaç kuruş verir”3 Pazardaki hamalda başkasına ait olan bir yükü taşımıyor mu ? Ve bu yükü taşımak içinde yük sahibinin arkasında önünde dolaşıp o yükü almak için yalvarıp yakarıp nice çaba sarf etmiyor mu ?

Bir Divân-ı Kebîr beytinde Hz. Mevlânâ şöyle der;

“Ben yüzlerce can bağışladım onun belâsını satın aldım”4

“Aşk derdinde olan can derdinde olmaz”

Eşreroğlu Rûmî Hazretleri:

Cihânı hiçe satmaktır adı aşk

Döküp varlığı gitmektir adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup

Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk

Belâ gökten yağmur gibi yağarsa

Başını ana tutmaktır adı aşk

Bu dünya sanki oddan bir denizdir

Ana kendini atmaktır adı aşk

Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri; “Belâ gökten yağmur gibi yağsa başını ana tutmaktır bunun adı aşk” derken;

Hz.Hüseyin Efendimizin şahâdetini gönül gözüyle görüp çok güzel bir şekilde dile getiren ve o belâdaki hayr-u hikmeti, aşk-u muhabbeti yakinen bilen Fuzûli Hazretleri de:

"Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşîna beni

Bir dem belâ-yı âşkdan etme cüda beni"

Diyerek, Hz.Hüseyin Efendimiz gibi Cenâb-ı Hakk’ın belâsına tâlib olmuştur.

Hz. Hüseyin Efendimizin şahadetini ve bu konuda yapılması gerekenleri daha iyi anlayabilmek için Mesnevî’den bazı beyitleri arz etmek istiyorum:

GARİP BİR ŞÂİR ve AŞÛRE GÜNÜ(5)

“Aşûre günü bütün Halepliler, Antakya kapısına gelirler, akşam oluncaya kadar orada kalırlar.

Erkek, kadın büyük bir kalabalık orada toplanırlar. Peygamber Efendimizin şehit edilen torununun ve onun âilesinin yasını tutarlardı.

ûre günü, Şiiler, Kerbelâ vak’ası için ağlar, feryâd ederlerdi.

Peygamber soyunun, Yezid’den Şimr’den gördüğü zulümleri, geçirdiği imtihanı, çektikleri mihnetleri sayar dökerlerdi.

Nâraları bütün ovayı, çölü kaplar. Seslere ses katarlardı.

Garip bir şâir, aşûre günü, yoldan gelmişti. O feryâd ve figânı duydu. Şehri bıraktı, kalabalığın bulunduğu yere gitti.

O feryâdın o figanın sebebini anlamak istedi.

Bu gam nedir ? Kime yas tutuyorsunuz ? diye soruşturmaya başladı.

Bu arkasından ağlayıp feryâd ettiğiniz ölen kişi herhalde büyük bir reis olacak; Çünkü böyle bir kalabalık rasgele biri için toplanmaz.

Bu ölen kişinin adını, lâkaplarını bana söyleyiniz, ben bunları bilmeyen garip bir şairim. Siz buralısınız. Siz bilirsiniz.

Arkasından böyle feryâd ettiğiniz kişinin ismi ne idi ?

Hangi işle uğraşırdı ?

Bu kişi nasıl bir adam idi ?

Vasıflarını bana da söyleyin de onun iyiliklerine ait bir mersiyede ben söyleyeyim.

Ben şâirim, bir mersiye yazayım da, buradan bir azık, bir yiyecek elde edeyim dedi.

Bu sözleri duyanlardan birisi, şâire: “Sen deli misin ? yoksa sen Şii değil misin de ehl-i beyt düşmanı mısın” ? dedi.

ûre günü, şehit olan o büyük varlık için üç gün yas tutmanın yüz seneden daha değerli olduğunu sen bilmiyor musun ?

Mümin nazarında bu gussa, bu dert hiç değersiz bir şey olur mu ?

Bir mümin Hz. Muhammed’i ne kadar çok severse, onun ciğerpâresi olan şehid-i Kerbelâ Hüseyin (r.a.)’ı da o kadar çok sevmesi gerekmez mi ?

Müminin nazarında, o tertemiz rûha mâtem tutmak, yüzlerce Nûh tufanından daha meşhurdur.

Şair bu sözleri dinledi ve çok doğru dedi.

Fakat, Yezidin devri nerede ?

Bu fâcia ne zaman olmuş ?

Bu haber buraya ne kadar geç gelmiş ?

Körlerin gözleri bile o kötülükleri, o fâciayı gördü.

Sağırların kulakları bile, Kerbelâ’da olup bitenleri işitti.

Siz şimdiye kadar, uyuyor mu idiniz ?

Bu fâciayı yeni mi duydunuz ki, şimdi yas tutuyor, elbiselerinizi yırtıyorsunuz ?

Ey uyuya kalanlar, ey gaflet uykusuna dalanlar, Hz.Hüseyin’e değil, asıl siz kendi halinize yas tutun. Kendi halinize ağlayın !

Hz.Hüseyin’in rûhu, Hakk’a mensup olan o yüce rûh beden zindanından kurtuldu. Ne diye elbiselerinizi yırtıyor, ellerinizi ısırıyorsunuz ?

Hz.Hüseyin ve etrafında bulunanlar, din-i mübinin en ileri gelenleri, hükümdarları idiler.

Onlar bu dünyada esirlik bağlarını kopardılar. Zincirlerini kırdılar.

Onlar için mâtem değil, mutluluk, neşe, sevinç vakti geldi.

Onlar tomruğu, zinciri koparıp attılar, devlet sarayına uçup gittiler.

Onların hâlinden zerre kadar haberin olsaydı, bilirdin ki bugün, onların saltanat günü, güzellik günü, pâdişahlar pâdişahı oluşu günü.

Zaten bir zerrecik anlasan, bilsen bunun böyle olduğunu sende tasdik ederdin.

Haberin yoksa yürü git ! Sen kendi bu haline ağla, inle, feryâd et !

Çünkü sen âhirete göçmeyi, dirilmeyi inkâr ediyorsun.

Sen bırak Hüseyin’i de, kendi yıkık gönlüne, yıkık dinine ağla, feryâd et ?

Çünkü senin gönlün şu yıkık köhne dünyadan başka bir şey görmüyor.

Eğer gönlün iyi insanların öteki âlemde kavuşacakları devlet ve saadeti görüyorsa, neden o tarafa yiğitçe yürüyüp gitmiyor ?

Neden Hakk’a itimât ve tevekkül kılmıyorsun ?

Nerede imânın yüzüne düşürdüğü nûr” ?

Şefik Can dedemiz Mesnevî’de anlatılan şâirin bi-zâtihi Hz. Mevlânâ’nın kendisi olduğunu söylerdi.

