22 Ağustos 2010 Pazar


Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi
- 2 -

Onsekizin Sırrı, Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Tercüme ve Şerhleri

Şerh-i Ağa-zâde Efendi Rahmetu’llâhi ‘Aleyh


Bi’ş-nev (în) ney çün şikâyet mîküned

Ez cüdâyihâ şikâyet mîküned

Elhamdüli’llâhi rabbi’l-âlemín ve’ssalâtü ve’sselâmü ‘alâ nebiyyihi Muhammedin ve âlihi ecma’în. Ammâ ba’d. Hakk tebâreke ve te’âlâ bu mevcûdâtı ketm-i ‘ademden sahrâ-yı vücûda getürdi. İçlerinden benî Âdemi mu’azzez ü mükerrem kıldı ve ‘akl nûrı ile münevver eyledi. Tâ kim bu ‘âlemde ‘ömrlerini zâyi’ itmeyüp niçün halk olunduklarını bileler, aña göre ‘amel idüp ma’rifet-i İlâhiyye tahsîl eyleyeler. Pes bu ‘âleme geldiler, üç fırka oldılar. Evvelki fırka ekall-i tâifedür ki mesâlih-i dünyâ vâsıtasıyle vatan-ı aslîlerin ferâmûş eylemediler. Ve vücûd-ı bey’ u şirâ ile bir an teveccühden Hakka hâlî olmadılar. Hakk ve celle ve ‘alâ bu tâife-i ‘aliyyenüñ hakkında “ricâlün lâ tülhîhim ticâratün velâ bey’un ‘an zikrillâhi”(1) buyurmışdur. Bunlar enbiyâlar ve evliyâlardur. İkinci fırka anlardur ki, bu ‘âlem-i fânînüñ telezzüzâtına aldanup nev’an Hakkdan gâfil olmışlardur. Bu tâife-i müzekkire vü münebbihe muhtâclardur. Üçüncü fırka, mekr-i şeytâna firîfte olup bi’l- külliyye Hakkdan gâfil ve zâil olmışlardur. Kâbil-i irşâd degüllerdür. el-‘ıyâzu billâh “velehüm âzânün lâ yesme’ûne bihâ”(2) bunlaruñ hakkındadur. Fırka-i evvelînüñ muktedâsı hâce-i kevneyn salla’llâhu te’âlâ ‘aleyhi ve sellemdür. Kur’ân ve teblîğ iledür. Fırka-i sâniye ki zümre-i erbâb-ı îmân ve kâbil-i iktisâb-ı ‘irfândur. Ve istimâ’ u ittisfâf ile emrolunmışdur. Netekim sûre-i A’râf’da vâki’ olmışdur: “Ve izâ kuri’el Kur’ânu festemi’û lehu ve ensıtû le’alleküm türhamûn”.(3) Hazret-i Mevlânâ kaddesa’llâhu sırrahu’l-‘azîz Mesnevî’sindeki fırka-i sâniyeye hitâb idüp bi’ş-nev ile bed’ eylemişlerdür. Hakk te’âlâ cümlemize işitmek müyesser eyleye.
Sâil su’âl itse ki: “Külli emrin zî bâlin lem yebde’ fîhi ismul’lâhi fehüve ebterun(4)” buyurulmışdur. Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l-‘azîz Mesneví-i şerîfi niçün besmele ve hamdele ibtidâ itmedi? Cevâb oldur ki: “ Bi’ş-nev’inüñ ‘bâ’sı besmele ve hamdele makâmına kâim ve niçe esrâr u nikâtı cāmi’ bir harfdür, netekim Hazret-i İmâm ‘Ali kerrema’llâhu vechehû buyurmışdur:
“ Küllü mâ fi’t Tevrâti ve’l İncîli ve’z Zebûri mevcûdun fi’l Kur’âni ve küllü mâ fi’l Kur’âni mevcûdun fi’l Fâtihati ve mâ fi’l fâtihati mevcûdun fi’l besmele ve mâ fi’l besmeleti mevcûdun fi’l bâ”(5), ve dahı bilmek gerekir ki, evvelâ bi’ş-nev deyü semâ’a emr idüp gayr-ı ‘ibâret ile ibtidâ eylemedi(6). Kârında bir nükte dahı budur ki tarik-i Hakka sâlik olanlara ibtidâ vâcib olan istimâ’dur. Anuñ içün basardan ve sâir a’zâdan erbâb-ı tarîk katında sem’ efdaldür(7). Kemâ kâle sâhibü’t-Tefsîrü’l-Kebír: “i’lem ennehû essem’a efdalu mine’l basar, lienne’llâhe te’âlâ haysu zikrihumâ fi’l-Kur’âni kaddeme’s-sem’a ‘ale’l- basari ve’t-takdîmu delîlü’l fadli”(8) yine gelelim ‘alâ tariki’l isti’âre neyden murâd mürşid-i kâmil ve bir mükemmeldür ki kendüden ve halkdan fâní ve Hakkla bâkî ola.
Mesnevî:
Fânî zi hod u bedûst bâkî
În taraf ki nîstend ü hestend(9)
beynehümâ münâsebet-i tâmme vardur, lafzen ve zâten. Lafzen olan münâsebet oldur ki, ehl- i fürs ney kelimesin ekser mevâzı’da nefy ma’nâsına isti’mâl iderler. Mürşidân-ı ilâhî dahı ‘ârızî olan vücûdlarını nefy itmişlerdür. Ve ‘adem-i aslîlerine gitmişlerdür(10). Ve zâten olan müşâbehet oldur ki netekim nâyuñ derûnı gıll u gışdan hâlî olup sûretâ aña muzâf olan nağamât u elhân hakîkatde sâhibi olan nâyîdendür, kendüden degüldür. Kezâlik bu tâife-i
‘aliyyenüñ derûnları mâsivâdan hâlî ve nağamât-ı ilâhiyye ile mâl-â-mâldür. Ve her ne kadar kemâlât u âsâr u esrâr u hâlât ki bunlara nisbet olunur. Fi’lhakîka Hudâ-yı te’lânuñdur. Bunlar âlet vâki’ olmışdur(11).
Beyt:
Hikâyet-i dûrî vü şikâyet-i mehcûrî (12)
ehl-i gaflete tenbîh ve erbâb-ı hicâba ta’lîm içindür. Netekim Hazret-i Pîr bir mahalde buyururlar:
Mesnevî:
Reftenem sivâ vü nemâz u ân halâ
Behr-i ta’lîmest reh-i merr-i halk râ(13)
mertebe-i gayb-ı hüviyyetden cüdâ olup ve ‘âlem-i istiğrâkdan ayrılup ‘âlem-i mülke ve dâr-ı teklîfe geldügini hikâyet idüp mebde’ me’âdı bildirür. Bu tarîkle ihvân-ı safâyı irşâd murâd idinürler. Vallâhu a’lem bi’s-savâb.

