5 Haziran 2010 Cumartesi

YANAN DEDE: İMAN ALEVİNİ YÜREĞİNDE TAŞIYAN ADAM

YANAN DEDE: İMAN ALEVİNİ YÜREĞİNDE TAŞIYAN ADAM

İnanmanın tadını gel de onu fark edende gör. O zaman anlarsın, aşk nedir, teslimiyet nedir, yanmak nedir? O zaman kucaklar kainat birden seni. Dünyaya sahip olmak istersen o seni peşinden koşturur durur. Bir dolap beygiri gibi neye koştuğunu, nereye koştuğunu bilmeden döner durursun. Ama ona arkanı dön de gör bir kere yaşamanın tadını…”

Bir ruhban okulunda ders veren, Türkçe dersi veren Diyamandi böyle diyordu öğrencilerine. Öğrenci ne bilsin, nereden bilsin karşılarındaki şahsın iki ayı kimlikle evinde, sokakta ve okulda dolaşıp durduğunu… Adı Diyamandi idi. Herkes, hatta eşi ve kızı da onu Kayserili İplik Tüccarı Yuvan ustanın oğlu diye biliyordu. Rum'du, Hıristiyan'dı. Kanun gereği ruhban okulunda Türkçe dersini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı verecekti. Aranan, Türk Vatandaşı olmaktı. Rum olmuş, Hıristiyan olmuş o kimseyi ilgilendirmiyordu. Ruhban okulu kendini şanslı görüyordu bu yüzden. Çünkü ders veren kendilerinden biriydi. Dönemin iktidarı da kendini talihli sayıyordu. Rum görünen bu adam, ayağından başına kadar, Türk kimliğine sahip olduğuna inanan birisiydi. Kendi soyunu sopunu araştırmak için yollara düşmüş ve bunu da başarmıştı. Niğde'nin Bor ilçesindeki Halil Nuri Kütüphanesinde Şer'iyye sicillerini inceleyerek atalarının şeceresine ulaşmış ve Türk olduğunun belgesini bulmuştu: Selçuklulardan önce Anadolu'ya gelen Karaman Türklerindendi. Ataları Kayseri'ye yerleşmiş, burada Hıristiyanlaşarak öylece kalmışlardı. Bunu öğrenmişti, içi rahattı, ama onu da gizli tutuyordu.

Daha İdadi (Lise) öğrencisi iken Mevlana'yı tanımış, ona aşık olmuş, ona bağlanıp o yolla İslam'a ulaşmıştı. İnanmış iyi bir Müslüman'dı ama onu da gizli tutuyordu.

Hukuk mektebini okumuştu. Önce Osmanlı döneminde Gassam (Miras) dairesinde avukatlık görevi almış, sonra bunu bırakarak öğretmenliğe geçmişti.

Aslında onun bütün sırları, bu geçiş koridorunda saklıdır. Niye avukatlık gibi dönemin en cazip mesleğinde para kazanmaz da gider azınlık okullarında, yabancıların okullarında “Türkçe Öğretmenliği” yapar?.. Bunu kimseye açıklamamıştır. Ülkesine, insanına karşı duyarlılığın bir bedeli gerekiyorsa, onu vermenin erdemine sahip birisiydi. Kimseyle de bölüşmedi bu fedakarlığını. Sadece bir öğrencisine yazdığı bir mektubunda buna işaret eder ve “Benim orada öğretmenlik yapmamın asıl sebebi ülkemin geleceği içindir!” der. Daha açık söylemiyor ama anlaşılan Rum kimliği ile Türk milletine hizmet etmenin ağır yükünü omuzlamıştır. Böylece milletine ve devletine kırk yıla yakın hizmet eder. Sonra vaktin geldiğini düşünür ve bu iki şahsiyetli olmaktan sıyrılmaya karar verir. Aslında o başından beri tek kimlikliydi ama öbür sun'i kimlik de yakasından düşmeliydi artık.

Diyamandi, 1942 Yılında Müslümanlığını açıklayıp “Mehmet Abdülkadir” adını alarak yeni bir hayata yönelince, önce bir kaos çemberinden geçer: Müslümanlığını açıkladığı günü, Fener Rum Patrikhanesi, evine adamlarını gönderir. Bir papaz kızı olan eşine, Mehmet Abdülkadir'i eve almamaları talimatını verir. 15 Şubat akşamı eve gelip kapılar yüzüne kapatılınca, kendi ifadesiyle “Evinden çıkar Selamsız yokuşunda birkaç paket kitabıyla o soğuk kış gecesinde İstanbul'un yarı karanlık sokaklarında yalnız başına kalıverir ortada…”

Kolay mıydı? 13 yaşında İslam'ı tanıyacak, ama onu tam 42 yıl içinde saklamak zorunda kalacaktı. İçiyle Türk dışıyla Rum, içiyle Müslüman dışıyla Hıristiyan. İçiyle Mevlevi dışıyla öğretmen: Ezan okunur, eşi ve kızı görmesin diye kapısını sıkı sıkıya kilitleyip namazını kılar. Ramazan gelir, sahursuz oruç tutar, akşam yemeklerini hep dışarıda yer. Kahvaltısı getirilice pencereyi açar sütü ya da çayı dışarı döker, ekmekleri doğrayıp kuşlara serper…

Kendisine hem özel de, hem de genele farklı roller verilmiş bir adamdır Mehmet Abdülkadir. Ama rolünü kusursuz oynar. Hiç ipleri birbirine dolaştırmaz. Günü gelir bunun mükafatını görür. Çileli bir başlangıç da yapsa, Müslüman olduktan sonraki hayatı düzene girer. Daha sakin, teslimiyet içinde, huşu halinde bir ömür sürer.

Artık Mevlana'nın peşindedir, Konya yollarındadır. Mevlana ile Allah'a ve Resulüne ulaştığı için ona şükran borcunu ödemek için hep dergahının etrafında dolanır. Bir ayağı İstanbul'da öbürü Konya'dadır.

Diyamandi'den kaynaklanan bir ad verilmiştir ona: Öğrencilik döneminde öğretmenleri ona “Yamandi molla” demektedirler. Hayata atılır, “Yamandi Efendi” olur. Yaşı ilerler “Yamandi'nin 'di'sini atarlar. Geride “Yaman” kalır. Mevlevi olduğu için de “Dede'yi eklerler böylece Yaman Dede” çıkar ortaya. Ama o bunu bir türlü kabullenemez: “Bana, 'Yanan Dede' veya 'Yanar Dede' deyiniz lütfen. Ben Yaman adam değilim. Yanan adamım ben…” Oturur yanmayı istediği Münacaatı'nı yazar:

Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma;

Ruhumda Yanan âteşe, nîrânıma bakma;

Hiç sönmeyecek aşkıma, îmânıma bakma;

Ağlatma da yak, hâl-i perişânıma bakma.

Ağlatma ki âlâmımı tahfîfe de başlar;

Ağlatma, serinletmededir bağrımı yaşlar;

Rahmetme sakın, gerçi dayanmaz buna yaşlar;

Ağlatma da yak, hâl-ı perişanıma bakma.

Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın;

Âteşle yaşar, yaşla değil, yâresi aşkın;

Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın;

Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma...

METİNDE GEÇEN KELİMELER:

Efgân: Feryat, Nirân: Ateş, Cehennem, Âlâm: Elemler, Üzüntüler, Tahfif: Hafifletme, Zerre: En küçük parça, Yâre: Yara, Rahmetmek: Acımak”

İşte bu alevdir ki, onun yüreğinde ölesiye kadar bir iman meşalesi gibi yanıp durmuştur.