Vesselâm Muharrem ayını toparlayacak olursak bu ayda Cenâb-ı Hakk on Peygamberine on mûcize vererek inanan ümmetler ve Peygamberlerine bir çok lütûf ve ihsanda bulunarak onları müşriklerin şerrinden ve çeşitli kötülüklerden belâ ve musibetten korumuştur. Şu bir gerçeki Hz.Hüseyin Efendimizde mübârek vücudunu fedâ edip, Muhammed ümmetinin başına gelecek her türlü belâ ve musibetlerden korunmalarının diyeti olmuştur. Nuh, Lût, Musâ ve diğer peygamberlerin ümmetlerinin başına gelen ilâhi gazabı Muhammed ümmeti yaşamamıştır, inşallah ki Hz.Hüseyin Efendimiz hürmetine bundan sonrada yaşamayacaktır.

Muharrem matem ayı olmakla birlikte aynı zamanda diğer ümmetler gibi Muhammed ümmetinin selâmete çıkması da yine bu ay içersinde olmuştur. O nedenle Hz.Hüseyin Efendimiz için sadece yanıp yakılmak değil, tüm varlığımız, tüm samimiyetimizle de âli rûhaniyetine şükran duygularımızı arz edeceğimiz bir ay olarak değerlendirmemiz gerekir.

Hz.Hüseyin Efendimize sunulacak en güzel şükür; onun uğruna başını verdiği maddi mânevî değerlere sahip çıkmak, o yolda baş vermeye hazır olmaktır.

Çünkü sevmek sevdiğine benzemektir, sevmek sevdiğinde yok olup gitmektir.

Ehlibeyti sevmek her müslümana farzdır. Hatta islâmın beş şartından daha evvel gelen bir farz var ki oda ehlibeyt sevgisidir.

Çünkü ehlibeyt sevgisi olmadan yapılan hiç ibâdette, aşk, muhabbet, huzûr selâmet bulunmaz.

Ehlibeyt sevgisi olmadan yapılan hiçbir işin kadr-ü kıymeti, hayr-u bereketi olmaz. Fakat, kuru kuruya sadece dilde kalan bir ehlibeyt sevgisi de olmaz.

Aklı selim ile, bilinçli bir Ehlibeyt sevgisi hem kendimize, hem topluma huzûr güven, birlik, beraberlik kaynağı olur, şuûrsuz câhilce bir sevgi hem kendimize hem de topluma zarar verir. Hiç unutmamak gerekir ki, Hz.Hüseyin Efendimiz Muhammed ümmetinin birlik beraberliği, huzûr ve selâmeti için canını fedâ etti.

Onun içindir ki, şahadet şerbetini içtiği on Muharremde âşûrâ pişirilir ve çevremiz ile de paylaşılır.

Nedir âşûrâ ? Sadece nohut, fasulye ve çok çeşitli malzemeden pişen bir tatlımıdır ? Neden birbirine zıt sayısı bellisiz bir çok şey bir araya gelir bal şerbet gibi hem de ibâdet yerine yenir ? Başka bir zaman değil de neden on Muharremde âşûrâ pişmeye başlar ? Âşûrâ neden çevreye dağıtılır ?

Yok mudur bunların bir hayr-u hikmeti ?

Yok mudur farklı bir mânevî boyutu ?

Eğer ki, bizler bu âlemde birbirine tümüyle zıt olan, acı, tatlı, iyi, kötü, güzel, çirkin, bir çok şeyi gönül ateşinde pişirip, aşk ile tatlandırıp, rıza lokması edip yemedikten sonra fasulye ve nohuttan pişen âşûrâ’nın kimseye faydası olmaz. Aşûrâ’nın gerçek mânâsı; Gönüllerimize ateş düşen o matem gününde bile birbirine aykırı düşen nice zıtlıkları birleştirmek, kesretteki vahdeti zevk edebilmektir. İçimizdeki bu vahdet zevkini, rahmâni huzûr ve muhabbeti de konu komşuyla paylaşıp etrafa faydalı olmak, karanlıkları aydınlatmaktır.

Nâçiz sohbetimizi Fuzûli Hazretlerinin Hadikatüssuada adlı eserinin başında bulunan bir Rûbaî ile tamamlıyor, cümleye akl-ı selim ile şuûrlu bir ehlibeyt sevgisi ve gönül ateşinde pişirilen vahdet âşûrâsı niyaz ediyoruz,

Âdem ki fezâ-yı âleme bastı kadem

Enduh-u belâya ol oldu hemdem

Mahsûstur âdeme belâ-yı âlem

Âlemde belâ çekmeyen olmaz âdem

Selâm olsun Aşıklara, selâm olsun Sâdıklara, selâm olsun Şühedâ-yı Kerbelâya

1-Mesnevî clt.4. 3311 - Mesnevî clt.3. 1878:

2-Mesnevî clt.1. 3844

3- Mesnevî clt.3.3755

4- Divân-ı Kebîr clt.2-823

5 Mesnevi clt.6. 777

6-Dr.Halûk Nurbaki

H. Nur Artıran

4 Aralık 2010 Cumartesi

SENİ SEVİYORUM



"Seni Seviyorum" Dedim..
"Bende Seni" Dedi..!

Sevmek dedim.
Yoluna ölmek dedi.
Yol dedim.
Alıp başını gitmek dedi.

Gitmek dedim.
Bir Ahh çekip dostlardan ayrılmak dedi.
Dost dedim.
Durdu bana baktı dost diye mırıldandı.
Yüreğime nasıl koysam bilemediğim dedi.

Yürek dedim.
Dünyaları içine sığdıramadığım dedi.
Dünya dedim.
Hayatın bir yüzü dedi.

Yüz dedim.
Ardında ne gizli bilemediğim dedi.
Giz dedim.
Hep çözmeye çalıştığım dedi.
Çalışmak dedim.
Bitmeyecek öykü dedi.
Öykü dedim.
Binlercesini içimde gizliyorum dedi.
Gizlemek dedim.
İşte her şeyin bitimi dedi.

Sevda dedim.
Ellerimde bir çiçekle
Peşinden koştuğum dedi.
Koşmak dedim.
Hayat bir maraton dedi.
Hayat dedim.
Öyle kısa ki! dedi.
Niçin kısa? diye sordum.
Yaşanacak çok şey var zaman yok dedi.

Yaşanması gereken ne var? diye sordum.
Aşk dedi.
Kaç kere? diye sordum.
Bin kere dedi milyon kere AŞK.

Neden bir kere değil? diye sordum.
Bütün aşkların toplamı en yüce ve tek aşk dedi.
Önce ona varsan olmaz mı? diye sordum.
Keşke olsa dedi ama önce yoğrulmak gerek.
Acı çekmek mi? diye sordum.
Evet aşk acısında yok olmak dedi.
Yok olunca! dedim.
İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın dedi.

