31 Ekim 2009 Cumartesi

Kini atıp cân bulana,

Biz onların gönüllerinde kinden (hasetten ne varsa tümünü) çıkardık, artık onlar köşkler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir. [Hicr:47]

Oldur beni bensiz koyan, hem ben O'yum bu ben neyim!

İşte bu bana yük olan Olup KEMALe ermeme mani, kin ve hased nasıl bir illettir ki cennete erdiğimizde dahi gönlümüzden sökülüp çıkarılmasına muhtacız yüzlerimize bakabilmek için... Hak Teala, dünyada birbirinden incinmiş ve birbirine kin beslemiş olan müminlerin kalplerinden o kini çıkaracak ve müminler, kardeş olarak sohbet edeceklerdir. Bu cennet tasvirindeki karşı karşıya oturma bize Mevlevîlikte SEN yerine kullanılan NAZARIM hitabını çağrıştırıyor ki bu yolda nazarın, yâni bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Canlar karşılaştıklarında birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda "karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde birlik bir kelimeden sıyrılıp hale ermiş olur." Sırrınca hikmetli bir bakıştı bu.

"Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun." [Resulu Kibriya aleyhi ekmelittehaya]

Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini suda görüyor, başka bir fil var sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmededir. Zulüm ediş, kin güdüş, haset, hırs, insafsızlık,ululuk gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları bir başkasında gördün mü ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin. İnsan, kendi kelliğinden, kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar, gönlüne hiç de bir tiksinti gelmez. Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun yediği yemekten tiksinir, o yemek, içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliklere, çıbanlara benzer. İnsan, bunlar kendisinde oldu mu incinmez; fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir, tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun ya, o da senden ürker, incinirse mazur gör; senin incinişin de onun için bir özürdür; çünkü sen onu görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da seden inciniyor. "İnanan, inananın aynasıdır" buyurulmuştur. Hz. Pir Mevlana [Fihi ma Fih: 6:19]

Hoş şu adam beğenmemezlik huyundan vazgeçip kini çıkarıp atabilsek gönüllerimizden de dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine; sevgiyi, hoşgörüyü, dostluk ve kardeşliği hâkim kılsak, cennetin kokusu daha dünya hayatında iken erişmez mi canlara?
Öfke ve şehvet insanı şaşı yapar, ruhu doğruluktan ayırır. Kin duygusu gelince hünerler görünmez olur, gönülden göze yüz perde iner.Hz. Pir Mevlana [Mesnevi C1:333-334]
Kalpten kalbe yol vardır; kardeşlik de düşmanlık da bu gizli yoldan geçer.
Mü'min mü'minin aynası olursa, kimse karşısındakinin ayıbını göremez.Hz. Pir Mevlana [Divan-ı Kebir 6:209]

Düşmanlığı bırakıp yeniden kardeş olmak için birbirimizi nasıl seveceğiz? Habibi Kibriya efendimiz ne güzel ifade etmiştir: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Size, yerine getirdiğinizde birbirinizi seveceğiniz bir şey öğreteyim: Aranızda selâmı yaygınlaştırın."

Sıcacık bir selâm bazen bir çok hediyeden ve ikramdan daha çok gönül alıcı olur. Allah'ın bu güzel selâmı ne kadar güzel ve cömertçe çoğaltılırsa o oranda muhabbet meydana gelir. Çünkü selâm verenle alanı yakınlaştırır, birleştiri, samimileştirir. Zira Allah'ın en güzel isimlerinden biridir Selâm: "O, Selâm'dır". Yani yüce "Mevlâ esenlik verendir, İslâm'ı öğretendir, selâmeti tavsiye edendir". O, öyle yüce bir Mevlâ'dır ki kendi isminden mümine isim vermiş ve onu Müslim/Müslüman diye isimlendirmiştir. Müslüman, yüce Allah'ın en yüce isimlerinden birini üzerinde taşıyan insandır. Yani Müslüman esenlik verendir. Yaratanın selâm sıfatından istifa edip kendisi de esenlik veren mükerrem varlıktır mümin. Öyle demiyor mu Hz. Resûl: "Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların esenlikte olduğu kimsedir." Demek ki selâm, basit bir kelimeden ibaret olmayıp müminin, mümin kardeşine dua etmesi, ona esenlik dilemesi, her türlü kötülüklerden uzak olmasını istemesidir.

İşbu hissiyat ile kini söküp atacak bir tatlı selamı sıcak bir güleryüzü esirgemediğinde içinde bir şeylerin kıpır kıpır olduğunu ümidinin tazelendiği hissedebilirsin.Unutma verdikçe kökü cennetlere uzanan ES-SELÂM ağacına tutunmaktasın.
Dostlar, dostlar! Birbirinizden ayrılmayın. Başınızdan kaçamak heveslerini atın. Mademki hepiniz birsiniz, ikilik havası çalmayın. Vefa sultanı emrediyor; vefasızlık etmeyin!Hz. Pir Mevlana [Rubailer, 642]
Kini bırakıp can olalım, selamı yayalım da Hz. Adem'den kardeşler olduğunu unutan insanlığa, yeniden sevmeyi, saymayı; ferâgati, fedakârlığı, hizmeti, merhameti, şefkati önce kendimizde yaşayarak öğretelim, cihana muhabbet tohumları ekelim, aşk mânaları saçalım...

16 Ekim 2009 Cuma

Kabağın da Sahibi Var

Kabağın da Sahibi Var

"Vaktiyle Kalenderîyye yoluna mensup bir derviş, nefsle mücahede makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonraki makam Kalenderîlik makamıdır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
Kabak aşağı, kabak yukarı…”
Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..