Kur'an okunurken, Allah ve Resulü anılırken ağlayan, Mehmet Abdülkadir, soyadı Kanunundan sonra Keçeoğlu'nu benimsedi. Müslüman kimliği ve adıyla yirmi yıl boyunca, hizmetine ara vermeden devam etti. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Talebelerine bilgiden önce imanı ve aşkı öğretti. Sevmenin bedeline hazırlıklı olma fedakarlığını öğretti…Onun imanı tahkiki idi, taklidi değildi. Tutuşması, yanması da bu yüzdendi… Onun sohbetleri bir aşk bahçesidir. Onun talebelerine mektupları, ömür boyu saklanacak birer gönül çiçeğidir. Mektuplarında uyarır, ısrar eder hatta yalvarır… Zor kazanılan ama hemen kaybedilmesi mümkün olan imanı muhafaza için birer öğüt buketidir…

Yanan Dede, sağlam bir iman, derin bir vecd, kararlı bir irade ile 1887'de Kayseri'nin Talas ilçesinde doğarak başladığı hayat yolculuğunu 3 Mayıs 1962'de İstanbul'da tamamladı…O bağlandığı, sevdiği, uğruna her türlü çileyi göğüslediği Rabbine ulaşırken, azığında geçmişin o mücadeleli ama onurlu hayatının dükümü ile dostları götürüp ebedî istirahatgahına koydular. Bize bıraktığı en iyi miraslarından birisi de “Dahilek Ya Resülallah” isimli Nât'ı oldu. Bu Nâtında da “Yanmak” bir teslimiyet işareti olarak ön plana çıkar. Mevlana “Hamdım, piştim, yandım” der. Yanan Dede de, dünyaya Hıristiyan bir aileden ham olarak geldi, sonra hayatın farkına vardı: Kırk iki yıl boyunca pişti. Daha sonra da, Müslüman oldu bir gönül alevi içinde yaşayıp ve sonsuza yürüdü. Ruhu şâd olsun. Sözü yine biz yine ona bırakalım:

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallah!

Nasıl bilmem bu nirana dayandım yâ Resûlallah!

Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallah!

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.

Yanar kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen,

Muazzam bir sehâsın sen, dilersen rûnümâ'sın sen,

Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ'sın sen

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.

Gül açmaz, çağlayan akmaz, ilâhi nûrun olmazsa,

Söner âlem, nefes kalmaz felek manzûrun olmazsa,

Firâk ağlar, visâl ağlar ezel mesrûrun olmazsa,

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah,

Erir canlar o gülbûy-i revanbâhşın hevâsından;

Güneş titrer, yanar, dîdarının, bak, ihtirâsından;

Perîşan bir niyâz inler hayâtın müntehâsından;

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.

Susuz kalsam, yanan çöllerde can versem elem duymam;

Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlarda nem duymam;

Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam;

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.

Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek,

Nasib olmaz mı Sultânım Haremgâhında cân vermek,

Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek;

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.

Boyun büktüm, perişânım, bu derdin sende tedbîri;

Lebim kavruldu aşkından, döner pâyinde tezkiri;

Ne dem gönlün murad eylerse taltif eyle (kıtmîr)i;

Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resûlallah.

METİNDE GEÇEN KELİMELER:

Dâhilek: Yalvarırım, Sana sığınırım, Hûn: Kan, Nîrân: Nar, Cehennem ateşi, Şevk: Şiddetle arzu etme, Ezel: Başlangıcı olmayan, Bezminde:Konuşma meclisinde, Figan: Istırap ile inleme, Bağırma, Cemal: Yüz güzelliği, Devâ: İlaç, çare, Ferahnak: Sevinç, Seha: Cömert, Rünuma: Yüz gösteren, Meydana çıkan, Felek: Gökyüzü, Habib-i Kibriyâ: Allah'ın Sevgilisi, Firâk: Ayrılık, Visâl: Kavuşma. Manzûr: Görülen, Bakılan. Mesrûr: Sevinç. Gülbûy-i Revanbaş Can bağışlayan gül kokusu. Dîdar: Yüz, Çehre, Mütnhtehâ: Son bulma, Sona erme, Umman: Okyanus, Deniz, Masseylesem: Emsem, Râh: Yol, Haremgâh: Hz. Peygamber'in kabri. Âsân: Kolay, Leb: dudak, Pay: Ayak, Tezkî: Hatırlama, Taltif; İltifat et, Atşından: Susuzluğundan, Kıtmîr: Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı.”

30 Mayıs 2010 Pazar

ISIT ELLERİMİ!


ISIT ELLERİMİ!
Ruhum yeniden üşümeye hazır gibi, bak titremeye bile başladı sanki. Bedenim daraldı ama yetmedi korumaya. Bir yerlerden içime soğuk giriyor ama nereden?
Baş etmek zor, güçsüz oluşuma rağmen dayanmak kocama bir mecburiyetmiş gibi dikiliyor karşımda. Sinirimi bozuyor bazen.
“Hissettiğin o yüce duygu ne senden ne de sevdiğinden. O’nun lütfu bil, öyle taşı, göreceksin yükün hafifleyecek.” diye yazmış gönderdiği mesajda. Halbuki daraldığımdan haberi yoktu, bir kez daha hissetmiş olmalı. İlk defa olsaydı şaşırırdım gerçekten ama böyle hiç düşünmeden, çaba sarf etmeden yerli yerine koyuşu dostluğunu, ne ilk ne de son olacak. Halden anlayan gibisi yok.
Seni de dinleyen biri var mı yanında? Ağır yükünün bir tarafından omuzlayan? Gününün iyi mi kötü mü geçtiğini telefondaki sesinden anlayan? Anlatmak istemesen de ısrarla soran? Yine de dirensen, koşup görmeye gelen? Aman bırakayım, kendi kendine halleder nasılsa mı diyorlar yoksa?
Neden bu kadar kayıtsızlar? Benim derdim bana yeter diyip en yakınındakini kendi haline bırakmak işlerinin yolunda gitmesine yetiyor mu? Yoksa sahil-i selamet çok uzak göründü de gözlerine, sıkıntılar denizinde yüzenleri seyretmekten keyif almayı mı öğrendiler? Herkes kendisi dinlensin, kendisi anlaşılsın istiyor değil mi?
Oysa bir kez de sen başlamaya niyet etsen kulaklarını tıkalı görüp vazgeçiyorsun..
Ağlayabiliyor musun hala? “Bir insan en çok ağlarken güzeldir.” diyor ya şiirde(İlhami Çiçek), seni ağlarken görmeyi çok isterdim. Ağlatana şükürler gönderirdik, ellerimizde ellerini hisseder daha çok ağlardık.
“içimden dedim beraber yürüyelim olur mu?
varsın gemilerimizi taşıyamasın sular
varsın yarı yolda uyuya kalsın
bize gönderilen bahar.

içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gölgemiz olsun hüzün
dilediği gibi uzatsın can evimize ayaklarını
varsın annemiz olsun tütün
hayat daha sert vursun yumruklarını.

içimden dedim ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi
nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren
kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi
nedir yalnız bize yakışan bu serüven.

bu serüven ki
bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
ve terk etti bizi huzur denen sevgili
kalakaldık, şaşkınlığın avuçlarında
billur bir kuş gibi.

içimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu,
beraber yürüyelim olur mu?”(İbrahim Tenekeci)
Şimdi ruhumun ısınmaya ihtiyacı var. Güneşe yüzünü dönmesi gerek.
Nasıl?
“Birisi sana; "Güneş nasıldır?" diye sorarsa, ona yüzünü göster de; "Tıpkı böyledir!" de! Eğer sana ay'dan bahsederse, damın üstüne çık, ona seslen; "Tıpkı böyledir!"de!
Kim peri kızı görmek isterse, ona yüzünü göster; miskten bahsederse, saçlarını çöz; "İşte böyledir!" de!
Kim sana; "Acaba ay bulutların içinden nasıl sıyrılır çıkar?" diye sorarsa, kaftanının düğmelerini birer birer, yavaşça çöz, ona kendini göster de; "Tıpkı böyle çıkar!" de!
Birisi sana; "Acaba Hz. İsa ölüyü nasıl diriltti?" diye sorarsa, dudaklarını uzatıp onun önünde bize bir öpücük ver ve; "işte böyle diriltti!" de!
Kim; "Acaba aşk şehidi nasıl olur?" diye sorarsa, ona bizi, bizim canımızı göster ve; "Tıpkı böyle olur!" de!
"Can bedenden ayrıldıktan sonra nasıl olur da geri gelir ve tekrar bedene girer!" inancını inkar edenlere karsı, gel, evimize gir de; "İşte böyle olur diye göster!
Her nerede olursa olsun, bir aşk feryadı duyarsanız, Allah hakkı için biliniz ki, o feryad bizim hikayemizdir, bizim feryadımızdır! "Bizim feryadımız, iste böyledir!" demektir!
Dostun vuslat sırrını seher rüzgarından başka kimseye açmadım, söylemedim! Seher rüzgarı da, kendi sırrının safası yüzünden; "Evet" dedi; "Tıpkı böyledir!"(Divan-Kebir)
Ruhunu ısıtmak istiyorsun, ellerin soğuk madem, o zaman dinle:
Kalk, külahını yana eğ; gam ve keder tuzaklarından sıçra ve kurtul! Ruhun yanağını öp, sevincin saçlarını tara!
Kalk, gökyüzüne yüksel; meleklerle tanış, dost ol! Gerçek sevgilinin kapısına, sıdk durağına gel; o eşiğe baş koy!
Mademki gönlüne sevgilinin güzel hayali yerleşti, mademki sen de aşkın tesiri ile eridin, hayale döndün, artık yürü; git, gönlü ve aklı kendine yurt edin!(Divan-ı Kebir)

24 Nisan 2010 Cumartesi

NAYÎ OSMAN DEDE (1642 ?-1729)


NAYÎ OSMAN DEDE(1642 ?-1729)

Nayî (Neyzen) Osman Dede'nin doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Bu tarihin 1642-1647 yılları arasındaki bir tarih olduğu tahmin edilmektedir. Bazı kaynaklar Gelibolu'lu olduğunu, küçük yaşında İstabul'a geldiğini bildiriyorsa da hakkında bilgi veren kaynakların çoğu İstanbul'lu olduğunu ve Vefa semtinde doğduğunu söylüyor. Babası Süleymaniye Darüşşifası reis'ül-hüddamı Süleyman Efendi'dir. Tuhfe-i Hattatın yazarı Mustakîm-zâde Sâdeddin Efendi babası hakkında bilgi vererek "Bir pîr-i sâhib nefes ve hezar bîmar-ı bîhuşa devâres olmuş, Haccü'l harameyn bir zat-ı şerif idi" diyor.

Osman Dede, çok genç yaşından itibaren güzel sanatların mûsikî, şiir ve hat sanatı gibi kollarında çalışmaya başladı. Bu uğraşının sonucu olarak 1672 yılında, Galata Mevlevihânesi şeyhi Gavsi Dede'nin hizmetine girerek mevlevi oldu. Gavsi Dede, XVII. yüzyılın yetişdirdiği değerli ilim ve sanat adamlarındandı. Şiir ve hat sanatını iyi bilen, mensubu bulunduğu tarikatın gerektirdiği bilgileri nefsinde toplayan bir kimseydi. Osman Dede bu mevlevihâneye girdikten sonra, şeyhinin dizinin dibinde yetişti ve bu yetişmede bu kültür adamının büyük etkisi oldu. Bir yandan Arapça ve Farsça öğrenirken ney üflemeye ve tasavvufa çalışıyor, güzel yazı yazmayı öğreniyordu. Ney üflemesini üç yıllık "Çile" süresi içinde geliştirdiği söylenir.

Söylentiye göre bir gün Gavsi Dede'ye Halil Efendi adında bir dostu ziyarete gelmiş. Bir süre sohbetten sonra her ikisinin de canı ney dinlemek istemiş. O gün de usta neyzenlerden dergâhta hiç kimse yokmuş. O sıralarda çok genç ve emekleme döneminde bulunan Osman Dede'ye ney çaldırtmışlar. Bütün acemiliğine rağmen genç sanatkârdaki kabiliyeti sezen Halil Efendi, bu genç delikanlının ileride neyzenbaşı olabileceğini Gavsi Dede'ye söyleyerek takdirlerini belirtmiş.

Gerçekten de Osman Dede sanatkâr kişiliğini işleyip geliştirdi; sazında erişilmez bir virtüöziteye ulaşarak Galata Mevlevihânesi'nde on sekiz yıl neyzenbaşılık yaptı. Bu arada Gavsi Dede'nin kızı ile evlendi. Kayınbabasının ölümü üzerine 1697 yılında mevlevihânenin şeyhliğine getirildi. Bu makamda otuz üç yıl kaldıktan sonra 1729 yılında öldü ve tekkenin mezarlığına defnedildi. Yerine oğlu Sırrî Abdülbaki Dede şeyh olmuştur.

XIX. yüzyılın ünlü bilgin ve mûsikîşinaslarından Ali Nutkî Dede, Nasır Abdülbaki Dede, Abdürrahim Künhî Dede, Osman Dede'nin kızı Saide hanımdan torunlarıdır. Bu büyük din ve sanat adamı iyilik seven, neşeli, güzel konuşan, kimseyi incitmeyen, herkesi kendine bağlayan bir kimseymiş.

Çağının usta hattatlarındandı. Sülüs ve nesih türü yazıyı Nefes-zâde İsmail Efendi'den , taliyk türü yazıyı ise kayınbabası Gavsi Dede'den öğrendi. En çok taliyk yazmada başarılı olduğu söylenir.

Bir şair olarak o dönemin şiir anlayışı çerçevesinde güzel örnekler vermiştir. Tasavvufî gazelleri, mesnevi şeklinde yazdığı miraciye'si, âşıkhane şiirleri, na'tleri, Hazreti Muhammed'in mûcizelerini anlatan şiir şeklinde yazdığı bir eserinden başka bazı nazireleri vardır. Şiirlerinde "Nayî"mahlasını kullanan Osman Dede'nin Ravzatü'l-İcaz ile Miraciye'si göz önünde tutulursa, iyi bir tasavvuf şairi olduğu sonucuna varılır.

Ney üflemedeki ustalığı, o günden bugüne kadar "Kutb-, Nayî" sıfatı ile anılması, neyzenbaşı olması ve bu görevi onsekiz yıl başarı ile sürdürmesi ile belgelenmiştir.