Gerçek aşk! dedim.
Büyük O! dedi.
Durdum. Durdum. Ve sustum!
Neden sustun? diye sordu.
Yüreğim titredi sanki dedim.
Neden? diye sordu.
Bilmiyorum dedim. Büyük O!"
Evet dedi. Büyük O!
Nerede? diye sordum.
Her yerde dedi.
Nasıl? diye sordum.
Yüreğini aç dedi

Yüreğimi açmak! dedim.
Bir tebessümle bak her şeye dedi.
Tebessüm dedim.
Her kapının anahtarı dedi.
Kapı dedim.
Girmeden bilemezsin dedi.
Ya korku! dedim.
Bilinmeyenden korkar insan dedi.
Ben kimim? diye sordum.
Sevgiyle beslenensin dedi.
Durdum. Durdum. Yine sustum.
Kimsin? diye sordum.
SEN'im dedi.

*"Seni Seviyorum" Dedim*
*"Bende Seni" Dedi..*

Susuyorum..
İçimden çıkan lavların etrafı yangın yerine çevireceğini düşününce!
Kilit vuruyorum dilime....
" Yan! " diyorum içime!..." Sadece sen yan! "
Ve " Dayan! " diyorum gönlüme!...
" Herkes mutlu olsun! Sen dayan!..

2 Aralık 2010 Perşembe

Hz. Mevlana, Şems ve Şeb-i Arus

Hz. Mevlana, Şems ve Şeb-i Arus

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ailece Konya'ya yerleştikten sonra tahsîlini tamamlamak için Halep ve Şam'a gider. O sırada takrîben otuz yaşlarındadır.
Birgün Şam'ın kalabalık çarşısından geçerken değişik kılıklı bir kişi:
"-Ver elini öpeyim, ey alemlerin sarrafı!.." der.
Celâleddîn-i Rûmî'nin ellerine yapışır ve hararetle öper. Sonra birdenbire kalabalığın içinde kayboluverir. Celâleddîn-i Rûmî şaşırır. «Bu ne iştir?» diye hayretler içinde kalır. Esrarengiz ve garîb hüviyetli kişi, kendisi için adeta bir muamma olur.

Celâleddîn-i Rûmî, seneler sonra birgün Konya'daki medresesinde dersden çıkıp talebeleriyle sohbet etmekteyken, daha evvel Şam'da elini öperek kendisini hayrette bırakan kimse ile tekrar karşılaşır. Bu şahıs Tebrizli Şems'dir. O da Celâleddîn-i Rûmî'nin sohbetine dahil olur. Garîb bir heyecanla şu acaib suali sorar:
"-Bayezid mi, yoksa Hazret-i Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem- mi daha büyüktür?"
Mevlânâ Hazretleri dehşete kapılır ve:
"-Bu nasıl sual?!. Hiç âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan yüce bir peygamberle, O'nun bir velisi mukayese edilir mi?!." diye hiddetle bağırır.
Tebrizli Şems, hiç sükunetini bozmadan sualini şu şekilde açıklar:
"-Öyleyse, neden Bayezîd, Rabbinden cehenneme konulmasını ve vücudunun orada, başka hiçbir mücrime yer kalmayacak derecede büyütülmesini taleb ettiği, lâkin küçük bir ilahi tecellî karşısında da: «Şanım ne yücedir! Kendimi tesbîh ederim!..» dediği halde; Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- sayısız tecellilere rağmen büyük bir mahviyet içerisinde bulunuyor ve nail olduğu nimetlerle yetinmeyerek Rabbinden hala istiyor, istiyor, boyuna istiyordu ?.." der.
Bu îzâhât, Hazret-i Mevlânâ'yı sırf aklın aydınlattığı zahir ilmin hudûduna getirip dayar. Bu noktada kalarak suale cevap vermek mümkün değildir. Şems, hal silahıyla O'nu bu noktadan ileriye iter. İlerisi uçsuz bucaksız bir "ledün âlemi"dir. Böylece Şems, muhatabını, O'nda
mevcut olduğu halde habersiz bulunduğu manevî bir iklîmin ufkuna doğru şimşek sür'atiyle bir keşif seyahatine çıkarmış olur.
Bu anî gelişmenin te'siri ile Hazret-i Mevlânâ, daha evvel ezberlemiş bulunduğu zahirî ilmin mütalaalarından birini serdediyormuşcasına kolaylıkla şu cevabı verir:
-"Bayezîd'in «Şanım ne yücedir; kendimi tesbîh ederim! Ben sultanların sultanıyım!.." sözü bir işba, (doymuşluk) halinin ifadesidir. Yani, O'nun manevî susuzluğu, küçük bir tecelli ile giderilmiş oldu. Ruhu artık talebsiz bir hale geldi. Sekre sürüklendi. Okyanusun hacmi sonsuzdu, lakin O'nun istiabı bu kadardı.

Hazret-i Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ise, «Elem neşrah-leke sadrak!» sırrına mazhar olmuştu. Tecelliler, kendisini her taraftan kuşattı. Kainat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir halden diğer bir hale yükseliyor ve her yükselişte de bir önceki haline tevbe ediyordu. Nitekim:
"Ben günde yetmiş defâ -bir rivayette- yüz defâ-tevbe ederim!.." buyurmuşlardır.
Zîrâ O, yüce Mevlâ'sına her an daha yakınlık istiyordu. Çünkü iştiyakı sonsuz, kul ile Rabb arasındaki mesafe ise sonsuz kere sonsuzdu. Bu sebeple birçok kereler:
«Ya Rabbi, Sen'i gereği gibi ve layık olduğun veçhile tanıyamadım.. Sana hakkıyla kulluk yapamadım..» diye iltica ve tazarrûda bulunuyordu."

Şems'in vazîfesi, muhatabının idrâkini, kalbî derinliğini, zâhirî ilimle ulaşılamayacak olan işte bu mertebeye yükseltmekti. Bunun için aldığı cevapla ulvî gayeye ulaşmış insanların büyük coşkunluğunu hissederek bir neş'e çığlığı atar. Kendinden geçer. Böylece bu iki maneviyat
yıldızının arasında hayat boyu devam edecek olan nuranî bir şerare vücuda gelmiş olur.

Bundan sonra Mevlânâ Hazretleri'nin rûhunda meknuz olan manevî okyanus daimî bir surette dalgalanmaya başlar. O anda sanki bir kibrit çakılmışçasına Mevlânâ'nın; gönlü, bir petrol denizi gibi alev alır. Tebrizli Şems, Mevlânâ'nın gönlünü böylece ateşlemiş olur, fakat öyle bir infilak karşısında kalır ki, onun alevleri içinde kendisi de yanar. Artık idrâkler ve nasîbler aynileşir.

Bu hadiseden sonra, daha evvel tamamiyle zühdî bir ibadet içinde sakin bir müderris olan Hazret-i Mevlânâ'nın, birdenbire içi içine sığamayarak samîmî coşkun bir heyecan içinde yaşadığını görürüz. Tebrizli Şems'in me'mûriyeti de, bu mana okyanusunu tutuşturmaktı.
Nitekim Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- aşk, vecd ve istiğrâk dolu hayatını üç kelime ile ve üç merhale olarak şöyle ifade eder:
"Hamdım, piştim, yandım!.."