19 Eylül 2009 Cumartesi

AŞK


AŞK

Hz.ibrahim[as]’in ateşe atıldığı zaman ki teslimiyettir,
Hz.Eyyub[as]’un hastalığa karşı sabrıdır,zaferidir,
Hz.Davud[as]’un sesidir,eliyle demire şekil vermesidir,
Hz.Musa[as]’nın Kızıldenizi ikiye bölen asasıdır
Hz.isa’[as]nın kokusunu bile hissettiği Son Peygamber’i müjdelemesidir
Hz.MUHAMMED[sav] ’in ALLAH[cc]’a olan teslimiyetidir
''MUHAMMED[SAV] söylüyorsa doğrudur'' diyenHz.Ebubekir[ra]’in sadakatidir
Hz.ömer’[ra]in adaleti bile hayran bırakan adilliğidir
Hz.Osman[ra]’ın şeytanı bile utandıran hayasıdır,edebidir
Hz.Ali[ra]’nin cesaretidir,ilmidir
Hz.Hüseyin[ra]’in haksızlığa karşı yürümesidir,şehadetidir
Yunus’un cenneti istemeyip ALLAH’a [cc]"Bana Seni gerek Seni" demesidir

Çöllere düşen Mecnun’un gözlerinin dağlanmasıdır
Bülbülün güle ötüşü,ölen sahibin başında bekleyen attır
Ezan-ı MUHAMMED-i okununca felaha,kurtuluşa koşmaktır
Kur'an-ı Kerim okununca anlamasan bile onu kalbinde hissetmektir
Gönülden gelen bir Kelime-i şehadettir
ALLAH[cc] ve Resulunun[sav] adı anılınca göz yaşı dökmektir
ISLAM’ı doya doya yaşamaktır.

Aşk; Sadece kuru bi sevgi ya da sonu belli bir macera değildir, CANAN la bir CAN olmaktır, onu her gün daha fazla sevmektir, ALLAH[cc] için sevmektir...