Mûsikîşinaslığına gelince eserlerindeki ifade kudreti, sağlamlık ve dâhiyane sentezler bu sanatı ne derece bildiğini anlatmaya yeterlidir. Mûsikînin sadece teknik yönü ile değil eski Edvâr kitaplarını inceleyen, nazariyat ile uğraşan bir sanatkârdır. Bu sanat dalında notasızlığın nelere mal olduğunu görüp anlayarak bir de nota yazısı bulmuştur.

Mûsikî öğrenim yıllarının ilk dönemlerine ait güzel bir hikâye anlatılır: Mevlevihânede "Çile" doldurduğu yıllarda, ney öğreniminin başlangıcında "Dem Çekme" denemeleri yaparken çıkardığı seslerin güzelliği her nasılsa padişahın kulağına ulaşmış. Genç derviş, şeyhinden izin alınarak saraya getirilmiş. Mûsikî üstadlarının da bulunduğu bu mecliste padişah, Osman Dede'nin uşşak makamından bir taksim etmesini emretmiş. O zamanlar mûsikîyi ve bu sanatın inceliklerini henüz iyi bilmediğinden, ney'i rastgele üflemeğe ve tatlı nağmeler çıkartmağa başlamış. Bu başarı oarda bulunan mûsikîşinasları hayrete düşürmüş. Padişah "Dedem bunun peşrevi yok mudur ?"deyince, "Eyvallah" diye çalmağa koyulmuş. Padişahın "Derviş, bu peşrevin adı nedir ?" sorusuna da "Gül Devri padişahım" karşılığını vermiş. Eserin adı böylece kalmış. Rast makamındaki bu peşrevin âyinlerde çalınması mevlevihânelerde gelenek halini almıştır.

Eserleri:

1-Mevlevi Âyinleri:Rast, Hicaz, Uşşak ve Çargâh makamlarından bestelemiş olduğu dört mevlevi âyini başlı başına birer sanat olayıdır. Bunlardan hicaz makamındaki âyinin tamamı unutulmuşken, Edirneli bir dervişin hâfızasından, birinci ve ikinci selâm'ın tamamı, üçüncü selâm'ın bir bölümü tesbit edilmiştir.

2-Rabt-ı Tabiat-ı Mûsikî:Bir Edvâr kitabıdır;mûsikî ile ilgili eserlerden söz eder.

Şiir şeklinde ve Farsça yazılmıştır.

3-Miraciye:Türk Mûsikîsi'nde şaheser bir beste örneğidir. Segâh, Müstear, Dügâh, Neva ve Hüseyni makamlarında beş bölüm olarak bestelenmiş, her bölümün başı tevşihlerle süslenmiştir. Ancak, Neva bölümünün on sekiz mısraının bestesi unutulmuştur. Miraciye'nin sözleri eksiksiz bir şekilde derlenerek, 1895 yılında Maarif Nezareti Evrak Müdürü Ali Galip Bey tarafından bastırılmıştır.

4-Gazeller, nazireler, na'tlar

5-Türk Mûsikîsi'nde kullanılan perdelerin baş harflerini alarak Arap alfabesine dayalı bir nota yazısı bulmuş ve bu konu ile ilgili bir kitap yazmıştır. Bu eserin iki müshası yakın zamanlara kadar Yenikapı Mevlevihânesi'nde iken sonradan kaybolduğundan geniş bir bilgi elde edilememiştir.

6-Saz Eserleri:Osman Dede klâsik mûsikîmizde önemli bir saz eseri bestekârıdır. Eserleri yeni mûsikî öğrenenler, hele ney çalmağa çalışanlar için öğretici özelliktedir. Bu eserler kendisinden sonra gelen bestekârlara örnek olmuştur.

Hem dinî hem de din dışı mûsikîmize birbirinden değerli eserler kazandıran bu büyük insanı saygıyla ve rahmetle anıyoruz. . .

Hazırlayan:Tâhir AYDOĞDU

Kaynak:Türk Mûsikîsi Tarihi. . . . . . . Dr. Nazmi ÖZALP



UŞŞAK PEŞREVİ - 1. SELAM


2.SELAM - 3.SELAM



4.SELAM - SON PEŞREV - SON YÜRÜK SEMAİ - SON TAKSİM

22 Nisan 2010 Perşembe

Biz Şa' bânî bülbülüyüz



Seher vaktinin yeliyiz
Sırr-ı hakikat diliyiz
Mecnûn'a Leyla eliyiz
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Bize gelen irfan olur
Hayvan iken insân olur
Sırr-ı cana canan olur
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Yaktık aşka can u teni
Komadık dilde gümânı
Hakk'tır bugün dil mihmânı
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Varlığımız yoktur bizim
Meydânımız pâkdır bizim
Didârımız Hakk'tır bizim
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Şerîatsız yol değiliz
Ma'rifetsiz kul değiliz
Hakîkatden dür değiliz
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Kırklarla halvete girdik
Yedilerle sohbet ettik
Üçlerle birliğe yettik
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Halveti'dir şöhretimiz
Vahdet kıldık kesretimiz
Mahviyettir maksadımız
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Döneriz biz yane yane
Aşk meyine kane kane
Mestlikte erdik bu deme
Biz Şa' bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Sanmasınlar biz mülhidiz
Hem müminiz hem müslimiz
Mucid değil muvahhidiz
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Pîrimizdir Şeyh-i Şa'bân
Erkânıdır mağz-ı Kur'ân
Yolunda canımız kurbân
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Bir acayip dilhanemiz
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

Derviş Sâdık harabattır
Özü Hakk'a müstağraktır
Zikri fikri zât-ı Hakk'tır
Biz Şa'bânî bülbülüyüz
Vahdet bağının gülüyüz

eş Şeyh Sâdık
el Halveti eş Şa'bânî

18 Nisan 2010 Pazar

Mevlâna'ya göre aşk

Mevlâna'ya göre aşkMehmet Kurtoğlu

Cihanı kuşatan bir ses
(Mevlâna'ya göre aşk)