İnsan nedir?.. Beşerî idrâkin ancak sebep ve bahânelerine yapışarak kavramaya çalıştığı Rabbin ihtişamlı hakîkatlerinden bu kesret alemine tenezzül etmiş bir tecellî zübdesi... Değişik tecellîde bir kainat!.. Canlı bir Kur'an... Lakin kendi hakîkatine kıyasen ancak yok sayılabilecek derecede küçük bir parçasının keşf ve idrâk olunabildiği bir varlık.
Rabbin müstesna lütuflarından biridir ki, nev'-i beşerden bazılarına kendi varlık ve azametinin ufkuna doğru açılma selahiyet ve iktidarı verilir ve böyle kimselere bu yolculukta rehberler bahşedilir. Bunlar, insanlık aleminin yüzyılları dolduran adî vak'alarının örtemediği zirvelerdir. İşte Şems, Mevlânâ'yı bu yolculuğa çıkarmış bir rehberdi. Mevlânâ da, ruhunda meknuz olan ve kendine idrâki lûtfedilmiş bulunan bu ledün aleminin bu ilk rehberini sırf vefa duygusu sebebiyle ömrünün sonuna kadar unutamamıştır. Yoksa O'nu çoktan aşmıştı.

Belki bundan sonra Şems, mürid durumundaydı.
Mevlânâ Hazretleri, Konya'da kırk yaşlarında iken Şems ile görüşmüştü. Kendisi bu karşılaşmadan önceki haliyle ikinci bir Gazalî olarak nitelendirilebilir.
Mevlânâ Hazretleri, o devresinde sırf bir fakîhdi. Hukukçu idi. Müderrisdi. Çok talebeleri vardı. Varlıklı ve mülk sahibi bir insandı. O, Şems'le görüşmesinden sonra daha alim bir fakîh, daha değişik bir hukukçu olmadı. Zâhirî ilmi değişmedi. Bunları çok aştı.
Celâleddîn-i Rûmî, Şems ile buluştuktan sonra ortaya asıl Mevlânâ çıktı. O, Şems ile görüşmesinden evvel bir alimdi; sonra alim bir aşık ve bağrı yanık bir arif oldu.

Mevlânâ -kuddıse sırruh-:
"Aşk gibi bir muallim yoktur!.." der.
O, önceki alimlik hâlini "hamdım" diye ifâdelendirir. Sonraki hâlini ise, aşık bir alime dönüşmüş kemal ve olgunlukla nitelendirir.
Esas mevzu, "Şems Mevlânâ'ya ne verdi? Ne öğretti?" sorularının cevabıdır. Bu da, Şems'in O'na aklın esaretinden kurtulmanın yollarını öğretmesidir. Çünkü aklın hududu muayyendir. Arkası cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur. Teskîn noktası da fenâ-fillâhdır.
Şems, Celaleddîn-i Rûmî'ye kendi özünü, sahib olduğu değerleri tanıtarak ayağındaki zincirleri kopardı. Çünkü Mevlânâ uçmaya hazır bir kartaldı. Şems, O'nun ayağındaki bu bağları çözdü. O'na gönül penceresinden öteleri gösterdi. Bundan sonra Hazret-i Mevlânâ, ışık etrafındaki pervaneler gibi Şems'teki tecellînin cazibesine kapılarak yanmaya başladı.
Hazret-i Mevlânâ, Dîvan-ı Kebîr'inde Şems'le başlamış olan bu macerasını şu şekilde anlatır.
"Şems Mevlânâ'ya:
«-Âlimsin, başsın, rehbersin; saltanat sahibisin!.. » dedi."
"Mevlânâ da O'na:
«-Bundan sonra zahir âlemin alimi değilim; başı değilim; rehberi değilim... Senin yaktığın meş'alenin aydınlattığı akıl üstü bir alemde fakir ve garîb bir seyyahım!.. » dedi"
"Şems tekrar:
«-Sende hala akıl var! Bu sebeple divane olamadığın için bu evin mahremi değilsin!..» dedi"
"Mevlânâ da:
«-Bundan sonra aklıma gönlümle örtü örttüm.. Divâne oldum. Himmetinle artık bu alemin mahremiyim!..» dedi."
"Şems yine:
«-Sende hesâb var! Sekr halinde değilsin! Bu alemin dışındasın!.. Bu alemi aydınlatan akıl değil, aşktır. Önünü göremiyorsun!» dedi."
"Mevlânâ Şems'e:
«-Bundan sonra himmetinle baştanbaşa ateş kesildim. Her yanımı aşk ve sekr kapladı!..» dedi."
"Şems bu sefer:
«-Sen bir cemaatin meş'alesisin! Yerin yükseklerde!.. » dedi"
"Mevlânâ ise:
«-Bundan sonra artık o meş'alem söndü. Gözümde onların, Mayıs böceklerinin yanıp sönen parıltısından bir farkı yok!.. Artık başka meş'alelerin aydınlığında yürüyorum!» cevabını verdi"
"Şems:
«-Sen ölü değilsin, Sen zahirî diriliğini muhafaza ediyorsun. Bu kapıdan öteye böyle geçilmez! Fani varlığını, bütün ihtişam ve debdebesiyle terketmen gerekir.. » dedi."
"Mevlânâ:
«-O eskidendi. Seni tanıdıktan sonra insanların bildiği manada diri değilim.. Başka bir dirilikle buluşarak öldüm!" dedi.
"Şems O'na:
«-Hala nefsani istinadların var! Makâmın mansıbın bâkî! Bunlardan kurtul!» dedi."
"Mevlânâ da:
«-Bundan böyle Sen'in beni çekip götürdüğün ledün aleminde mevki ve mansıb aramaktayım.. Evvelki varlığıma aid herşeyi terkettim; onları aştım!... » dedi."
"Şems:
«-Kolun kanadın var! Ben sana kol-kanat veremem!.. » dedi "
"Mevlânâ:
«-Bundan sonra Sen'in kolun kanadın olmak için, kolumu ve kanadımı kırdım... » dedi"
Şems de, bu ikrar karşısında vazifesinin bittiğine kanaat getirip O'na ilahî tecelliler ile dolu ebediyyet ufuklarında yanması için bir kanat taktı... Çünkü O'nu vuslatın hovardalığından büyük bir firkate düşürerek hasretin bereketli ikliminde yalnız başına bırakmıştı.
Gerçekten Şems'in Hazret-i Mevlânâ'ya verdiği hediye mahrûmiyyet, hasret ve muhabbetten başka bir şey değildi. Bu muhabbet ve hasretin en güzel örneklerini seâdet çağında Hz. Ebûbekir (r.a.) ve Hz. Fatıma (r.anha)'nın hayatında görürüz:
Hz. Ebûbekir Sıddîk, Efendimiz -sallallahü aleyhi ve sellem-'le her yeni buluşmasında ayrı bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Yanındayken bile O'na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyadeleşirdi.
Aşıklar sertâcı Hz. Fatıma annemiz, Efendimiz'in ahirete intikalinde şöyle buyurdu:
"Fahr-i Kainatın ukbâ âlemini teşrîfiyle benim üzerime öyle bir musibet geldi ki, karanlığın üstüne gelse, karanlığın rengi değişirdi.."
İşte bu muhabbet ve aşk yolunda yürüyen Hazret-i Mevlânâ da, Şems'i kaybedince, O'nun hasreti ile yandı ve kavruldu. O'nun bu firak ve hasreti neticesinde 26.000 beyitlık bir MESNEVİ meydana geldi
Mesnevi, Hazret-i Mevlana'nın Şems ile başladığı ledünnî seyâhatinde ulaştığı ihtişamlı hakîkatlerden umûm insanların idrâk ve ihtiyaçlarına göre yazılmış bir lutuf-nâmedir.
Ayrıca Mesnevî, Hazret-i Mevlânâ'nın gönül ızdıraplarından taşan bir feryâd-nâmedir. O, bu âh u figânla, derdini açacak bir gönül bulamamasından dolayı, kaybettiği Şems'i için daimî bir feryad halindedir.
Nitekim firkat sırrını, en açık zevkiyle Hazret-i Mevlânâ takdîm etmiştir.
"Marifet sahibi insanı temsîl eden neyi dinle!
Ayrılık şikayetlerinin heyecanını iç!.."
diye başlayan Mesnevîsi, esasen bir firkatnâme-i şahanedir. Nûr-i Muhammedî, Mevlânâ'ya, Şems kanalından verildiği için, Şems'in ayrılışı hep firkattir.
Hazret-i Mevlânâ, bu firkat ateşinde yanan gönül derdini, şu şekilde dile getirir:
"Benim deruni alemim, acaba neden feryâd u figan ediyor?"
"Benim derdime, ızdırabıma kim muttali oluyor?"
"Herkes beni kendi istidad ve temâyülüne göre dinliyor. Kötü kişi, beni kendi hisleriyle te'lif ediyor ve öyle anlıyor. Hakk yolcusununsa, benimle rûhaniyeti artarak, hissiyatı coşuyor ve ney, ona şifa oluyor."
Şems-i Tebrizî Mevlânâ'ya nefsin afetlerinden korunabilmek için, ilahî azamet karşısında bir "hîç" olduğunun idrâki ile, nefsin tanınması icab ettiğini, marifet yolculuğuna ancak kalbî hayat ve ilahî aşkla çıkılabileceğini gösterir.