4 Ağustos 2009 Salı

Tasavvuf


TASAVVUF


Tasavvuf insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.
Dinin zahir yüzünden başka, bir de insanoğlunu kemale eriştirmek, sağlam ve yıkılmaz bir iç hayatı kazandırmak için riyâzat(nefisle mücadele, nefsi kırma), mücahede(nefsin arzularına direnme, cehd ve gayret etme), tasfiye(saflaştırma, temizleme), hâlini ıslah potası içinde temizleme ve pişirme tarafı vardır. Ben ahlak sahibiyim demekle cehil ve gaflet (Hakkı unutmak) cehennemlerinden kurtulmak ve hakiki cennet olan ezeli yakınlığa erip aslî fıtratını(yaratılış) bulmak kabil değildir. Akıllı bir kişi benim hiçbir şeye ihtiyacım yok demeyip, kendini dünya kirlerinden arıtmaya ve ruhundan cehil ve gafleti silip, onu aslî temizliği ile meydana çıkartmaya gayret etmelidir.
1
Bu arınmanın yolunu da bize tasavvuf göstermiş, bu gayrette olan kişilere ışık tutmuş, yollarını aydınlatmıştır.
Kişinin kendini Allah’ın gözetimi altında hissetmesi ve bu şuurla davranıp yaşaması tasavvuf adını alır. Yani kişi her muamelesini Allah’la yapıyormuşcasına kendini mesul hisseder. Tasavvufun yolu ise; bu tavrı en ciddi şekilde yaşamak için konulan özel metodların tamamıdır. Abdülkadir Geylani’ye göre Tasavvuf kelimesinin harflerinin her birinin ayrı bir anlamı vardır. Şöyle ki:
T: Tevbe
S: Safâ, arınma
V: Velâyet
F: Fenâ’dır.(yokluk)
Tasavvuf sekiz temel üzerine kurulmuştur. Birincisi; cömertliktir. Bu İbrahim (a.s)ın sıfatıdır. İkincisi; rıza’dır ki, bu İshak (a.s)ın sıfatıdır. Üçüncüsü; Sabır’dır ve Eyyüb (a.s)’ın sıfatıdır. Dördüncüsü; işarettir ki(Allahın her hadisedeki rolünü bilmek), Zekeriyya (a.s)’ın sıfatıdır. Beşincisi; Kurbettir ki(yakınlık), Yahya(a.s)’ın sıfatıdır. Altıncısı; Tasavvuftur ki(mana yolculuğu), Musa (a.s)’ın sıfatıdır. Yedincisi; Aşktır ki İsa (a.s)’ın sıfatıdır. Sekizincisi; Fakirliktir(kulluğu bilmek) ki, bu da Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in sıfatıdır.
2
Semâ’nın ve zikrin hakîkatine vâsıl olan kimseye ten tekke, gönül makam olmuştur.
Tasavvuf Cenab-ı Hakkın bir kulunu nefsinden öldürüp kendisiyle diri kılmasıdır. Tasavvuf dedikodu ve lafla olmaz, maddî alışkanlıklara ve aşırı isteklere açlık ve sevilen şeylerin terk edilmesi (tapmayı terk) ile olur.(Cüneyd-i Bağdadî)
Bir gün Ken’an Rifai’ye “Tasavvuf nedir?” diye sorulduğunda “gönül bilgisidir” diye cevaplandırıyor. Sonra fikrini şöyle izah ediyor: “En büyüğünden en küçüğüne kadar hiçbir şey yoktur ki Allah’ın iradesi ile olmasın. Seni idare eden ruhun ve aklındır. Ruhun ruhu da Allahdır. Her şeyi hareket ve sükuna getiren kendi mânâsıdır. Mânânın mânâsı da yine Allah’dır. Şu halde ruhu ruha terk etmek ve kendi gözü ile kendini görmesini temin etmek icab eder. Her madde bir mânâyı işaret için vücut bulmuştur. İnsan ise kâinatın mânâsıdır. Onun için koca Mevlânâ “Beytullah Beytullah olalı Allah gidip orada oturmadı, benim gönlüm hanesinde ise ondan gayrı bir şey yok” diyor ki işte tasavvuf bu bilgiyi edinebilmektir. Fakat Eflatun’un da söylediği gibi, bu bilgi kitaplardan öğrenilmiyor. İnsan onu kendi kalbi hazinesinden pek ince bir tefekkür (fikir yürütme, düşünme) ile çıkarabilir ve mukaddes ateşi kendi zatî (aslî, öz) menbaından uyandırabilir.”
Açarsak, tasavvuf, dinin istediği sadece namaz kılmak, oruç tutmak, sabahlara kadar oturup ibadet etmek, hayrat ve hasenatta bulunmak değildir. Şunu bilmek lâzımdır ki Allah fiili ile, kavli ile, sıfatı ve zâtı ile zahir ve batın bütün tasarrufatı (bir şeyi kullanma yetkisi) ile insandan zuhur etmiştir. Binaenaleyh Allah’ın lutfu, keremi, kahrı, gazabı insanlara, yine insanlardan zuhur eder. O halde her muamelenin Hakla olduğunu bilirsen kimden incinecek ve kimi inciteceksin? Bizim vücudumuz Allah’ın sözüne, fiiline, zâhiri(görünür) ve bâtıni(öz) tasarrufuna bir alettir, çoğu zaman insan, Hakkın bu tasarrufunu kendinden zanneder. Halbuki bu tasarruf ödünç ve emanettir. İşte Resûlullah’ın, nefsini bilen Rabbini bilir, diye ifade ettiği düsturun manası budur.”
“Mükevvenat (yaradılmışlar), yani kesret(çokluk), Allah’ın birliğine mâni değildir. Nasıl ki denizin dalgaları, denizin birliğine mâni değilse..” “Meselâ adetleri alalım: 1,2,3 diyoruz. Fakat aslında iki var mıdır? İki, birin tekrarıdır. Anlaşılıyor ki kesretin ifadesi olan bütün adetlerin vücudu birin tekrarından oluşuyor, yani birden başka adet yoktur. Hep vahdet-i vücut.. Bu vahdet ilmi hasıl olunca faili(fiili yapan, özne), mevcudu yalnız Allah bilirsin. Hazret-i Ebûbekir bunun için hiçbir şey görmedim ki onda Allah’ı görmeyeyim dedi. İşte bunu bildin mi ne kediyi, ne köpeği, ne soğanı, ne de sarmısağı fena görmez, tahkir edemezsin.”
İşte buradan hareket edip bütün kâinatı Allah’ın dünya planında zuhura gelişi olarak nazar-ı itibare aldığından o “her zerrede bir nur her katrede bir zuhur vardır” diye şu âlem içre ne varsa hepsi ile muamelesini Hakla muamele biliyor, herşeyi Hak diye taziz ediyor (şerefli kılıyor) , tebcil ediyor (yüceltiyor) ve seviyor. Seviyor! Bizce üstünde en çok durulacak nokta budur ki şu suretle Ken’an Rifai, Allah sevgisini mücerretlikten (soyut) kurtararak müşahhasa (somut), dünyaya, mahlukata getirmiş, yani başka bir deyişle kuvveden fiile(niyetten eyleme) intikal ettirebilmiştir.
Hazret-i Şems, “Söz iş içindir, iş söz için değil” diyerek aynı manayı ifade etmektedir.
Buradan da anlıyoruz ki, tasavvuf, bir ilim değil bir yaşam şeklidir. Bunun yolunu insan-ı kâmiller göstermiştir.
Gene Ken’an Rıfaî diyor ki; Tasavvuf, ölümsüz hayat ve her hâl ve vakitte edebdir. Tasavvuf güzel ahlâktır. İç ve dış edebiyle edeblenmektir. İç edeb; her yerde ve her şeyde Allah’ı temaşa(ibretle bakmak) edebilmektir. Yukarıda Hocamızın dediği gibi, fiildeki hakiki faili görmektir. Dış edeb ise; içten gelen edebin terbiyesiyle herkese ve her şeye eşit muamele edebilmek, hürmet edebilmek, hoş görebilmek ve Allah’ın emirlerine uyabilmektir.
Tasavvuf, dilde hiçbir şey gönülde herşeydir. Tasavvuf gönül bilgisidir.
3
Tasavvuf lâ ilâhe illallah’ın manasını aşikâr etmektir. Narda(ateş, sıkıntı) nurda, ganide(doymuş) fakirde, kafirde ve mü’minde aynı tecelliyi görmektir. Allah’tan gayrı olmadığımızı bilip onu uzaklarda aramamaktır. Allah ile aradaki perde bizim kendi vücudumuzdur.