1 “[öyle] kimseler [vardır ki,] bunları ne ticaret ne de kazanma hırsı Allah’ı anmaktan, salâtta devamlı ve duyarlı olmaktan, arınmak için verilmesi gerekeni vermekten alıkoyabilir.” (Nûr: 37), Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., İstanbul 1999, c. II, s. 717.
2 “Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır.” (A’râf: 179), Esed, age, c. I, s. 311.
3 “Bunun içindir ki, Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin, sesinizi kesip dinleyin onu, ki, [Allah’ın] esirgemesiyle kuşatılasınız!” (A’râf: 204), Esed, age, c. II, s. 315.
4 “Her mühim iş ki bismi’llah ile başlamamıştır, güdüktür”. (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yay., Ankara 1994, c. IX, s. 207)
5 “Tevrat, İncil ve Zebur’da olan her şey Kur’an’da; Kur’an’da var olanlar Fatiha’da; Fatiha’dakiler besmelede; ve besmeledekiler de ‘bâ’da mevcuttur”. (Hz. Ali’ye atfedilen bu söz için, Seyyid Hüseyin Nasr, Abdulkerim el-Cîlî’nin ‘el-Keşf ve’r-rakim fî şerh-i bismi’llâhi’rrahmâni’rrahîm’ adlı eserini kaynak gösterir. (S. Hüseyin Nasr, İslam Sanatı ve Maneviyatı, çev. A. Demirhan, İstanbul 1992, s. 42-43); Gölpınarlı, aynı sözün Ebû-bekr-i Şiblî (ö.334/945) tarafından da ‘Ben, b’nin altındaki noktayım’ biçiminde kullanıldığını nakleder. (Mesnevî ve Şerhi, c. I, s. 31); Bâ, harfiyle ilgili, diğer Mesnevî şerhlerindeki yorumlar için: Âmil Çelebioğlu, Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, s. 525-526’ya bakılabilir.
6 Mevlânâ evvelâ bi’ş-nev diyü istimâ’a emr idüp gayrı ‘ibârât ile ibtidâ eylemedi. (Ankaravî,1289:23)
7 Anunçün basardan ve sâir a’zâdan ve ecvârihden dîn u tarîkatde sem’ evlâdur. (ve Fahrü’d-dîn-i Râzî Tefsîri’nden alınan aynı örnek): İsmâil-i Ankaravî, age, c.I, 23.
8 Nitekim, Tefsîr-i Kebîr’in müellifi (Fahrü’d-dîn-i Râzî )şöyle der: “ Bil ki, , işitmek, görmekten daha önceliklidir; çünkü Allâhu Te’âlâ Kur’ân’da bu ikisini zikrettiğinde, işitmeyi görmeden öncelemiştir. Ve bu önceleme işitmenin görmeye göre daha evlā olduğunun delilidir.
9 Kendimden fānî, dostla bākîdir; bu yüzden hem vardır hem yoktur.
10 Yine gelelim ney bir niçe vechden ‘ibâret olmak kâbildir. Evvelâ sûfî-i sâfî ve ‘âşık-ı vâfî derûnı mâsivâdan hâlî ve nefha-i Hakk’la mâlî olan mürşid-i ‘âlîden isti’âre ola. Zîrâ ney’ün insan-ı kâmile sûreten ve lafzen ve zâten münâsebet-i tâmme ve müşâbehet-i ‘âmmesi vardur. Sûreten olan müşâbehet sufret-i sîmâ ve şerh-i sînedür ki ‘âşık-i ilâhiyyenün reng-i bîrûnları ve hâl-i derûnları bu gûnedür (İ. Ankaravî, age, c.I, 24).
11 Nitekim nâyun derûnı gıll u gışdan hâlî ve anda olan nağamât u elhâna bâ’is u bâdî olan nâyîdür. Kezâlik bu tâife-i ‘aliyyenün derûnları mâsivâdan hâlî ve nağamât-ı ilâhi vü nefahât-ı rabbânî ile malîdür. Her elhân u nağamât ki nây’a nisbet olunur fi’l-hakîka Hudâ-yı müte’âlînündür. Bunlar ortada bir âlet-i mülâhaza ve mazhar-ı mu’âmeledür (İ. Ankaravî, age, c.I, 24).
12 Uzaklığın hikayesi, ayrılığın şikâyeti.
13 Benim sivāya, namaza ve o boşluğa gidişim, halkın acı yolunu öğretmek içindir.

Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi





Mevlevî Şeyhi Ağa-zâde Mehmed Dede ve Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytini Şerhi
-1-

Onsekizin Sırrı, Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Tercüme ve Şerhleri

Mevlevîlerce kutsal bilinen 9 ve onun katı olan sayılar, mistik öğretinin âdeta omurgasını meydan getirmiştir. Bu inancın temeli, akl-ı küll ile nefs-i küll’ün 9 kat göğü meydana getirmesine dayanır. Bu göğün hareketiyle 4 unsur oluşmuş ve bütün bunlardan cansızlar, bitkiler ve canlılar doğmuş, böylece hepsi birden 18 sayısıyla kodlanan kâinat tasavvurunu şekillendirmişlerdir. Bütün bunların dışında özellikle Mesnevî’nin ilk onsekiz beytinin Mevlânâ’nın elinden çıkmış olması, sayı sembolizminin manevî plandan, bütün maddî plana yön vermesine sebep olmuştur(1). Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti düşünülerek de, onsekiz rakamı üzerinde kutsal bir halka oluşturulmuş olabilir. Semâ’ya katılan semâ’zenlerin sayısı dokuz veya katları olmalıdır; kapıdan geçen derviş onsekiz gün hücresinde kapalı kalır; tarîkate yeni sülûk etmiş bir cân, ilk onsekiz gün üstünde getirdiği elbiseleriyle çalışır; hayderî cübbesinin yakasına, güğüs hizasına kadar inen ve istivâ denilen iki parmak eninde dokuz veya onsekiz sıra makine dikişi çekilir; tekbir edilen sikke, Hz. Mevlânâ’nın sandukası altında onsekiz gün kaldıktan sonra başa giyilir; cezalandırmada bile küstahın arkasına hafif darbelerle dokuz veya onsekiz değnek vurulurdu(2). Hulâsa, tarikat içinde sayının söz konusu olduğu her alanda, bunun dokuz, katları ve özellikle onsekiz olmasına özen gösterilirdi.