Büyük velî, ölüm gecesini "şeb-i arûs" (düğün gecesi), yani dünya gurbetinden kurtuluş, vuslata eriş olarak ifade eder. Ölümün, ruhun hürriyete kavuşup, hakîkî bir ölümsüzlük ve ikbale gidiş olduğunu, şu mısra'ları ile ne güzel ifâde eder:

"Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu Dünya derdi var sanma!"
"Benim için ağlama, yazık, "vâh!" "vâh!" deme! Beni toprağa verdiklerinde de "vedâ, vedâ!" (ayrılık, ayrılık) deme!"
"Mezar bir perdedir ki, arkasında Cennet'in huzuru vardır!"

Hazret-ı Mevlânâ diğer bir gazelinde de şöyle der:

"Ey cân! Sende bu toprak perdesi ile örtülmüş gizli bir hayat vardır. Burada, gayb aleminde gizlenmiş yüzlerce Yusuf gibi güzeller mevcûddur..."
"Bu ten sûreti, yani cesed, toprağa kurban verilince, o can sureti kalır. "
"O ten sûreti fanî, can sûreti ise bakîdir... "

Allah dostlarının en önemli özelliklerinden birisi de, ilahî aşkla kavrulmadır. Hazret-i Mevlânâ da, diğer bir beytinde, ruhunda yanan aşk ateşinin ölümle bile sönmeyeceğini şu şekilde ifade eder:

"Vefatımdan sonra benim kabrimi aç ve içimin ateşi sebebiyle kefenimden nasıl duman yükseldiğini gör!"
Bir aşığa ölüm döşeğinde sorulur:
"-Ölüm anında iken nasıl gülebiliyorsun?"
Aşık cevap verir:
"Uçuyorum.. Şimdi bütün vücudum dudak olmuş gülümsüyor!.. Şu an dudaklarım başka bir gülüşle gülüyor!."

Hazret-i Mevlânâ buyurur:
"Ölürken gülmeyen kimseyi mum'a benzetme! Aşk yolunda ancak mum gibi eriyenler, amber gibi kokular neşrederler..."
Mevlânâ Hazretleri, böylece can dudakları ile gülümseyerek bu alemden lâhûti aleme göç etmiş, ömür boyu hasreti ile yandığı düğün gecesi'ne, şeb-i arûs'a kavuşmuştur.
Ardından cemaatı, çağlayanlar gibi gözyaşı dökerken o vuslat yolcusunun tabutu da bir dudak olmuştu. Kendi renginde kavrulan bir gül gibi tebessüm dağıtıyordu.

Sultan Veled, İbtidâ-nâme'sinde babasının cenâze alayını şu şekilde anlatır.
"Hicretin 672. (miladi 1273) senesinde ulu Sultan göç etti. Gözler yaşla doldu. Gönüller matem içinde inledi. Gayr-i müslim köyleri bile hüzne boğulmuştu. Her temiz insan O'na sadık, her millet O'na aşıktı.
Halk:
«O, Hz. Peygamber'in nuru ve sırrıdır. Faziletlerin sonsuz denizidir... » demekteydi.
O gün, kimse yanıp yakılmadan sükunet bulmadı. Bütün halk büyük bir elem içinde:
«O, bir hazîne idi. Toprak altında gizlendi. » dediler"
Eflâki'nin anlattığına göre, Mevlânâ Hazretleri'nin dış tabutu, halkın izdihamından dolayı altı kere yenilendi. Ve cenazesi, öğle namazında kalkmış olmasına rağmen, ancak ikindi namazından sonra makberine varabildi.
Tabib Ekmelüddîn halka:
"-Edebe riayet ediniz! Teşyi vazifenizi sükunet içinde saygı ile yapınız! Bu hakikî şeyhlerin sultanı Mevlânâ idi; göç etti... "diyordu.
Vasıyyeti gereği Şeyh Sadreddîn Konevî, cenaze namazını kıldırmak için tabutun önüne geçince, teessüründen hıçkırmağa başladı.
Bayılacak gibi oldu. Kollarına girip kendisini geriye çektiler. O'nun yerine Kadı Sirâcüddîn geçerek namazı kıldırdı.
Mevlânâ Hazretleri, "hamdım, piştim, yandım!" şeklinde hulâsa ettiği hayatını bir başka ifade ile şöyle tasvîr etmektedir:
"Ölü idim; dirildim... Gözyaşı idim; tebessüm oldum... Aşk deryasına daldım; nihayet bakî olan devlete erişdim..."