Büyük mutasavvıf ve düşünür Mevlâna'nın hayatı ve eserleri aşk üzerine bina olunmuştur. Onun gerek şems ile olan ilişkisinde gerekse dini algılayışında hep aşk ön plandadır. Zira Mevlâna'ya göre her şeyin temelinde aşk vardır. İnsanın dünyaya gönderiliş nedeni aşktır. Cennetten yeryüzüne gönderilen insan, yeryüzünde hep bir arayış içinde olmuştur. Çünkü sevdiğini geride bırakmış, yeryüzü gurbetinde kaybettiği gerçek sevgiliyi aramaya koyulmuştur. İslâm tasavvufunda beşeri aşktan ilahi aşka doğru bir merhale söz konusudur. Büyük düşünür ve Mutasavvıf Mevlâna'nın hayatı ve eserlerinde aynı merhaleyi görmek mümkündür. Mevlâna'nın özellikle Şems ile tanıştıktan sonra gerek emeli gerekse ilmi yönden büyük bir aşkınlık gösterdiğini ve kâinatı aşk ve hikmet gözlüğüyle okuduğunu görürüz.
Öyle ki bütün dünyayı aşk gözlüğüyle tanımlar ve anlamlandırmaya çalışır. Hatta ona göre yalnızca insan değil, evren aşk üzerine hareket eder, mevsimler aşk ile dönüp durur. İnsan - evren, insan - tanrı ve tabiat - tanrı ilişkisi hep aşk üzerine şekillenir, insanla Allah arasında ki ilişki bile aşka dayalıdır. Büyük eseri Mesnevî'sinde şöyle der:
"Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamağa başladı, çevikleşti
Ey âşık! Aşk; Tur'un canı oldu Tur sarhoş, Musa 'da düşüp bayılmış...
Her şey maşuktur, âşık bir perdedir. Yaşıyan maşuktur, âşık bir ölüdür
Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona!
Sevgilimin nuru önde, artta olmadıkça ben nasıl önü, sonu idrak edebilirim?
Aşk, bu sözün dışarı çıkıp yazılmasını ister; ayna gammaz olmaz da ne olur?"(1)
Bu şiirde de görüleceği gibi Mevlâna, hayatını ve eserlerini aşk ve sevgi üzerine oturtmuştur. Bu kendisinde o denli ete kemiğe bürünmüştür ki, dinler ve ırklar üstü bir hal içine girmiştir. Öyle ki, doğusuyla batısıyla herkesi derinden etkileyen o meşhur "Ne olursan ol yine gel yine" sözünü bile bu aşktan ilham alarak söylemiştir. Çünkü ona göre aşk, insanı bütün her şeyden arındırır. Aşk, bir haldir, bu hal anlatılmaz ancak yaşanır. Ve o aşkı şöyle tanımlar:
"Aşktık gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.
Âşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk Tanrı sırlarının usturlabıdır
Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim...
Asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum.
Dilin tesiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır
Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı.
Aşkı, âşıklığı yine aşk şerh etti. "2
Yukarıda ki şiirlerde görüleceği gibi Mevlâna, aşkı tanımlamaktan kaçınmış hatta onu tanımlamayı "mahcupluk" olarak addetmiştir. Çünkü yaşanılan bir halin kelimelerle ifadesi mümkün değildir. Hatta daha ileri giderek onu tanımlamayı "çamura saplanmış eşek" in haline benzetmiştir. Peki, böyle olmasına kansın Mevlâna'nın koca külliyatı Mesnevî ve Divan-ı Kebir'inde anlattığı şey nedir? Elbette aşktır! Ama Mevlâna bu aşkı anlatırken bu konuda söylenebilecek en iyi ifadeyi kendisi söylemiş ama yine de aşkı tanımlayamadığını belirtmiştir. Onun bu konuda söylediklerini "delilik" olarak yorumlamak yerinde olacaktır. Çünkü o daha sonraki satırlarında şöyle bir ifade kullanır: "Ayık olmayan kişinin her söylediği söz- dilerse tekellüfe düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya kalkışsın - yaraşır söz değildir." Aslında Mevlâna, burada büyük bir alçak gönüllülük sergileyerek aşk hakkında söylediklerini "uyanık olmadığı" bir anda söylenmiş sözler olarak gösterir. Kendinden geçme hali olarak görür. Aslında burada bu sözüyle bile aşkı anlatmış olur. Yani şunu demek ister: Benim burada söylediğim sözler, aklım başımda değil iken sarf ettiğim sözlerdir. Aşık kişiler; aklı başında olmayan, sarhoşça dolaşan kişiler olduğundan, onların söyledikleri yaşadıkları halin bir yansımasıdır. Dolaysıyla bende böyle bir halin içinde iken bu sözleri söyledim" demektedir. Hallac-ı Mansur'un zikir edip dönerken kendinden geçtiği biranda "Enel Hak" demesi gibi, Mevlâna da, aşkı yaşayarak anlattığını söyler ve ancak onun yaşanarak bilinebileceğini işaret eder.
Mevlâna'ya göre aşk bir arayıştır. Ruhun, yüce yaratıcıyı aramasının adıdır. İnsanoğlu bu yüzden dünyada hep bir gariplik, bir eksiklik, bir yalnızlık çeker. Çünkü sevgilisini (yaratıcıyı) kaybetmiştir. Onu bulmayana kadar ona rahat yoktur. Bu yüzden doğuştan âşıklık istidadı gösterir. Mevlâna bunu bir rubaisinde "Bizim, sarhoş olmamız için şaraba ihtiyacımız yoktur"3 diyerek dile getirir. Zira sarhoşluk, gerçek anlamıyla âşıklık doğuştan insanoğlunda var olan bir özelliktir.
Roman ve şiirlerde aşk daha çok marazi bir duygu olarak ele alınır. Aşk derttir, acıdır, ızdıraptır. Mevlâna'da ise aşk, zevktir coşkudur dahası hayatın kendisidir. Aşkı bir yaşam biçimi olarak gören ve tanımlayan Mevlâna, şairlerin tanımının tersine onu şöyle açıklar:
"Âşık, bütün yıl sarhoş olsun rüsva olsun olur mu? Diye düşünmez olmalıdır. Âşık, coşkun olmalı, deli divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çekeriz, gamını yeriz. Fakat sarhoş olunca:'ne olursa olsun' der işin içinden çıkarız"4
"Ömür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, işte şuracıkta tükenmiyen ölümsüz ömür... Aşk, hayat suyudur, bu suya dal. Bu denizin her damlasından başka bir hayat, başka bir ömür var"5
"Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. O kadar ki nereye ayağını bassan o yerin toprağı oluruz. Âşıklık mezhebinde revamıdır ki, âlemi seninle görelim de seni görmeyelim?"6
Mevlâna aşkı aynı zamanda kâinatı okuma kitabı olarak da görür. Daha açık ifadeyle sevgilinin gözüyle [yaratıcı] kâinata bakar, onu yorumlar. Bütün eşya ve nesnelerin arkasında saklanmış olan sevgiliyi görmemek mümkün mü diye de soramadan edemez.
"Bağda, bahçede görülen selviler, güller, aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun yanaklarının aksidir. Düşüncem ruh âleminde verilen ezeli ikrarla mest olmuştur. O ikrarın zevki ile yalnız ben mest değilim. Bütün insanlardan bir tane bile ayık varsa, ben dinsizim"
Mevlâna, yalnız kendisinin değil, gerçekte bütün insanlığın "evet sen bizim rabbimizsin" dediği ve henüz yeryüzüne gelmediğimiz ruhlar âleminden bu yana, aşkla mest olmuştur. İnsanın o günden bu yana hep o aşk sarhoşluğuyla gezdiğini anlatır.
Her satırı aşk ve vecd ile yazılan, derin düşünce ve tefekkür ile kaleme alınmış olan Büyük düşünür ve Mutasavvıf Mevlâna'nın yaşamı ve eserleri aşk üzerine seyreder. Her satırında aşkınlık ve hikmetin fışkırdığı rubailerinde ise aşk, bir haldir, yaşanır ancak tanımlanamaz. Onun eserleri ise, yaşadığı bir halin gayri ihtiyari dışa yansımasından başka bir şey değildir.
"Cihan bir dağdır, bizim yaptıklarımız ses, seslerin aksi yine bizim semtimize gelir" diyen Mevlâna, Aşkı göz ve ruhta arar ve: "ölülerin aşkı ebedi değildir" diyerek aşkı yaşamanın ve duyumsamanın ancak uyanık bir ruhun yapabileceğini söyler. Şems ile tanıştıktan sonra lafzı aşıp manâ mertebesine yükselen Mevlâna, aşk üzerine söylediği her sözü aşkınlık ile söylemiş ve aşkın bir kişi olarak tarihteki yerini almıştır. Mevlâna bu aşkınlığa ancak bilgiyi özümseyerek daha açık ifadeyle lafzı aşarak ulaşmış, hakikati aşkta bulmuştur. Mutasavvıflar içinde aşkı en iyi ve en güzel tanımlayan Mevlâna, aşk üzerine oturttuğu felsefesiyle yüzyıllardan bu yana doğudan batıya, insanın iç dünyasını, gönül gözünü aydınlatmıştır. Onu, "Cihan bir sestir, bizim yaptıklarımız bir ses, seslerin aksi yine bizim semtimize gelir" kendi sözüyle tanımlayacak olursak, o aşk ile insanların ruhunu kuşatmıştır. O, düşünce ve fikirleriyle cihanı kuşatan bir sestir ve sesi cihanın her semtinde yankılanmaktadır...