Mesnevî’nin yazılış öyküsü şöyle nakledile gelir:
Çelebi Hüsâme’d-dîn ashâbın İlâhi-nâme-i Hakîm Senâî’ye ve Mantıku’t-tayr-ı Ferîdü’d-dîn ‘Attar’a ve Mûsîbet-nâme’sine meyillerin gördü. Hazret-i Mevlânâ’dan der- hâst itdi ki esrâr-ı gazaliyyât çok oldu eger şöyle ki İlahî-nâme-i Senâî ya Mantıku’t-tayr tarzında bir manzum kitâb kılına tâ dostlarına yâdgâr ola gâyet inâyetdir. Hazret-i Mevlânâ fi’l-hâl dülbendinden bir kağıd çıkarıp Çelebi Hüsâme’d-dîn’in eline verdi ol kağıdın içinde ol Mesnevî’den on sekiz beyt
yazılmış ‘Bi’ş-nev ez ney çün hikâyet mî-koned // Pes sühan kütâh bâyed ve’s-selâm’ lafzına varınca andan sonra Hazret-i Mevlânâ buyurdu, sizin zamîrinizden bu dâ’iyye bu baş urmazdan evvel ‘âlem-i gaybden gönle bu ma’nâ ilkâ olmuş idi ki bu nev’ bir kitâb nazm olınca ve temam-ı ihtimâm ile Mesnevî’ye şurû’ gösterdiler..(3).

Bahsedildiği gibi ilk onsekiz beyit, bizzat Hz. Pîr’in elinden çıkmıştır. Bu kısım Mesnevî’nin özü, esası kabul edilmiş; geri kalan kısım, onsekiz beytin tefsiri olarak düşünülmüştür. Bu sebeple onsekiz beyti müstakil bir kısım sayanlar da vardır(4).

Mesnevî’nin ilk beytinin, ilk iki beytinin veya ilk dört beytinin şerhine rastlamak mümkündür (5) : Molla Câmî, Şerh-i du beyt ez Mesnevî(6); Nev’i Yahya Efendi, Şerh-i dü- beyt-i Mesnevî’sin)de ilk iki beyti şerhetmişlerdir(7). Mihalıçlı Hacı Mustafa Efendi’nin de ilk dört beyte şerhi vardır(8).
Yaygın bir gelenek olmasa da onsekiz beytin de şerh, tercüme veya nazmen tercüme edildiği görülür:
İsmâil-i Ankaravî (ö.1041/1631), Fâtihâtü’l-ebyât’da ilk onsekiz beytin ve Mesnevî’de anlaşılması güç bazı kelimelerin şerhini yapmıştır(9). İsmail Hakkı Celvetî (ö.1725) Rûhu’l-Mesnevî adını taşıyan iki ciltlik eserinde onsekiz beytin şerhini yapmıştır(10). Kerkük Türklerinden Hâlis (d.1797/ö.1858), Mesnevî’nin onsekiz beytini Kitâbü’l-ma’ârif fî şerh-i Mesneviyyü’l-şerîf adlı risalesinde Farsça nazmen şerhetmiştir(11). Bağdadlı Âsım (d.1803/ö.1887)’ın onsekiz beyte yaptığı şerh, Dîvân’ının sonunda yer alır(12). Mehmed Emin, Ravâyihü’l-Mesnevî’de onsekiz beyti şerhetmiştir(13). İhsan Mahvî (ö.1936), Mesnevî’nin onsekiz beytini şerh etmiş, fakat bu çalışma yayınlanmamıştır(14). Selçuk Eraydın, onsekiz beyti şerheden son isimler arasında yer alır(15).
İlk onsekiz beyit nazmen de tercüme edilmiştir:
Abdal (Şems)’ın Terceme-i me’ânî-i hij-deh ebyât-ı şerîf-i Mesnevî-i Ma’nevî’si Dîvan’ında yer alan manzum bir çeviridir(16). Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu(17), Mehmet Faruk Gürtunca(18) ve Âmil Çelebioğlu da Mesnevî’nin ilk onsekiz beytini nazmen tercüme edenlerden bir kaçıdır(19).
Ağa-zâde Mehmed Dede’nin ilk onsekiz beyte yapmış olduğu şerh, dikkat çekecek şekilde İsmâil-i Ankaravî’nin, Fâtihu’l-Ebyât(20)’tındaki ilk onsekiz beyit şerhine benzemektedir (benzerliklerin bir kısmı dipnotlarda gösterilmiştir).
Her ikisi de aynı asırda yaşamış bu iki Mevlevî müellifin eserlerindeki bu benzeyişi, hatta kimi zaman aynı cümleleri nasıl izah edebiliriz? Ankaravî, eserine önce Mesnevî’nin Arapça dîbâcesinin şerhi ile başlamış, sonra bazı kelimelerin izahını yapmış ve daha sonra ilk onsekiz beyti sırası ile şerhederek, altı ciltlik eserinin ilk cildinde yer alan, bazı araştırıcılardan tarafından bağımsız bir eser olarak da kabul edilen Fâtihu’l-Ebyât’ı kaleme almıştır. Ağa-zâde, pek mümkündür ki bu eseri okumuş (Ankaravî’den yaklaşık yirmi yıl sonra vefatını gözönünde bulundurarak, Ağa-zâde’nin etkilenen kişi olduğunu söyleyebiliriz); notlar almış; Ankaravî’nin eserini, muhtemelen ders verdiği geniş kitleyi düşünerek, sade ve anlaşılır bir dille özetliyerek, yer yer kendi düşüncelerini de dahil etmek sûretiyle eserini meydana getirmiştir.