Küllü düşünüp nefse indirgemektir. Bunun için de insanı tasavvuf terbiyesi ile küll(bütün) namına her türlü fedâkarlık, feragat(hakkından vazgeçmek), meşakkat(güçlük, sıkıntı) ve mahrumiyeti göze alabilecek bir terbiye sistemine tâbi tutmaktır.
Tasavvuf insana cennet ve cehennemin hakikatini öğretir. Çünkü tasavvuf ehline göre cehennem Allah’ın olmadığı yerdir. Öyle bir yer olmadığına göre cehennem (acı ve ızdırap) yoktur. Ağyar yok, zıtlar vardır. İkbâl’e göre cennet ve cehennem birer mahâl değil, birer hâlettir(takdiridir). Cehennem, cezalandırıcı, intikam alıcı, Allah tarafından kulları için hazırlanmış ebedî bir işkence yeri değil, Allah’a ulaşmış bir varlığın, Allah’ın rahmetini, cana can katıcı rüzgârına karşı tekrar hassas kılacak uslandırma yolları getiren bir tecrübedir(rafineri). Kur’an’a göre cehennem, insanın bir insan olarak muvaffakiyetsizliğini acı bir şekilde anlamasıdır.
Tasavvuf, hürriyettir. Hakiki hürriyet, nefsin elinden azad olmaktır. Yoksa ben hürüm, hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz, insan nefsinin zebunu iken, hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamayan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak, iştihalarının (istekler), insiyaklarının (iç güdüler), arzularının esiri değil, emiri olan insan Koca İskender’e, “Sen benim bendemin bendesisin” diyen Diyojen gibi, bihakkın hür olabilir.
Tasavvuf birlik demektir. İnsanlıktan maksat da her şeyi birlemektir. Lâ ilâhe illallah’ın manası, bütün mevcudatın Allah’ın emrine zebun(aciz, esir olmak) ve mağlup olduğunu görmektir. Bütün mevcudat, mahiyetlerini ancak Hakk’ın emriyle izhar(aşikar etmek, açığa çıkarmak) eder.
Bütün bunları özetlersek diyebiliriz ki Ken’an Rifai’nin tasavvuf anlayışı cümle mevcudatı Hak, Hakk’ı da halk bilmek esasına dayanan ve insandan kendi fâni vücudunu, bâki olan Hakk’ın yani halkın hizmet ve menfaati yolunda nefsin isteklerini yok etmesini taleb eden bir âlem görüşüne dayanıyordu. Zira o, İnsan idrakine namütenâhi (bitmez tükenmez) cüzler şeklinde dökülen küllî varlığı, mânâ dolu bir vahdet halinde idrak edebilme keyfiyetini benliğine bütünü ile mâl edebilmiş olan gerçek bir mutasavvıftı.
Gerçek mutasavvıf değerini ve derecesini düşünmekle vakit kaybetmeyen, kendi hakikatini ortaya koymak amacı ile, hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip, insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi teklikten çokluğa götüren insandır.
Tasavvuf aslında herhangi bir din kaydından müstakil olarak mevcut olup, insanla başlayan ve insanla tekâmül eden bir düşünce silsilesi ve hayat tecrübesidir. Din ise tasavvufun şerh ve tefsirine muhtaçtır.
4
Şeriat; “Seninki senin, benimki benim”, der.
Tarikat; “Seninki senin, benimki de senin”, der.
Hakikat; “Ne seninki senin ne de benimki benim”, der.
Gerçek mutasavvıf, dünyaya hakkını veren, kendisine verilen her güzelliği hâlinde ve üzerinde gösterip onun şükrünü ödeyen ve aynı zamanda ahirete de aynı değeri verendir. Ken’an Rifai, bu hakikati şu örnekle açıklıyor: Diyor ki, “Benim üç gözlüğüm vardır. Biri ile yakını görürüm. Yani, dünyayı...Biri ile uzağı görürüm. Yani, ahireti...Üçüncü gözlüğüm ile hem yakını hem uzağı, yani hem dünyayı hem de ahireti görürüm. İşte bu tasavvuf gözlüğüdür.”
5 diyor. İşte gerçek mutasavvıf, dünya işi ve hizmetinden elini bir an çekmeden gönlüyle her an sevgiliyle olabilendir.
Gerçek mutasavvıf küçük hadiselerden dünya ve mana gerçeğini aşikar eder.
Etajerin üstünde ampul kesmek için bir bıçak vardı.
Ken’an Rifai: -“Bu nedir?” diye sordu.
-Ampul bıçağı,dendi.
-“Ne için ortada bıraktın? Biri gelir, farkına varmaz elini kesiverir” dedi ve şöyle devam etti:
-“Demek ki böyle kesici ve kırıcı aletleri bir kazaya sebebiyet vermemek için ortada tutmayıp kaldırmak lâzım olduğu gibi insanın kalbini ve ruhunu cerihadar (yaralı)edecek kötü ahlakları da vücud ortalığından kaldırmak lazımdır. Onların yeri de senin vücudun ortalığı değildir.”
6
Sonuçta diyebiliriz ki cenneti dünyada bulmanın yolu tasavvufî terbiyeden geçer. Gerçek cennet olan huzur ve mutluluk aynı terbiyenin sonucu olarak hürriyete kavuşmakla neticelenir. Bu bakış açısından tasavvuf, insanın insanlığını bulma yoludur vesselam.
TASAVVUF TARİHİ
Tasavvuf da tasavvuf ehli de her zaman mevcuttur. Fakat bu hakikate sahip bulunanlar, idrakleri noksan olan kısa akıllıların taşlamalarına ve kötülemelerine mâruz bulunduklarından, kendilerini gizlemek lüzumunu duymuşlar ve kendilerini namahremlerden saklamışlardır.
Tasavvuf Hz. Adem ile başlamıştır,
Tasavvuf gelişirken Buda ile karşılaşıyoruz.. “En büyük şer cehâlettir” diyen Buda, tasavvufun ilim olduğunu anlatmıştır. Yine demiştir ki: “Bütün mevcudat, ruhlar ve cisimler, kadir-i mutlakın yani Allah’ın bedeni mesabesinde olup, beden ruha nasıl tâbi ise, bunlar da öylece ona tâbidirler. Aşk olmazsa beden zindanında kalırız.
Muvaffak olmaya da olmamaya da kayıtsız kalmalıdır. Bütün yaratılmışlara şefkat gözüyle bakmalıdır. Bizim bugünkü hayatımız, eski zamanlarımızda kendi arzu ve ihtiyarımız ile yaptığımız amellerin neticesidir.
İnsan melce’i, yani sığınacak yeri tefekkürde aramalıdır. Dünya, ahiretin tarlasıdır. Gerek iyi gerek kötü şeylere ne sevinmeli ne de bunlara muhalif olmalıdır.
Kaplumbağa nasıl âzâsını kabuğunun içine çekiyorsa, bir insan da zahiri hislerden kendini çekmeyince hikmet sahibi olamaz.” Yine diyor ki: “Beni her şeyde görün; her şeyi de bende görün!”
Bir mistik felsefeci olan Sokrat, ruhunun nurunu aklını aydınlatmada kullanmıştır ve bu yaradılış âleminde hiçbir şeyin abes olmayıp, hepsinin bir mânâ üzerine yaratılmış olduğunu söylemiştir.
Herşeyi şekilsizlikten intizama sokan bir akl-ı âzam mevcut olduğunu ifade etmiş, “”Eğer vücutta ruh hakimsa, gerçek hakim, o akl-ı âzamdır. Olayları kendine bakarak çözme yoluna giden Sokrat, “kendini bil” demiştir. İnsanın değerini anlatmış ve cihanda hiçbir şeyin tesadüfe dayanmadığını herşeyin tek bir gayeye o gayenin de daha üstün ve yüksek bir gayeye yani tevhide yöneldiğini söylemiştir. Bütün mevcudatın insana hizmetle vazifeli olduğunu bildirmiştir. Çok faziletli bir insan olan Sokrat, bildiklerini başkalarına öğretmeyi seçmiştir. Faziletin mükafatının kendinde olduğunu çok iyi bilmiş ve “İyiliği yapan iyiliği, fenalığı yapan fenalığı kendinde bulacaktır.” demiştir.