20 Kasım 2010 Cumartesi

Zât-ı Hak'da mahrem-i irf ân olan anlar bizi




GAZEL

Zât-ı Hak'da mahrem-i irf ân olan anlar bizi
İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi
Bu f enâ gülzârına tâlib olanlar anlamaz
Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi

Dünya vü ukbây ı ta'mîr eylemekden geçmişiz
Her taraf dan yıkılıp vârân olan anlar bizi
Biz şol abdâlız bırakdık eğnimizden şalımız
Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi

Kahr u lutf u şey'-i vâhid bilmeyen çekdi azâb
Ol azâbdan kurtulup sultân olan anlar bizi
Zâhidâ ayık yürürken anlamazsın sen bizi
Cür'a-yı sâf î içip mestân olan anlar bizi

Ârif in her bir sözünü duymağa insân gerek
Bu cihânda sanmanız hayvân olan anlar bizi
Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün
Katre nice anlas ın ummân olan anlar bizi

Halkı koyup Lâ- mekân ilinde menzil tutalı
Mısrîyâ şol cânlara cânân olan anlar bizi

Niyazi mısri (Dîvân, s.221)

14 Kasım 2010 Pazar

Manevi Yönleri ile Hac


Manevi Yönleri ile Hac

İbadetler, öz ve amacı itibariyle kulun, Yaradanı karşısında aczini itiraf etmesi, kendini kuşatan sonsuz zaman dilimi, uçsuz bucaksız varlıklar alemi içinde konumunu bilip ona göre tavır almasını sağlar. Bu ruh hali içinde ibadetler Rableriyle insanların kalbî bağ kurması demek olduğundan neticede insanın mutluluğuna, kendisini tanımasına, kendisiyle ve toplumla barışık yaşamasına, bunun devamında da toplumsal huzur ve barışının kurulmasına hizmet eder.

İslamiyet’in beş esasından biri olan hac, Hicret’in 9. yılında farz kılınmıştır. Haccın farz olduğu hükmü, Kur’an-ı Kerim ve sünnette bildirilmiş ve bu hüküm konusunda müslümanların görüş birliği gerçekleşmiştir. Kur’an-ı Kerim’de; “Yoluna gücü yetenlerin evi (Kabeyi) ziyaret etmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” (Al-i İmran, 3/97) buyrulmuştur. Peygamberimiz de haccı, müslümanlığın beş esasından biri olarak saymış, haccın önemini ve yararlarını belirtmiş ve törenlerin nasıl yapılacağını fiilen göstermiştir. (İsam, İlmihal I, İman ve İbadetler, s. 517)

Hac ibadetini oluşturan başlıca unsurlar ve ifade ettikleri manevi anlamları şöyle anlatabiliriz:
İhram, mahşer gününde tam bir boyun eğiş ve temiz niyetle Allah’ın huzuruna çıkar gibi bütün lezzet, şehvet ve arzulardan sıyrılarak, yaratılışın en başındaki temiz fıtrata dönüşü simgeleyen bembeyaz bir kıyafete bürünmektedir. (Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, T.D.V. Yay., 1998, s.239)

Beyaz ihram giymek kefenin simgesidir. Ölmeden evvel ölmeye işarettir. Beyaz ihram giyen hacıların oluşturduğu kalabalık hem eşitliği simgeler, hem de mahşer gününü hatırlatır. (Hücvuri, Keşful Mahcub, Hakikat Bilgisi, (çev. S. Uludağ), Dergah Yay., 1996, s.422) Sanki kişi yaratıldığı anda nasıl tertemiz bir manevi kıyafetle Rabbi’nin huzurunda dünya sahnesine çıkıyorsa yine Rabbi’nin karşısına aynı temiz manevi hallerle çıkabilme duygusunu ihram sayesinde yaşar.

İhram kişinin kendini geçici kaygı ve bağımlılıklardan kurtarışının sembolüdür. İhram süresince toplumsal barışı ve bütünlüğü bozucu, bencilliği uyandırıcı, geride bırakılan geçici haz ve menfaatleri hatırlatıcı mahiyetteki her türlü eşya ve fiiller yasaklanmıştır. (İsam, İlmihal I, İman ve İbadetler, s.512)
Vakfe mahşer gününde bütün insanların bir araya toplanarak, dünyada yaptıkları işlerin hesabını vermek üzere hazırlanıp beklemeleri gibi Arafat’ta topluca durup beklemelerini sembolize eder. (Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, s.240). Böylece Arafat vakfesi insanın dünyaya ayak basışını ve kıyamette Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır. Hac ruhun Allah’a yükselişini temsil ettiğinden Kabe hedef değil, belki sonsuzluğa ve bu manevi atmosfere geçişin başlangıcıdır. (İsam, İlmihal I, s.512)

Arafat’ta vakfe, yaratılışının amacını kavrama halini kişiye yaşatır. (Hucviri, Keşfu’l Mahcub, s. 422) Kişi namazda iken kıyam duruşu esnasında Allah’ın huzurunda “hesap gününün sahibinin” Allah olduğunu ifade ederek mahşeri prova eder. Nitekim Mevlana Hazretleri’ne göre kişi kıyam duruşunda kıyametteki gibi saflar kurup hesap vermek üzere Allah’ın huzurunda durur. Kıyamet korkusuyla şaşkın, Hakk’ın divanında gözyaşı döker. Allah diyecektir ki; “Mahsulün hani? Verdiğim mühlet içinde işlediklerin nedir? Ömrün nereye gitti? Kuvvetini, ten gıdanı nereye harcadın? Göz cevherin neye yaradı? Kazancın ne oldu?” Böyle dertlendirici binlerce sual, Allah tarafından sorulur. Kıyama kalktıkça kul, bu gibi suallerden utanır, iki kat olup rükuya varır. (Can, Şefik, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi, Ötüken Yay., 2002, C.3, s.188-189)

İşte kul namazdaki kıyamda günde beş defa mahşeri ve hesap gününü yaşarsa, Arafat’taki vakfede de bu manevi halleri hisseder.

Hacının telbiye getirişi ise Allah’ın mülk ve hükümranlığının müşahhas sembolü olan kutsal belde Mekke’deki Allah evi Kabe’yi ziyaretle, defalarca etrafında tavaf dönüşü yapmak suretiyle itaat ve bağlılığını gösteren sözler sarfetmesidir. (Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, s.240)

Lebbeyk nidalarıyla, hacceden insan “Buyur ya Rabbi! Davetine sözüm ve özümle geldim Allahım, emrin başım üstüme. Davetine sözüm ve özümle geldim ey eşi, benzeri, dengi, ortağı olmayan Allah’ım, emrin başım üstüne. Hamd senin, nimet senin, mülk de senin. Yoktur senin ortağın” demektedir.