1 Ekrem Işın, “Sembolizm ve Tasavvufi Hayat”, Hoş Gör Yâ Hû, Osmanlı Kültüründe Mistik Semboller Nesneler, YKY, İstanbul 1999, s. 9-10; A. Gölpınarlı, Mevlevîlerin onsekiz sayısına kutsiyet izafe ediş sebeplerini teferruatlı bir şekilde izah eder: Mesnevî ve Şerhi, KB Yay., Ankara 2000, s. 28-30.
2 N. Fazıl Duru, Mevlevî Şâirlerin Şiirlerinde Mevlevîlik Unsurları, Yayımlanmamış DT, Ankara 1999, s. 334-338.
3 Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns min Hazarâti’l-Kuds, trc. Lâmiî Çelebi, İstanbul 1289, s. 524; Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, MEB Yay., İstanbul 1995, s. 325-327; Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliyâ, İstanbul 1318, s. 59; M. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yay., Ankara 1984, s. 226.
4 M. Celâl Duru, Tarihi Simalardan Mevlevî, İstanbul 1952, s. 51-52.
5 Bkz., Âmil Çelebioğlu, Muhammediye, “Muhtelif Şerhlre Göre Mesnevî’nin İlk Beytiyle İlgili Düşünceler”, Eski Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, MEB Yay., Ankara 1998, s. 525-545.
6 Feyzi Halıcı, “Molla Câmi’nin Yeni Bulunan Bir Yazma Eseri Bu Eserde Mesnevî’nin İlk İki Beytinin Şerhi”, İÜ Edb. Fak. Türkiyat Arş. Merkezi, Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi Tebliğler, İstanbul 1988, ss. 375-384.
7 B. Mehmed Tahir, age, s. 437.
8
B. Mehmed Tahir, age, s. 40.
9 Erhan Yetik, İsmâil-i Ankaravî, İşaret Yay., İstanbul 1992, s. 88-89.
10 A. Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu IV, TTK Yay., Ankara, 1994, s. 125.
11 İ. Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Dergâh Yay., İstanbul 1988, c. I, s. 523.
12 S. Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s. 105.
13 A. Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmalar Katalogu, s. 198.
14 İ. Mahmed Kemal İnal, age, c. II s. 688.
15 Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, MÜ İlahiyat Vakfı Yay., İstanbul 1994, s. 495-500.
16 Süleyman Şemsî Dede, Tuhfetü’l-Mesnevî ‘alâ Hubbi’l-Hayderî, İstanbul 1305s. 26-27.
17 Abdullah Ö. Hacıtahiroğlu, Mesnevî-Mevlâna, Ötüken Yay., İstanbul 1972:7s. 8.
18 F. Halıcı, B. Gökfiliz, Mevlânâ Güldestesi, s. 74-75.
19 Âmil Çelebioğlu, “Mesnevî’nin İlk Onsekiz Beytinin Manzum Tercümesi”, Türk Edebiyatı, 1990, S.195, s. 7.
20 İsmâil-i Ankaravî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1289, c.I, s. 1-44.

8 Ağustos 2010 Pazar

Bize Yakınlığını Kaybettirme

Bizler kirli sudan öylesine memnunuz. Oysa en safi kaynaktan, velilerin sohbetinden içmeye çağrılmışız.

Hazreti Rumi der ki: “Cemil-i Bakinin muhabbeti dışında herşey gerçek bir azaptır. Ölüme doğru gitmek ve hayat suyunu içememek azaptır.”

Miraç gecesinde muhteşem ramazan ayının tükenmez bir hazine olduğunu ifade eden çok dikkat çekici bir sohbet gerçekleşmiştir. Zat-ı Zülcelâl Resulüne şöyle buyurmuştur: “Oruç tutup da beni razı etmek için sessiz kalmayı tercih eden kuluma ne mükâfat vereceğim biliyor musun?” Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) “Ey Rabbim, bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine Celal Sahibi Rabbimiz şöyle buyurdu: “Oruç tutup, sessiz olup, çok konuşmamak hikmettir. Hikmetin mirası ise gizli bir ilimdir. Gizli ilmin sonu da Bana yakınlıktır. Kendisini Beni razı etmeye ve Benim memnuniyetimi kazanmaya adayan kişiye üç tane mükafatım var: Ona öyle bir ilim vereceğim ki onun içinde hiçbir cehalet kalmayacak. Öyle bir zeka vereceğim ki içinde unutkanlık kalmayacak.Ona öyle bir muhabbet vereceğim ki Benden başkasını sevmeyecek. Benim kullarımın kalbi o kadar çok Benim sevgimle dolacak ki orada başka sevgiye yer kalmayacak. Beni sevenleri ben de seveceğim. Ona kullarımı da sevdireceğim. Onları gönüllerin Sultanları yapacağım.”