Yedi İklim Dergisi - Mevlana Özel sayısı

28 Mart 2010 Pazar

SEVGİLİ TUTMUŞ YULARIMDAN!


SEVGİLİ TUTMUŞ YULARIMDAN!

O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de Allah hası. Bir kişiyi böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir, en iyi bir makama çeker yüceltir. Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf nasıl olurda kahretmeyi isterdi?

Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu? Onu verir.

Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüşsün; iyice bak! (Mesnevi).

Anlamadım. Karışık laflar.

Kaç türlü ölüm var?

Kaç türlü kayıp.

Kaç türlü?

Canım yanıyor. İçim acıyor. Burnumun direği sızlıyor. Kalbimin üzerinde bir ağrı. Ensem geriliyor. Başımın üstünde bir ağırlık. Kaslarım birbirine geçiyor sürekli.

İhtimalleri düşünüyorsun.

İhtimalleri düşünüyorum. Aslında düşünmüyordum. Tek bir ihtimal. Kafamın içinde dönüp duran. Aklımla, zihnimle ya da ne diyorsanız siz ona. Mantığımla belki düşünüp bulduğum tek bir ihtimal.

Her zaman en az üç seçenek vardır derler.

Laf salatası yapıyorsun.

Tamam kızdın, o tek ihtimalden söz et. O tek ihtimal en çok korktuğun olmalı? Şu anda yaşadığından bağımsız, ne zaman ne yaşasan hemen geliveren. Her zaman en çok neden korkuyorsan o.

Doğru.

Şu anda da mantıklı düşünebiliyorsun. Duyguları elinle suyun yüzeyinden kenara ittin. Akıl devrede. Bu iyi. Düşün şimdi geriye doğru, ileriye doğru. Her zaman en çok korktuğun şeyi. O tek ihtimali.

Buldum.

Gir içine şimdi.

Korkunç.

Tahmin edebiliyorum. Ben de benimkindeyim. Sol kürek kemiğime bir ağrı saplandı.

Peki ne olacak şimdi?

Bekleyelim. Başka bir seçeneğimiz kalmamış olsun.

Çaresizlik.

Evet çaresizlik. Kalakalmışlık. Bütün savunmaların kalktığı acizlik. Tüm çıplaklığınla çocuk halinle merhamet dilenmekten başka bir şansının olmadığını düşündüğün an. Eğer bir çocuk olsaydın ne yapardın böyle bir durumda?

Ağlardım.

Ben sessizliğe gömülürdüm. Oradan kaçmak isterdim. Utanırdım. Başkaları ne yapardı sence?

Herkes çocukken öğrendiğini mi?

Evet.

Hala çocuksun sonra ne olur?

Belki dayak yerim, belki kızarlar, belki ceza verirler, belki de bağışlarlar.

Kimler?

Büyükler.

Şimdiki büyükler kim?

Etrafımdakiler, önemsediklerim, ihtiyacım olduğunu düşündüklerim, çevre.

Yani senin dışındakiler.

Benim dışımdakiler.

İşin ilginç tarafı işte bu. En büyük korku bu. Yargılanma. Değerlendirilme. Kınanma. Ya da başına gelebileceğini düşündüğün her neyse. İşte bu korku. Hem korku hem ihtimal.

Korku bir ihtimaldir. Gerçek değildir.

Ve hiçbir zaman bilemeyiz dışımızdakilerin tavrını. Merhametli olup olamayacaklarını. Ama biliriz asıl Padişah’ın ne yapacağını. O hep merhametlidir. Nasıl yaptığını bilmesek de sonucun hep merhamet olduğunu.

Nereden biliriz?

O vaadinden asla dönmez. Ne yapacağını, nasıl yapacağını önceden bildirmiştir. Tek bir şey ister. Ana gibi kucağına gitmemizi. Diğerleri yerine merhameti de, iyiliği de ve başka istenecek ne varsa hepsini ondan istememizi ister.

Hem rahatlatıcı hem mantıklı.

O zaman başta söyledikleriniz de yerine oturuyor.

Evet. Tam tamına.

Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüşsün; iyice bak!

Korku yerine onun kucağına gitmek. Mantıklı ve rahatlatıcı.

Sevgiliye çekilmek.

Evet olan bitenin özü bu. Sevgiliye kaçmak. Bilmem fakat kaç bin türlü yolla.

Sevgili tutmuş yularımdan beni,
develer gibi habire çeker.
Esrik devesini böyle nereye götürür,
böyle hangi katara?

Hem canımı çiğnedi benim o,
hem bedenimi çiğnedi.
Gönlümü bağladı benim o,
kırdı şişemi.

Ne iş yaptırmaya götürür, bilmem,
nereye götürür beni.

Sevgili takar beni oltasına,
atar karaya balık gibi.
Sevgili kurar gönlüme bir tuzak,
avcıdan yana çeker sürür beni.

Bakarım tabiat başlar büyük işine:
Bulutlar gelir uzaktan
katar katar, küme küme.
Bulutlar sular ovaları.
Bulutlar yürür dağlara doğru.
Uyanır açar gözlerini yeryüzü.
Gökler çalar davulunu.
Dalların gönlüne çeker gülün özü
en güzel kokusunu baharın.
Tohumun gönlü başlar vermeye tohum.
Ağaç durmadan söyler, döker içini. (Hz.Mevlana )

25 Mart 2010 Perşembe

Güzel ve Çirkin

Güzel ve Çirkin

Güzellik ve çirkinlik iki zıt kavram ama çok su götürür tarafı elbette var, fakat biz yine usûl olduğu üzere güzel nedir çirkin nediri veya güzellik nedir çirkinlik nediri kendi perspektifimizden ele almaya gayret edeceğiz. Nedir güzel ve çirkin olan şey onca göreceliliğe rağmen?

Görecelilik şahsi zevkle sınırlıdır ama objektif olarak da güzel ve çirkin vardır. Allah’ın güzel dediği güzeldir, çirkin dediği çirkindir vesselam. Bu kadar kolay, bundan ibarettir. Efendim renkler ve zevkler tartışılmaz diye bir kaide var, doğrudur. Bu kişinin kendisiyle sınırlı olarak ben şunu güzel görürüm, bunu çirkin görürüm deme hakkıdır.

Yani bireysel, ferdi olarak böyle bir hakkı var. Bizim söylediğimiz görecelilikte bunu ifade ediyor aslında öyle değil mi?

Evet ama güzel estetik demektir, estetik bediiyyattır, Cenab-ı Allah’ın el-Mubdi, numunesiz güzellikler yaratma… Bakın Halık ism-i şerifinden farklı bir esma’dır el-Mubdi; numune olmaksızın, birşey’e benzetme kastı veya bir örnek, model olmaksızın model olacak kadar güzel şeyler yaratabilme.