Sokrat, birinci olarak ruhu, ruhta aklı ve akılda da mefkûreyi (tefekkürün oluşturduğu doğru fikirler) görmüştür. Aklî mistisizmin kurucusudur.
Sokrat’ın talebesi olan Eflatun der ki: “Mevcut suretlerin her birinin mükemmel numunesi misal âleminde bulunmaktadır. Ruh cesed ile birleşmeden evvel birçok yüksek hakikati temaşaa etmiş, güzellik, adalet ve hakikati görmüştür. Temizlikle alakasını kesip “rezil” damgasını yiyerek beşer âlemine gelmiştir. Fakat hayra olan meyli ve yakınlığı ruhlar âleminde gördüğü yüksek hakikatlerin kendisi üzerinde yaptığı tesirle bu karanlık diyardan uçup gitmek için hatıralar uyanmıştır. Eflatun’da bu gerçeği anlama önermeler sayesinde olmuştur.
Sokrat, “ilmin başlangıcı cehil olamaz, iki bilinmeyenli bir meseleyi halletmek için daha önce bilinen bir kural olmalıdır.” derken, Eflatun;” Bilmek evveli hatırlamaktır.“ demiştir. Ve ilave etmiştir; “Ayıp ve noksan oldukça ilim elde edilemez. İlim elde edilmedikçe de hayra ulaşılamaz.” Allahı âlim, hâkim ve mevcud bilip Allahın birliğine iman etmiştir. Sokrat gibi hayrı yöneten bir akıl olarak kabul etmeyip,” Allah mutlak hayrın kendisidir. İrade, hayrı bilmek, onu fiile götürmektir.” demiştir.
Eflatun ruhu bir koşuya benzetir. Arabacısı akıl, iki attan biri şecaat (iyi ahlâk) öbürü de şehvettir. Akıl arabayı sürdükçe koşunun intizamını muhafaza eder.
Fena diye bir şey yoktur. Fena faziletin aslına bağlıdır.
Eflatun’a göre fazilet dört kuvvettir: Aklın fazileti ihtiyat, kalbin fazileti şecaat, şehvetin fazileti de itidaldir. Bu üçünün doğurduğu fazilet de adalettir.
Vahdaniyet fikrini kabul etmiştir. 46 eseri vardır. Bir çeşit tasavvuf yaşamıştır.
Hz. İbrahim, ilk İslâm, yani teslim olandır. O, çok küçük yaşta, her şeyin bir Rabbi olması gerektiğini düşünerek önce yıldızları, sonra ayı, ve en son da güneşi Rab bilmiş ancak hepsi yok olunca, “Ben böyle batıp sönenleri sevmem” diyerek Allah’ı tenzih etmiştir. “Hiç şüphesiz ben, bir tevhid ehli olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yönelttim. Ben müşriklerden değilim” diyerek bir olan Allah’a dönmüştür.
İlk müslüman da Hz. İbrahim’dir. Çünkü, Rabbi İbrahim’e, “Müslüman ol!” dediğinde “Alemlerin Rabbine teslim oldum” (Bakara suresi 131. ayet) demiştir.
O ateşe atılmış ama aşkıyla o ateşi gül bahçesine çevirmiştir. Onun için dışardaki acılar Allah aşkının güzelliği karşısında bir hiçten ibarettir.
Hz. Musa’nın tasavvufu şuhud (görme) mertebesine ermediği için ilm-i ledünü (ilâhî sırlara ait manevî bilgi) bilmiyor. Ancak, bu onun manasına eksiklik getirmez. Çünkü Musa, kulları davete memur bir peygamberdi. Hz. Musa akıl mertebesidir. Aklıyla bulduğu şeylere iman ediyordu. Allah’ı görmek istediğinde, “Sende bu benlik oldukça beni göremezsin. Beni görmek için benim gözüm sende olmalı!” hitabıyla karşılaştı. Yani, şuhud makamına ermek için nefsini aradan çıkarması gerekti. Ve Allah onun benlik dağına tecelli edince Musa’nın benlik dağı paramparça oldu.
Hz. İsa, ruhullahtır. Velayet sahibi bir peygamber olan Hz. İsa, Allah’a gönül ve aşkla yaklaşmıştır. Demiştir ki; “İnsanlar, cismen ve ruhen birsiniz; yani kardeşsiniz. Onun için birbirinizi seviniz ve Allah’ı da her şeyin üstünde tutarak seviniz!”
Ona göre tasavvuf, aklın önerilerine hiç itibar etmeden sırf kalb marifetiyle gitmektir. O yüzden de dünyadan uzaklaşma söz konusudur.
Hıristiyanlıkta tasavvuf, yani mistisizm kelimesini ilk söyleyen Kneber’dir.
İlk milâdî asırda piskopos Denis Nom Divin, Hakk’a ulaşmanın, ruhun bu his aleminden soyunmak ve dünya bağlarını terk ve bizzat kendini unutmakla mümkün olacağını anlatmıştır.
1091-1153 yıllarında yaşayan Saint Bernard’a göre, hayatın gayesi, Hakk’In muhabbetidir. Buna da tevâzu ve kendini silmekle erişilebilir.
1141’de yaşayan Saint Victor, da der ki: Ruhu hakikatin ta kendisine, Hakk’a ulaştıran yol, münâcat (dua ve yakarış) ve nefsini muhasebe üzere bulundurmaktır.
Hıristiyanlık tasavvufunda da esas Hakk’ın akıl ve ilimle bulunması mümkün olmayıp, ancak aşkla bulunabileceği ve Allah yolunda vücudunu vakfetmek ve sırf Allah için yaşadığını öğrenmekten ibarettir.
Bonaventure ise, ruhun zat-ı İlâhi’ye ulaşması için aklın günlük ve hudutlu amellerini aşması lâzım geldiğini söyler.
Avrupa’nın yakın zamanlarda yetişmiş olan mistiklerinden bazıları şunlardır: Emanuel Swedenborg, Martinez, Friedrich Jacobi, Saint Martin, Saint Denis, Pierre Simon Ballanche.
Alman mütefekkir Jacob Böhme’ye göre, Allah alemden ayrı değildir. Bedende ruh nasılsa, Allah da alemlerde öyledir. Allah şu gördüğün kainatta değil, senin zatında yerleşmiştir. Eğer sen pâk, arınmış ve temiz isen, Allah’In bütün kuvvetleri sende fâildir. Keza bütün âlemlerde de böyle... Ateş, hava, su, toprak hep Allah’tır. Ruh ayrı bir vücut gibi Allah’tan ayrı kaldıkça Allah’I anlayamaz.
Tasavvuf insanoğlunun vazgeçilmez ihtiyacıdır. Her devirde kendini göstermiş ancak müslümanlıkla kemâle ermiştir.
İslâm tasavvufu beşerî ve ilâhî arasındaki formulü ifade halinde sunmuştur. Tasavvuf cemaatleşmeyi sağlar. Allah’a gitmede ise kişiseldir. İkbâl de; “Ey kervana katılan, Herkesle yürü fakat yalnız ol.” diyerek aynı mânâyı ifade ediyor.
Ken’an Rifai bu konuda şöyle diyor: “İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihâlelerini (gelişimini) İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi (kapsayan) ve onların zemini üstünde âbideleşmişse İslâm tasavvufu da böyledir. Püsküren bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur.”
Ancak peygamber veya onun vârisi olan kâmil insan bu derin manayı insanın anlayabileceği bir dilde aktarır.
Kâmil insan, dünyayı gaye bilmeyen ve ücreti yalnız Allah’tan taleb eden kimsedir. Çağırdıkları insanları doğruya ve güzele götürürler. (“Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.” Yasin suresi, 21. ayet)
Hallac-ı Mansur der ki: “Allahım! Güzelliğinin açılan sırlarını başkalarından gizleyerek, onlara sahip olma imkânını bana vermek ve kınayanlardan beni esirgemiş olmakla bahşettiğin nimetine teşekkürü bana nasib et. Şu topluluk, senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve senin rızanı kazanmak ümidiyle, beni öldürmek üzere toplanmışlar. Onları affet! İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin, bu hal başıma gelmezdi. Yaptığın işler için sana hamd, dilediğin şeyler için de yine sana hamd olsun Allahım! “
İşte tasavvufun özü budur.