Her şeyden önce, yardımını almaya layık bir hal kazanmadan önce, doğru yola sevk etmenden önce, Senden bir şey istemeye layık hale gelmeden önce, kendimize sormalıyız: beka âlemlerine ihtiyacımız nerede? Lezzet-i ilahi için ihtiyacımız nerede? Toprak olma, yok olma, benliğimizi ezme ihtiyacımız nerede? Sana muhabbetimiz, aşkımız, özlemimiz nerede? Ey Rabbimiz, ihtiyaç duyulmadan nimet göndermezsin. Hz. Peygamber (s.a.v.) açlık kapısını çalmamızı emretmiştir. Önce cennetin enfes tadına vasıl olmanın hayalini kurmaya ihtiyacımız var, Seninle samimi sohbet etme arzusuna ihtiyacımız var, meleki varlıkların güzel varlıklarını görebilme ihtiyacımız var.

İmanlı bir hayat Vahid-i Ehade olan yakınlığımızı kaybetme tehlikesinden korkma hayatıdır. Onun rıza ve hoşnutluğunu kaybetmek! Bu nedenden dolayı biz daima kusurlarımız ve hatalarımızla meşgul olmalı ve bunlardan pişmanlık duymalıyız. “Ey Rabbimiz, daima istiğfar ve zikir içerisinde olan bir kul hasleti ver bize. Çünkü o unuttuğunda hatırlar, hata yaptığında tevbe eder.”

“Ey Rabbimiz, bizi Sana muhtaç et! Senin Azametin ve Rahmetin karşısında acizliğimizin, çaresizliğimizin, takatsizliğimizin farkına ne zaman varacağız? Senden başka kim, ihtiyaç duyduğumuz tek şeyin Sen olduğunun farkına vardıracak bizi? Ey Rabbimiz, Sana olan muhtaçlığımızı anlamak, hissetmek ve göstermek nasip et. Ya Rab, Senin mahlûkun olarak Sana olan muhtaçlığımızı kabul etmek için elimizden geleni yapmayı nasip et. Senin tek güç ve irade sahibi olduğunu, Aziz, Celil, Kahhar olduğunu bilirken, Senden başkasına nasıl ibadet ederiz? Senden başkasını nasıl sever, Senden başkasından nasıl korkabiliriz? Sen bütün dertlerin dermanısın, tehlikelerden ve şeytandan koruyansın, Senden başkasından nasıl yardım dileyebiliriz?”

“Yalnızlara beraberliğinle, zayıflığımıza kudretinle, fakirliğimize zenginliğinle, çaresizliğimize imdadınla, hasarımıza kazancınla karşılık verirsin. Senin hadsiz rahmet ve mağfiretinle gözyaşlarımız sermayemiz, zayıflığımız ziynetimiz, acımız şifamız, hatalarımız sevabımız, zillet servetimiz, esaretimiz şerefimiz, kusurlarımız selametimiz olur.”

“Bütün insanların atası Âdem (a.s.)’den, ağlamanın sermaye olduğunu öğrenmedik mi? Hepimiz onun evlatlarıyız. Kendime soruyorum “Onun arayış ateşini içimizde hissediyor muyuz?” Onun gibi ilahi ilhamlara mazhar oluyor muyuz? Allaha kulluk etmek ve onu sevmek için hadsiz şevk hissediyor muyuz? Âdem (a.s.)’in, âlemlerin Rabbine giden yolu pişmanlık, utanç ve tevbe ile döşediğini görüyor muyuz? Onun cennetten indirilmesinin, onu bütün sevgililere örnek hale getirdiğini, varlık çölüne sürülmüş bir adam yapmadığını ne zaman görebileceğiz? Celaleddin Rumi hazretleri der ki: “Sizi ne korkutuyorsa, o kadar kıymet ettiğinizi bilin. Bundan dolayıdır ki âşıkların kalbi taht-ı İlahiden büyüktür.” Ya Rab, sahteliğimizi gerçeğe dönüştür. Senden ayrılmak zorunda kalmış Âdem (a.s.)’in pişmanlık gözyaşlarını ve şiddetli muhabbetini paylaşmak nasip eyle”

“Ya Rab, varlık kafesimizi kır, dünyevi günlük meşguliyetlerin endişelerinden, dünyevi arzulardan, dünya sevgisinden bizi alı koy. Hodgamlık endişesinden uzak tut. Bizi huzur, sükûnet ve istirahata ulaştır. Kendimden uzaklaşmayı, nefsimi terk etmeyi, nefsime ait her şeyi vermeyi, ibadet ederken kendimden geçmeyi, kendimi duada fani etmeyi o kadar çok istiyorum ki. Kendimden uzaklaşıp kalbimin sessizliğini dinlemek istiyorum. Kendimi en rahat en huzurlu hissettiğim an Sana secde ettiğim andır. O anda hareketlilik sona erer, dünya sakinleşir, kâinat şalını üzerime örter. Onun sonsuz şefkatinin ve samimi himayesinin koynuna gizlenirim.”