Cüneyd-i Bağdadi, talebesine “Telbiye ettiğin zaman Rabbi’nin telbiyene cevap verdiğini duymadıysan telbiye etmiş değilsin” demiştir. (Hucviri, Keşful, Mahcub, s.622) Bu sözler ışığında, hacı Rabbi’ne “Davetine icabet ettim. Sözüm ve özümle sana geldim” dediğinde Rabbi ona “Cennet ve cemalullah nimetiyle hoşgeldin nimetlerime” demektedir. Hacı, “Senin dengin, ortağın, benzerin, eşin yoktur” der. Namazın Fatihasında okuduğu üzere “Senden başka ibadet edecek, dostluğuna başvuracağım kapım yok (velailahe gayruk)” dediğinde Rabbi ona, “Seni dostluk makamına, benim dostlarımın ulaştıkları manevi derecelere ulaştırdım” müjdesini verecektir. Hacı, “Hamd senin, nimet senin, mülk de senin” dediğinde Rabbi, “Hamdine övgüyle karşılık veriyorum ve seni övülmüş kullarım arasına katıyorum; nimetimi ve mülkümü şükrünün karşılığında emrine amade kılıyorum” diyecektir.

Tavaf, kainatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilahi kadere boyun eğişin sembolü sayılır. (İsam, İlmihal c.I, s. 512) Tavaf esnasında hacı, “Nereye dönerseniz Allah oradadır”(Bakara 2/198) ayetinin hakiki anlamını anlar; tevhid ve Allah’a itaat fikrini kazanır. (Dr. Ali Özek Başkanlığında Heyet,Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Kral Fahd Basım Kurumu, Medine, s.30)

Büyük veliler haccı nasıl yaptıklarını şöyle anlatmışlardır (Bayezid Bistami’den naklen): “İlk hacca gidişimde Kabe’yi gördüm, Kabe’nin sahibini göremedim; ikinci gidişimde Kabe’yi de Kabenin sahibini de gördüm; üçüncü gidişimde sadece Kabe’nin sahibini gördüm”. İbadetler de dahil olmak üzere, her yerde ve her zaman Allah’ın tecellilerini, rızasını, muhabbetini ve iradesini görmek, haccın esas amacıdır. Kabe böyle kişileri tavaf eder. Nitekim Bayezid; “İlk zamanlar ben Kabe’yi tavaf ederdim. Sonra onun beni tavaf ettiğini gördüm” demiştir. (Şefik Can, Mesnevi Tercümesi, 175)

Bütün gezegenlerin güneş etrafında dönmeleriyle Allah’ı zikretmeleri gibi tavaf eden hacı tavaf esnasındaki dönüşüyle kainatın zikrine ve tesbihatına ortak olur. Kişi bütün kainatın zikrine ortak bir kalple namaz esnasında Tahiyyat duasıyla ortak olur. Namaz kılan kişi, “Bütün dualar, senalar, selamlar, bedeni ve mali ibadetler, sözlerin en temizi Allah içindir” demektedir. (Aksekili Hamdi, Namaz Surelerinin Tercümesi, D.i.B.Yay., Ankara ,1972, s.57) Tahiyyat duasında namaz kılan kişi ile tavafıyla kainattaki varlıkların manevi tavaf ve zikirlerine ortak olan kişi, Rabbi’ne “Hayat sahiplerinin hapsinin yaratıcılarına takdim ettikleri fıtri hediyeleri sana sunuyorum” demektedir.

Cüneyd-i Bağdadi, talebesine kurban keserken nefsini boğazladığını düşünmediyse henüz kurbanı kesmediğini hatırlatmıştır. (Hücviri, Keşful Mahcub, s.422) Öyleyse hacı için kurban kesmek, kendi benliğini ve arzularını Allah yolunda feda etmek suretiyle tam bir manevi yücelme ve olgunlaşmaya ulaşmanın sembolüdür. (Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, s.240)

Hac esnasında kurban keserek nefsimizi boğazlarız, namazda da Allah-ü Ekber (Allah en büyüktür) diyerek nefsimizi Allah yolunda kurban ederiz.
Mevlana’ya göre namaza Allah-ü Ekber diyerek başlayan kişi “Ya Rabbi biz sana kurbanız” demektedir. Devamında Mevlana, “Koyun keserken Allah-ü Ekber denilir.Mafolası nefsi de keserken aynı şey söylenir. Nefis için Allah-ü Ekber keskin bir kılıçtır, onunla başını kes de, can fanilikten kurtulsun. Ten kesilip; şehvetten, hırstan kurtulunca namaz da besmeleyle kesilmiş bir kurban gibi olur” demektedir. (Yeniterzi, Emine, Mevlana Celaleddin Rumi, T.D.V.Yay., 2001, s. 191)

Hac ve namaz ibadeti nefsin insana kötülüğü emreden yönüne karşı indirilmiş en etkili darbedir. Nefsin süfli isteklerinin Allah rızasını kazanma uğrunda kurban edilmesidir.

Hacı için şeytan taşlama insan tabiatında yer alan kötü eğilimleri ve bunlar vasıtasıyla insanı kışkırtmaya çalışan şeytanın etkilerini ortadan kaldırmak ve böylece akıl ve iradeyi yüceltip kişilikte hakim duruma geçirmek için kötülüğün sembolü olan şeytana karşı savaş açmaktır. (Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisi, s.240) Böylece hacı şeytanı sembolize eden bir cisme taş atarken kendi içindeki olumsuz duygu, düşünce ve isteklere taş atmakla etkisiz hale getirmek üzere mücadele etme sözü vermektedir.

Bu noktada Cüneyd-i Bağdadi de talebesine, “Nefsini taşladığını fark etmediysen henüz şeytana taş atmış sayılmazsın” demektedir. (Hucviri, Keşful Mahcub, s. 422)

Kutsal mekanları ziyaret, bir kimsenin inanç kökleriyle bağlantısını tazelemesi bakımından önemlidir. Müslümanlık açısından düşünüldüğünde İslam peygamberlerinin ve arkadaşlarının tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesi, bu süreçte yaşanmış acı-tatlı anılar, adeta bir film şeridi gibi bu kutsal mekanları ziyaret eden kişinin gözünün önünden geçer. Bu nostalji kişiye daha yoğun bir dinamizm kazandırır ve daha üst düzeyde bir sahiplenme şuuru verir. (İ.S.A.M., İlmihal, s . 512)

Dihlevi’ye göre nefsi arındırmanın yollarından biri de salih insanların saygı duymakta oldukları, içinde bulundukları, Allah’ı zikirle manen imar ettikleri yerleri zikretmek, oralarda bulunmaktır. Çünkü bu durum yeryüzünü tedvirle görevli meleklerin himmetlerinin taallukunu celbeder, mele-i a’la sakinlerinin, hayır sahipleri için yapmış oldukları bütün dualarının içerisine orayı ziyaret eden herkes girer. Ziyaretçi, böylesi kutsal mekanlarda bu-lunduğu sırada, onlarır manevi halleri nefsine üstün gelir ve kendisi de o hayır sahibi büyük insanlar gibi olmaya başlar. (Şah Veliyullah Dihlevi, Huccetullahi’l-Baliğa, İslam Düşünce Rehberi, Mehmet Erdoğan, Yeni Şafak, İstanbul, 2003, s. 268)

Mesela Hz. İbrahim’in makamını ziyaret etmek, onun teslimiyetini, Allah’a itaatini ve onun ahlaki üstünlüklerini kavramaktır. Nitekim Hz. İbrahim “Benden sonra gelecek nesiller arasında iyi duygular içerisinde anılmamı nasib eyle” (Şuara, 26/3) diyerek gelecek nesiller tarafından hayırla anılmayı dileyen bir peygamberdir.