1 Ken’an Rifai, Sohbetler, sf: 494
2 Abdülkadir Geylani, Futû’ul-Ğayb, sf: 197
3 Ken’an Rifai
4 20. Yüzyıl Işığında Müslümanlık, sf: 180
5 20. yy Işığında Müslümanlık, sf: 179
6 20. yy Işığında Müslümanlık, sf: 354

22 Temmuz 2009 Çarşamba



Alın herşeyi kalmasın tek bir dirhem bende… Alın gidin ötelere ben burada kalmak istiyorum… Tam burada anlımın bayram ettiği yerde, öylece secdede kalmak… Ne saz ile nede söz… Yalnızca O’nunla kimsesiz, yalın ve tüm benliğim ile samimi…
Geçen yıllar ne güzel… Adım adım gidiyorum işte O’na saniye saniye, an be an O’na gidiyorum! Bekliyor beni de çok iyi biliyorum..
Gel diyor…Geliyorum Ya Rabb!Geliyorum Mevlam…Geliyorum Sevgilim…Geliyorum Sevdiğim Geliyorum beni benden çok seven Canan geliyorum Sana…
Tüm günahlarımla, tüm hatalarımla, tüm suçlarımla geliyorum dizinin dibine Affet..
Boynum bükük geliyorum Sana!
Sen beklersin bir tek bu yollarımı sen bilirsin benden emin beni.
Ötesi yok bu alemde senden gayrısı “Hiç”…
Konuşmalarım “Hiç”…
Susmalarım “Hiç”…
Gelmelerim gitmelerim ne var sa “Hiç”…
Kazandıklarım kaybettiklerim ne varsa “Hiç”…
Bakii olan beni bulan Sensin!Ötesi…
“Hiç”
Ötesi yok…
İşte Mevlam görüyorsun yine ve yineden ve her an burdayım gözleri yaşlı dizlerinin dibindeyim… Gidemem ki ayrılamam buradan, gitmemide asla istemezsin bilirim… Allah’ım ayırma beni dizlerinin dibinden Atma “Hiç” lerin içine beni… İstemem Cennetini çok görme Cemalinden beni… Ne verdiğin nefese yeter şükrüm neden gördürdüğün bu güllere… Ben aciz.. Ben fakir…
Ben bi çare dizlerinin dibindeyim işte.. Kabul et Ya Rabb sana bir “Hiç” ile geldim…

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Kıldığımız namazlar namaz mı?