Namaz... Bu evrensel ibadeti ettiğimizde, ona yer veren, ona zaman veren biziz. Onun değerini artıran ve ya azaltan biziz. Hiçbir zaman unutmayalım, vazifeyi yerine getiren biziz. Hadsiz derecede düşünceli, dikkatli, itinalı olmamız gerekiyor. En mükemmel ibadet olan bu ibadette, İlahi Huzura en yakın yere ulaşıyoruz ve Rabb-i Zül Celali vel İkramın, Padişah-ı ilahinin Huzurundaki en değerli vakitlerin tadını çıkarıyoruz. Elhasıl, ilahi ayetlerin üzerinde tefekkür etmeliyiz, şuur-u ilahi ufkumuzu genişletmeliyiz, göğüslerimizi açmalıyız ve nefesimizi varlığımızın en derin noktalarına doğru çekmeliyiz. Allah bizlere göz, kulak, dil, akıl vermiştir. Namazlarda, bütün bu cihazlarımızın kapasitesini son noktasına kadar kullanmalıyız. Bütün kalbimizle kendimizi vererek İlahi Huzura ulaşırız.

“Mihrabın manası sevdiğimize yönelmektir. Kâfirlerin kıblesi mükellef bir sofradır; müminin kıblesi ise Sensin! Tek düşüncemizin, tek aşkımızın, tek istirahatımızın, tek yönümüzün Sen olmasını diliyoruz. Seni yalnızca sözlerle ve dualarla sevmek değil kutsal evin Kâbe’ye yönelerek muhabbetimizi göstermek ve en muhteşem ibadet olan namazı yerine getirirkenki aşk ve şevkimizi artırmayı diliyoruz. Bir namazı bitirip de diğerini sabırsızlıkla beklediğimiz, Seninle ebedi randevumuz olan yere varmak istiyoruz.”

Allah dostu Rabia-tül Adeviyye’nin meşhur bir sözü vardır, der ki: “Varlığımız öyle büyük bir günah ki diğer bütün günahlar onunla kıyas edildiğinde küçük kalır.”

Resul-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle ifade buyurur: “Her Âdemoğlu ateşin besleyicisidir, secde izleri hariç.” Kur’an-ı Kerim’de bildirilmiştir: “Sonra onu aşağının da aşağısına attık.”“Ya Rab, hepimiz suçlu ve borçluyuz zira hepimiz insanoğluyuz. Hatalarımızın kusurlarımızın, aşağılığımızın, acizliğimizin, gafletimizin farkına varmamızı nasip et ve kendi değerimizi artırmamıza ve içinde bulunduğumuz alçak ve rezil durumdan kurtulmamıza yardım et ve bizi insanlığın hakiki asaletine, değerine ve yüksekliğine ulaştır.”

“Ya Rab, şayet Padişahın eşiğinin tozu yeterliyse, peygamberlerin ayak izlerinin tozu en büyük veli zatlardan biri olan Mevlana Hazretleri için manen nurlanmaya yetiyorsa, bu bizim için ne demektir? Ya Rab, varlık kafesini param parça etmemize yardım et ki Senin kapının eşiğinde bir toz olalım ve Habibinin ayağının izinin tozu olalım.”

“Muhiddin-i Arabî (k.s.) der ki: ‘Maddi hayata meyledenler için hayat, deniz suyuna benzer; içtikçe susarlar, susadıkça içerler.’ Dünyevi isteklerin, hırsların bir sonu var mı ki? Ya Rab, aşağının da aşağısına indirdin, Sana kaçmak, Sana koşmak, dünyanın yalancı cazibedarlığından kaçmamıza yardım et.”