Benzersiz, eşsiz güzellik…

Evet. bediiyyat. Bunun batı’daki adı estetiktir ve estetik bir ilimdir. Estetik bir ölçü ilmî değil, bir oran ilmidir. İnsan’ın güzelliği ve çirkinliği elbette vardır. Güzel insan var çirkin insan var. ‘Efendim gözüm alıştı ben onu güzel görüyorum’, o senin görüşün objektif olarak. Mesela bütün güzel yüzlü insanların kaşları ile gözlerinin arasındaki mesafeye dikkat edin çirkin diye kabul edilen insanlardan daha açıktır. Kaş yüksekliği, çehrenin güzelliğinin ölçülerinden biridir, objektif ölçülerden bahsediyoruz. Bir de görmek var ki o subjektiviteye giriyor, mesela Hazret-i Ebubekir efendimizin Rasûl-i Ekrem Hazretlerine arzettikleri, böyle içinden taşarak "Ya Resûlullah ne güzelsin, senin kadar bir güzel varlık var mıdır?’ diye ifade ettiği güzel görme, aynı zamanda o bir hakikati görmektir. Hazret-i Ebubekir'inki o ayrı, bir de Ebu Cehil’in (estağfirullah) Efendimize çirkin diye iftira etmesi… Kendi çirkinliğini o’nda görmesi çünkü Efendimiz aynı zamanda bir Mirat-ı Mücella’dır. Hasan Sezâyi-i Gülşenî Hazretlerinin buyurdukları gibi "Muhammed’dir cemâl-i Hakk’a mir’ât, Muhammed’den göründü kendi bizzat" diyor. Herkesin anlayacağı incelikte bir laf değildir, biraz kalın laf’tır. Hazmı zordur; görünmek başkadır, Allah olmak başkadır. Bunlara dikkat etmiyorlar, vay efendim işte bu nevi zevat Allah’a şirk koştu falan diyorlar. Hallac-ı Mansur’u anlamadıkları gibi, Beyazıd-ı Bestami’yi anlamadıkları gibi anlamazlar. E herkeste anlayacak değil ki tabii, yani Efendimiz’i bütün Ashâb-ı kirâm Hazret-i Ebubekir gibi mi anladı? ‘Ben size nimetimi tamamladım ve din olarak İslam’dan razı geldim.’ ayet-i kerimesi nâzil olduğunda Ashâb-ı kirâm efendilerimiz sevindiler, müjde aldılar. Hazret-i Ebubekir üzüldü, ağladı. Niye böyle diye sorulunca ‘Siz bilmiyor musunuz bir peygamberin vazifesinin ve varlığının sebebi tebliğde bulunmaktır.Tamamladım dediğine göre Cenab-ı Hakk, Hazret-i Peygamberin tebliğ fonksiyonu bitti. Tebliğ fonksiyonu bitince dünya hapishanesinde kalmaz, Resûlullah artık bize misafir, dedi. Ve Efendimiz çok kısa bir zaman sonra âlem-i ahiret’e doğdu. Şimdi bakın bu inceliği anlayabilmek bile çok özellilikli bir farktır. Bunu bak herkes anlamıyor dolayısıyle İslam’ın inceliğini, güzelliğini, İslam’ın neye güzel neye çirkin dediğininde herkes tarafından eşit ve doğru bir şekilde anlaşılmasını beklemek yanlıştır. O zaman bunun varis-i enbiya olan zevat-ı kiram ki Efendimizin şeriatına vâris olanlar ulema efendilerimizdir, Efendimizin haline vâris olanlar meşayih efendilerimizdir, nedir güzel, nedir çirkin onlardan öğrenmemiz lazım. Estetik ilminin oranlar güzelliği, bu sâdece şekilde değildir; mesela mûsikîdeki oranlar… Ona bizim mûsikîmizde eski tabiriyle niseb-i şerife denir yani seslerin kalınlıkları, incelikleri arasında frekans adedinden kaynaklanan kalınlıkları incelikleri arasındaki belli oranlar bir makam dizisi içinde ne kadar fazla ise o makam o kadar güzeldir, ne kadar az ise o kadar o makam daha az güzeldir. Bakın bunlar hep ilmî açıdan…Ama bunun yanı sıra bu niseb-i şerifeye yani güzel aralıklara daha az oranda sahip olan bazı makamlar bazen daha müessir makamlari olabilir. Tesir başka birşeydir, objektivite başka birşeydir. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir ve Allah güzeli sever. İnnallahe Cemilun Yuhibbul Cemal: Allah güzeldir, güzeli sever. Güzel nefsimize güzel gelen değildir, çünki nefse güzel gelen şeyde istifade fikri vardır, menfaat fikri vardır. Bu menfaat ve elde etme, talep etme olmaksızın birşey’i güzel görmek Allah’ın güzel gördüğünü güzel görmek demektir. Bazen nefse güzel gelen şeyler Allah indinde çirkindir, demek ki hakikatte çirkindir. Bazen nefse zor gelen şeyler ve belki de o nefsin zorlamasıyla da çirkinleştirilen şeyler Allah indinde güzel olduğu için hakikatte güzeldir. Ve bizim ecdadımız çok irfanlı insanlardır eğlendirirken öğretmeyi çok iyi bilirler. Onun için bizim Türk mûsikîsinde özellikle şarkı güftelerini tefekkür ederek dinlersek çok şey öğreniriz. Mesela Lem'i bey’in bir şarkısı vardır ‘Severim her güzeli senden eserdir diyerek’. Eğer bunu afedersiniz bir zampara bahanesiyle söylerse o zaman nefsanidir ama her güzelin hakiki ve mutlak güzel olan Allah-u zulcelâl’in güzelliğinin müşehadesi olarak görüldüğünde severim her güzeli çünkü Allah’ın eseridir.

Güzelden gelen güzeldir.

Bu meseleleri anlayabilmek için nefsten mümkün mertebe kurtulmak lazımdır. Hadi yapamıyorsak bile birazcık düşünce bazında nefsin hakimiyetinden kurtulup daha doğru düşünmek ve daha doğru neticeler elde etmemiz yapmaktan daha kolaydır. Evvela düşünce bazında gerçekleştirirsek Allah’tan yapmaya da muvaffak olmayı temenni ederiz, dua ederiz, inşa’Allah olur.

Birde nesnelerin, objelerin güzelliği, çirkinliği yanında vukua gelen hadiselerin güzelliği, çirkinliği söz konusu. Hatta bu mânâ’ da bir hüsnü bizzat, ya bizzat güzeldir yada hüsnü bilgayr neticeleri itibari ile güzel olan hadiseler vardır. İlk bakışta yani zahiren mülk boyutuyla herkese güzel gelen şeyler vardır; insanların birtakım nimetlere mazhar olması güzeldir, nimettir ve elbette şükrü gerektirir. Bir de birtakım hani musibet, musibat diyebileceğimiz hadiseler var ki zahiren incitici, acıtıcı, zor, zahmetli, dayanmayı, ağlamayı gerektiren insanı zor’a zahmete sokan şeylerdir,ama oralarda da, yani o ilk zahiren bakıldığında güzelliği kolay anlaşılamayan şeylerde de neticeleri itibariyle, zaman geçmesi ve bir takım neticelerin husule gelmesi itibari ile de güzelliklerin olduğu, gizlendiği güzellikler var.