Kıldığımız namazlar namaz mı?


Eksiksiz ve kusursuz bir namazın on işareti vardır.

Birinci işareti müşahededir. Yani Hakk’ın cemalinin karşısındaymış gibi, Kâbetullah’ın kapısının önündeymiş gibi, oraları görerek kılmak. Buna ‘göz nuru’ mertebesi deniliyor. Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: Bana dünyadan üç şey sevdirildi: kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz.

İkincisi Rububiyyet’in latif kokularını hissetmek. Bizim yaptığımız gibi başkalarının çorap veya ter kokularını koklamak değil, namazda cennet kokularını hissetmek.

Üçüncüsü namazda göğsün genişlemesi, ferahlamasıdır.


Dördüncüsü tenimizin yumuşamasıdır.


Beşincisi kalbimizin mutmain olmasıdır, emin olmasıdır. Her türlü korku ve endişeden arınmasıdır.


Altıncısı kafamızın rahatlığıdır, aklımızda rahatsız edecek hiçbir konunun bulunmayışıdır.


Yedincisi ruhumuzun rahatlamasıdır.


Sekizincisi Allah’ın büyüklüğü karşısında titremedir.


Dokuzuncusu Allah’a yakarıştır.


Onuncusu ise selam verdiğimizde Hakk’ın selamımızı aldığını işitmemizdir.

Peki bir namazda bunlar olmazsa ne olur? Ne olacak, sahibi sorumluluktan kurtulur, sadece o kadar.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

SAKANIN EŞEĞİ İLE ARAP ATLARI

SAKANIN EŞEĞİ İLE ARAP ATLARI
(Mesnevî, Cilt 5, beyit nu: 2360-2381)

Bir saka[1] vardı, bir desırtı mihnetten çember gibi iki büklüm olmuş eşeği. Sırtında, ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe âdeta âşıktı, ölümünü arayıp duruyordu. Arpa nerde, kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bir şişle onu nodullayıp[2] duruyordu.
İmrahor
[3], onu görüp acıdı. Eşeğin sahibiyle dostluğu vardı. Ona selâm verdi, “Bu eşek neden böyle dal harfi gibi iki büklüm olmuş?” diye sordu.
Adam, “Benim yoksulluğum, benim kusurum yüzünden, bu ağzı dili bağlı mahlûk yiyecek saman bile bulamıyor” dedi.
İmrahor dedi ki;“Sen birkaç günlüğüne onu bana ver de padişahın ahırında kalıp beslensin, kuvvetlensin”.
Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her yanda tavlı, semiz, güzel ve taze Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş, sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da. Atların tımarını da görünce, başını göğe kaldırdı da dedi ki; “Ey yüce Allah’ım! Diyelim ki ben bir eşeğim, ama senin mahlûkun değil miyim? Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden zayıfım? Geceleri sırtımın acısından, karnımın açlığından her an ölümümü istiyorum. Bu atların hâlleri ise böyle mükemmel, gıdaları yerinde. Peki, neden azap ve belâ yalnız bana mahsus?”.
Derken, ansızın savaş koptu. Arap atlarına eğerler vurulup savaşa sürdüler. Onlar, düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler
[4] saplandı. Savaştan geri dönebilenlerin hepsi de perişan bir hâlde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı. Nalbantlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle atların bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri çıkarıyorlardı.
Eşek bunları görünce dedi ki; “Ya Rabbi! Ben yoksulluğuma ve sağlığa razıyım. O güzel gıdaları da istemem, o çirkin yaraları da. Afiyet dileyen, dünyayı terk eder”.


AÇIKLAMALAR

1. Ders: Dünya Hayatı İmtihan Yeri

Dünya hayatı, bir imtihan alanıdır. Karşılaşılan nimetler de musibetler de, iyilikler de kötülükler de birer imtihandır. Yüce Allah, Hikmetli Kur'an'ında şöyle buyurmaktadır: "Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, Ancak bize döndürüleceksiniz." (21/Enbiya suresi, 35. ayet)
Hz. Mevlana, "Her nimetin bir gamı vardır" sözü ile hikayeye giriş yapmıştır. Sahip olunan her nimetin gamı, her dünyalığın (mal, makam, mevki vs.) külfeti, mihneti ve imtihanları vardır. Sahip olunacak nimet, beraberinde imtihan olmayı getirir. Fakirlik ve zenginlik, Allah'ın iki imtihan vâsıtasıdır; bunlarla kullarını şükür ve sabır hususlarında imtihan etmektedir.
Müminin hayatı sabır ile şükür arasında cereyan eder. Efendimiz konuyu şöyle açıklamıştır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevindirici bir hal isabet ederse, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 28)