Hz. İbrahim “Ey Rabbimiz onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder” (Bakara, 2/129) diye duada bulunarak gelecek nesiller için duada bulunan bir peygamberdir.

Hz. İbrahim, namaz ve ibadet aşkı ile bizlere öncü bir peygamberdir. O, “Rabbim beni ve soyumdan gelen insanları namaza ait tüm hakları ve namzın şartlarını dosdoğru yerine getiren, namaz hususunda devamlı ve duyarlı olanlardan kıl” duasında bulunmuştur. Hz. İbrahim’in namaza olan sevgisinin bir hikmeti olarak namaz kılan geçmiş ve gelecek bütün nesiller, Salli-Barik dualarında, “Rabbim, Hz. İbrahim’in ailesine, dostlarına, ümmetlerine rahmet edip, onları manevi derece itibariyle yücelttiğin gibi Hz. Peygamber’in ailesine, dostlarına, ümmetlerine de rahmet edip onları manevi derece itibariyle yücelt” diye duada bulunmaktadır.

Hacı için Sa’y, Allah’ın rahmet ve lütfunu talep etmek için, nefse hoş gelen alışkanlıklardan yüz çevirip, rahat ve zevklerini terk ederek, olanca gücü ile belirli sınırlar arasında koşmaktır. (Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s.240) Sa’y bir canlılık, bir arayıştır, sebeplere tevessül edip çalışmak ve gayret göstermektir. (İ.S.A.M., İlmihal-I, s.512)

Hacı, Safa ile Merve arasında koşarken dünyanın insanı aldatan ve Allah’tan uzaklaştıran yönlerinden kaçmaktadır. (Hucviri, Keşfü’l Mahcub,s. 70)

Safa ve Merve arasında yapılan Sa’y, Allah dışındaki herşeyden Allah’a kaçışı ifade eder. Sa’y insana Allah rızası için ve insanların saadetini sağlamak üzere gayret etme ve bu yolda daima koşma enerjisi verir. Bu yönüyle doktor için hastalarının sağlığı için mücadele etmek, müteahhit için insanların sağlam ve huzurla yaşayabilecekleri evler yapmak, imam için camisine gelen insanları bilgilendirip onların kalplerinde namaz sevgisini canlandırmak Sa’yın insana vereceği dinamizm ve samimiyetin sonuçlarıdır.

Hacı için Safa Tepesi manevi kirlerin döküldüğü noktadır. Hervele yapıp nefsinden kaçtığı noktadır. Merve Tepesi ise sükunet ve manevi huzurun indiği yerdir. (Hucviri, Keşfü’l Mahcub, s.622)

Hacı, Safa Tepesi’nde saflaşır, Merve Tepesi’nde mürüvvet faziletini kazanır, kamil insan olur. Kurbanı boğazlarken nefsin arzularını boğazlar, şeytan taşlarken kötülüğü emreden nefsini taşlar. Mekke’de Allah’ın konuğu olduğunu bilir, herşeyi memnuniyetle karşılar, huysuzluk yapmaz. Hacı için Müzdelife sadece varlığını Allah’a verdiği yerdir. Veda zi-yaretleri ise hacının nefsinden soyunup temiz bir yaratılışla Allah’ın huzuruna döndüğü makamdır. (Uludağ, Süleyman, İnsan ve Tasavvuf, MaviYay.,İstanbul, 2001, s.73)

Allah dostlarına göre müminin kalbi Beytullah’tır. İnanan insanın kalbi de Allah’ın evidir. Onun arşıdır. Yerlere göklere sığmayan Allah, mümin kulunun kalbine sığmıştır. (Uludağ, Süleyman, İnsan ve Tasavvuf , s.67)Gönül mü yeğ (üstün)Kabe mi yeğ eyit(anlat) bana aklı eren

Gönül yeğ(daha üstündür) durur zira kim gönüldedur dost durağı (zira gönül dostun evidir). (Yunus Emre)

Çünkü bildin müminin gönlünde Beytullah var

Niçin izzet etmedin ol Beyt’te Allah var. (Nesimi)

Allah dostları, Allah her an onların kalplerini gözleyip kontrol etmekte olduğu için kendi kalplerini kin, nefret, öfke, kıskançlık, şehvet, haset, kibir ve gurur gibi kötü ahlaki duygulardan uzak tutarlar. Onlar insanların kalplerini incitmeyi Allah’ın rızasından çıkmak gibi kötü görürler. Demek ki Kabe’yi ziyaret etmekten maksat, ahlakı düzeltmek, nefsi terbi-ye etmek, ruhu kötü duygulardan arındırmak, iyi ve erdemli bir insan olmak ve böylece Allah’ın yakınlığını kazanmaktır. Böyle bir insanın kalbi Allah’ın arşıdır. Ve Kabe’den daha yüksektir. İnsanın kalbini kırmak, gönlünü yıkmak Kabe’yi yıkmaya benzer. (Uludağ, Süleyman, İnsan ve Tasavvuf, s.73).

Ak sakallı bir koca bilmez hal nice

Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise. (Yunus Emre)

Sonuç itibariyle hac, uzun bir yolculuk ve zor bir ibadetdir; dolayısıyla büyük fedakarlıklar ister. Bu yüzden sırf Allah rızasıyla yapılan hac ibadeti, aynen imânın daha önceki küfür halini tamamen sildiği gibi insanın kul hakları hariç geçmişte işlemiş olduğu bütün günahlarına keffaret olur ve kişinin annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz bir halde evine dönmesini sağlar. (Ş. V. Dihlevi, H. Baliğa, s.269)

Kısacası Hacı olmak için manevi açıdan olmak,olgunluğa ermek gerekmektedir. Allah Dostu alimlerin sözleri ve tecrübeleri bu konuda bizim ciddi rehberlerimiz olmalıdır. Gerçek hacılardan olmayı Yüce Yaratan hepimize nasip eylesin.

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...