Ama bizzat çirkinliklerde var. Şimdi Hazret-i Hüseyin efendimizin uğradığı bela, ve o bela’nın neticeleriyle hâla günümüze kadar uzayan bir müslümanlar arasındaki ayrılık, tefrik var…Nesi güzel bunun? Hiçbirşeyi güzel değildir. Mesela zulüm güzel değildir, adalet güzeldir, zulümden de güzellik çıkarılabilir o ayrı birşey, ama zulüm bizatihi güzel değildir, Allah’ın da beğenmediği birşeydir. Yani Efendimizin ‘Yarabbi sana sığınırım’ buyurduğu, diye niyaz’da bulunduğu faydasız ilim çirkindir. Tembellik çirkindir, korkaklık çirkindir, güzel olsaydı Efendimiz bunlardan sana sığınırım demezdi. Bunlardan güzellik çıkabilir mi diye sorulursa, zat itibari ile çirkin olduğu için bunlardan çıkmaz, çıkaranın güzelliğinden çıkar. İmam Hüseyin efendimizin başına gelenler zulumdür, o zulme razı olmamak güzelliğini yaşamak kişinin kendi cevheridir, oradan güzellik çıkarıyor; Yarabbi ben bu zulme razı değilim. Ben o dönemde yaşasaydım Hüseyin efendimizin yanında olurdum, ölürdüm zulme razı olmazdım, demek güzelliktir. Ha Cenab-ı Allah bir kuluna bu güzelliği vermek için Hüseyin kuluna böyle birşey yapar mı? Mülk sahibi O, ister yapar ister yapmaz. Biz O’na ne sual sorabiliriz, ne sorsakta cevabını alsakta anlayabiliriz. O anlatırsa anlaşılır. Hazret-i Zekeriyya ağacın içinde testereyle kesildi, zulüm değil mi? Hazret-i Yahya’nın Salome başını kestirdi, zulum değil mi? Elbette zulüm…Bunlar çirkindir yani vak’alardan buyurdunuz da, vak’alarında adalete karşı olan davranış biçimleri zulumdür. Hırsızlık çirkindir, hırsızlığa maruz kalanın sabrı güzeldir.Yarabbi zaten hakiki sahibi sensin, sen aldın sen verdin diyebiliyorsa oradan güzellik çıkar.

Yani birazda insanın kendi güzelliğinden hareketle, yani o güzelliğin ışık vurmuş yansımış, o kendi güzelliğini tezahür ettirmiş.

Bir zat vardı, Allah kimseye göstermesin, yetişmiş oğlu trafik kazasında vefat etti, işte vazifeler yapıldı, yerine yerleştirildi eve geldiğinde tabi çoluk çocuk ağlıyorlar, üzülüyorlar. Gayet vakur bir şekilde hiç unutmuyorum, o da vefat etti Allah rahmet eylesin, ‘Gözyaşı dökecekseniz ehl-i beyti Mustafa’ya dökün…Evlad’ı verende O, alanda O… Gözyaşı dökülmez’ dedi. Kalbi kimbilir nasıl kan ağlıyor o ayrı mesele ama bu bir terbiyedir. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin mahdumu mükerremleri Ibrahim aleyhisselam’i defnettikten sonra gözünün sulanması üzerine, ashabın bazılarından ‘Hani ya Resûlullah ölenin arkasından ağlamak yok’, hayır, dedi yanlış anladınız, ben size ‘Benim yavrumu benden niye aldın’diye Rabb’e kafa tutmayı, yaka paça yırtmayı, dövünmeyi yasakladım ama ben babayım dedi, baba! Elbette benimde bir hüznüm var, bu hüznüm gözümden yaş olarakta dökülür, dedi. Bakınız hudud meselesi…Malumaliniz Kur’an-ı Kerim’de Allah mü’minleri tarif ederken, ruku ederlerse ederler..sonundaki cümle nedir: Onlar Allah’ın hudutlarını muhafaza ederler. Yani biz şaka yollu konuşurken İslam’ın şartı beş, altıncısı haddini bilmektir diyoruz ya, nerden çıkardın diyorlar. Ayetten; Allah’ın hududunu aşmamak demek haddini bilmek demektir. Haddini bilmek güzeldir, haddi aşmak çirkindir.

Orada tabi çok önemli bir nokta, insâni olan inkâr edilmiyor yani kalb hüzenlenir, göz yaşarır ama ötesi hududu aşmaktır.

‘Ben babayım.’ Bakın babalıkta böyle birşey var, bizzat Efendimiz bunu buyuruyor. Allah kimseye göstermesin, ve Efendimiz ne büyük bir fedakâr hayat yaşamıştır ki Resûlullah Efendimize muhabbeti olan bir zat, Allah göstermesin tekrar tekrar niyâzda bulunalım, bir evlad acısına maruz kaldığında, ya Habibullah bile bu acı’ya maruz kaldı, ben kim oluyorum diye en büyük teselliyi yaşayabilir. Yeter ki Efendimizi sevmesini öğrensin.

Bu da tabi özellikle iman’ın inkişafı, Allah’a ulaşmanın yani sünnet-i seniye’nin neye vasıta olduğunu idrak etmesi.

Rahat yaşamaya, Allah’ın emîrleri, Efendimizin tavsiyeleri, bizzat yaşadıkları hep bizim rahatımız, bizim menfaatimiz içindir.

Bizim çirkinlikten uzak durmamış güzelliğe ram olmamız…

Onlara bir fayda yok, ancak nasıl biz yavrumuzun, talebemizin, memurumuzun sözümüzü dinlemesinden ve doğruyu yapmasından hoşlanıyorsak, Allahü Zülcelal’de sözünün dinlenmesinden, emirlerinin yerine getirilmesinden, kullarının Habibi edibi’nin gösterdiği yolda gitmesinden memnun olur. Çünkü o bizim evladımızın, memurumuzun, talebemizin doğruluğundan memnun oluşumuz, O’nun o memnuniyetinin bizdeki halifetullah yansımasıdır.

Hani bir dua vardır; Hakkı hak bilip Hakk'a ittiba, batılı batıl bilip batıldan istinab üretme hali, bir mana’da hani güzelle çirkin arasındaki tercihimizi ortaya koyuyor.

Güzel ve çirkin her hadiseye tatbik edilebilir; Hakk güzeldir, batıl çirkindir.

Hocam teşekkür ediyorum, inşa’Allah güzellik ve çirkinlik noktasında Cenab-ı Hakk’ın güzel dediğini güzel kabul edip, ondaki güzelliği de farketmeyi, çirkin dediğini çirkin kabul edip çirkinliklerinden farkedip istinab etmeyi Rabbimiz hepimize lütfetsin. Yoksa birçok insan hani deriz ya çirkefin içerisinde, bataklığın içerisinde…

Dünya çirkef zaten.

Evet, bu mana’da dünyanın kendine bakan nazarında böyle bir hal söz konusu; fena ve fani olan yüzünde böyle bir durum söz konusu…

Bir de Dun/yā aşağılıkistan demek. Lûgât manası’da bu.

O mana’da güzellik ve çirkinlik dengesini muhafaza etmeyi, o nazarla bakmayı, hayatımıza o çerçevede ikame etmeyi bizlere nasip etsin. Şunu söyleyecek idim özellikle, Allah sevdiği kuluna kendi sevdiği şeyide sevdirir, razı olduğu kuluna razı olacağı şeyleri yaptırır inşa’Allah. O çerçevede bir hayat hepimize lütfetsin inşa’Allah. Çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim

* Bu söyleşi Dost Tv'de Hayri Akıncı'nın sunduğu ve Ö. Tuğrul İnançer'in konuk olduğu "Gönül İkliminde" adlı program'dan deşifre edilmiştir

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...