2. Ders: Belaya Sabretmek

Dünya hayatındaki imtihanlar karşısında müminin sabretmesi gerekir. Sabır, mümin kişinin günahlarının dökülmesine vesiledir. Sabır aynı zamanda, altının ateş içerisinde saf hale gelmesi gibi, mümini saf, kaliteli hale dönüştürür. Yüce Allah buyurur:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır.” (2/Bakara, 155-157)
Peygamberimiz (sav) sabır hususunda şöyle buyurmuştur:
"Hiç kimseye, sabırdan daha değerli ve daha büyük bir iyilik verilmemiştir." (Buhari, Rikak 20; Müslim, Zekat 124)
“Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.” (Buhârî, Merdâ 1. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 40)“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (Buhârî, Merdâ 1, 3; Müslim, Birr 49. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 38)“… Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür” buyurdu.” (Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 39)“Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.” (Riyazu's-Salihin, hadis nu: 44)“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 44)

3. Ders: Allah'ı Şikayet Etmemek

Eşek, halini ve şikayetini Allah'a arz etmiştir. Başa gelen bela ve musibetler sebebiyle kişinin durumunu “Allah’a şikayet etmesi” başka, “Allah’ı (başkalarına) şikayetetmesi” başkadır. İlki mazur görülebilir, caizdir; ikincisi ise Allah'a bir tür isyandır.
Eşeğin niyazı sebebiyle Allah ona işin hakikatini, niçin öylesi bir yaşantıya sahip olduğunun hikmetini kendisine müşahede ettirmiş, böylece eşek halini "Allah'a şikayet"ten, "Allah'a şükre" yöneltmiştir.
Nitekim Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kime bir geçim darlığı gelir de o kimse bu geçim darlığını insanlara arz edip kapatmaya çalışırsa, o kimsenin ihtiyacı kapatılmaz. Kime de bir geçim darlığı gelir de bu sıkıntısını Allah’a arz ederse, Allah er veya geç ona yardım eder.” (Tirmizi, Zühd 18, hadis nu: 2326. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, hadis nu: 1645; Ahmed, Müsned, I, 407, 442)

4. Ders: Nimete Şükretmek

Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir.Şükür, nimeti artırır. Yüce Allah şöyle buyurur:
“Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!” (14/İbrahim suresi, 7. ayet)“Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” (31/Lokman suresi, 12. ayet)

5. Ders: Sabrı ve Şükrü Sağlayan Bakış Açısına Sahip Olmak

Yüce Allah, zikir-şükür-sabır-namaz-İlahi yardım arasındaki bağantıyı şu ayette açıklamaktadır:
“Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara suresi, 152-153. ayetler)Müminin hayatı sabır ile şükür arasında cereyan eder. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle açıklamıştır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 28)
Kişi, üzerindeki Allah'ın ihsan ettiği nimetlerin farkına varmak, şükretmek, nankörlük etmemek için, dünyalık açısından kendinden yukarıdakilere değil, aşağıdakilere bakmalıdır. Çünkü yukarıdakilere bakış; hırs, haset, isyan ve nankörlüğe yol açar. Aşağıdakilere bakış ise; sabır, şükür ve yardımseverliğe vesile olur.
Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Dünyalık bakımından) kendinizden aşağı olana bakınız. Sizden üstün olanlara bakmayınız. Elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun olanı budur.” (Buhari, Rikak 30; Müslim, Zühd 8)
“İki haslet vardır. Bunlar kimde bulunursa, Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak, dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamd etmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” (Tirmizi, Kıyamet 59)

6. Ders: Rıza Makamı

Kişi eğer mümin ise ve Allah'a açıkça isyanı yoksa, içinde bulunduğu durum kötü gibi de görünce, bu durumu Allah'ın iyiye, hayra tebdil etmesi, hayra vesile kılması umulur. Nitekim Yüce Allah, Hikmetli Kur'an'da şöyle açıklar: “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara suresi, 216. ayet)
Allah, mümin kulunun hayrını diler. Kul, zahire baktığında bu hayrı göremese de başa gelenin hakikatinde, kulun hayrının murad edilişi vardır. Peygamberimizin naklettiği kudsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakîrlik ıslah eder. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik onları ifsâd edecekti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zenginlik ıslah eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, bu (fakîrlik) onun îmânını ifsâd edecekti.” (Haris Muhasibi, Risaletü'l-müsterşidin; Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 318; Beyhakî, el-Esma ve’s-sıfat, II, 251-252; İbn Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-evliya, s. 28) Bu durum hastalık ve sıhhat için de böyledir.
Tasavvufta, "rıza" makamı, kulun Allah'tan, kaderinden razı olması halidir. Genelde rıza, hüküm ve kazaya itirazda bulunmamayı ifade eder. "Kahrın da hoş, lutfun da hoş" sözü bu makamda dile gelir. Ancak bazı durumlarda, kazaya rıza gerekmez. Mesela ortaya şekavet (kötülük ve günah işlemek) gibi bir kaza çıkarsa, buna razı olmak icabetmez; bilakis, razı olmamak, boyun eğmemek gerekir.
Rıza makamına ulaşmak kolay değildir. Ham bir mümin kuldan rıza makamına has davranışlar ve yaklaşımlar beklemek isabetli olmaz. Bu makama ulaşmak, bir mürşid-i kamilin nezaretinde manevi terbiyeden geçmeye bağlıdır. Her mü’min bu yolda gayret göstermelidir.
Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.


[1] Saka: Ücretle su taşıyan, su taşıyarak geçimini sağlayan kimse. “Saka beygiri” deyimi, çok uğraşıp didinen ve yorulan kimseleri tarif için söylenir.
[2] Nodullamak (modullamak): Ucunda sivri demir bulunan bir değnek (üvendire) ile hizmet hayvanını dürtmek. (mec.) Sertçe ikaz etmek.
[3] İmrahor (Emir-i ahur): Padişahın ahır âmiri.
[4] Temren: Mızrak, ok vb. şeylerin ucunda bulunan batıcı/delici sivri parça.

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...