“Kaynakta tükenmez muhabbet hazinesi var. Zaman yok, zemin yok, kişi yok, nesne yok, batma yok doğma yok, başlangıç yok son yok, şekil yok renk yok, gündüz yok gece yok, harf yok ses yok. Çeşmenden su içtiğimizde, ihsanların, lütufların, nimetlerin üzerimize coşarak akmaya başlayacaktır. Ya Rab, Sen ‘Fettah’sın, kapalı olanları açansın. Senin kutsi yakınlık diyarına girmek nasip et. Sen Kadı-ül hacatsın, bütün ihtiyaçları giderensin. Ya Rab, tertemiz saf kaynak suyunla susuzluğumuzu gider, bizi mahrum bırakma.’Ve Rableri onlara saf bir şarap içirdi. (İnsan suresi, 21)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

HOŞÇA BAK ZATINA KİM ZÜBDE-İ ALEMSİN SEN

HOŞÇA BAK ZATINA KİM ZÜBDE-İ ALEMSİN SEN


1- Ey dil ey dil neye bu rütbede pür-gamsın sen
Gerçi virane isen genç-i mutalsamsın sen
Secde-ferma-yi melek zat-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akdemsin sen
Ruhsun nefha-i cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesele-i ısi-i meryemsin sen

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.

1- Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun? Yıkık döküksün ama tılsımlı bir definesin. (Eskiden,parayı hazineyi, defineyi dikkati çekmek için harap yerlere gömerler; bulunmaması için de üfürükçülere tılsım yaptırırlar ve bu sebeple buna dokunmak isteyene büyük bir yılanın görüneceğine inanırlardı. Bu yüzden edebiyatımızda define, harap yer ve yılan genellikle beraber kullanılırdı. Keza burada hadis-i kutsi olarak kabul edilen”Ben kırık gönüllerin yanındayım” anlamındaki söze de işaret vardır.)
Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın; bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun, daha ilerisin.(Allah Adem Peygamberi yarattıktan sonra,meleklere ona secde etmelerini emretmiş; onlar da secde etmişlerdir. Bu secde de Adem, mihrap durumundadır. Zira secde yalnız Allah’a mahsustur. İnsan, varlığın, yaradılışın gayesi olması bakımından her varlıktan önce sayılır. Adem’e secde bundan dolayı emredilmiştir. Adem’e secde Kuran’ın bir çok suresinde geçmektedir.)
Ruhsun, Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin; Tanrı’nın sırrısın. Meryem’in oğlu İsa gibisin.(Peygamberlere vahiy getirmekle vazifeli olan Cebrail, Tanrı’nın emriyle Meryem’e üfürmüş ve o da Hz. İsa’yı doğurmuştur. Yani İsa, babasız doğmuştur. Kur’an-ın Ali İmran suresi’nin 59. ayetinde, İsa’nın topraktan yaratılmış olan Adem’e benzediği bildirilmiştir ki beyitte bu ayete de işaret olunmaktadır.)
Kendine bir hoşça bak; sen alemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın.(Eski inanışa göre, canlılar bitkiler ve cansız şeyler, toprak, su hava ve ateş denen dört unsur ile dokuz gökten meydana gelmiştir. İnsan bütün kainattan süzülüp geldiğine göre alemin özü adeta gözbebeğidir. Şairin”Sen alemin özüsün, gözbebeğisin” demesi bundandır.

2-Merteben ayn-ı musammadır esma sanma
Merciin Halık-’ı eşyadır eşya sanma
Gördüğün emr-i muhakkakları rü’ya sanma
Başkasın kendini suretle heyula sanma
Keşf ile sabit olan ma’niyi da’va sanma
Hakkına söylenen evsafı müdara sanma

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

2- Mertebeni adlarda sanma; adların sahibinin kendisindedir. Dönüp varacağın yer, her şeyi yaratandır; eşyaya gideceğini zannetme.(Beyitte Baka suresinin 31. ayetine işaret edilmektedir. Bu ayette, Tanrı’nın bütün isimleri Adem’e öğretip belirttiği bildirilmektedir. Tanrı adlarının hepsi insanda görüldüğü için o, bir bakıma bütün adların sahibi sayılır.)
Gördüğün gerçekleri rüya sanma; sen başka bir varlıksın, kendini, her sureti kabul eden heyula, yahut heyulanın büründüğü suret zannetme.(Heyula, felsefi bir terim olarak maddenin her surete, şekle bürünmesi kabiliyetine denir. Heyula suretle görülür.)
Keşifle(gerçekliği) meydana çıkan manayı dava, sanma. Hakkında söylenen vasıfları da gözüne girmek için söylenmiş sözler zannetme(Tasavvufta herhangi bir şeyde ısrar etmek, sözle direnmeye dava denir ve hoş görülmez.)

Kendine bir hoşça bak; sen alemin özüsün; varlıkların gözbebeği olan insansın

3- İnleyip sırrını faş eyleme ağyara sakın
Düşme bilmezlik ile varta-i inkara sakın
Değmesin Ahların kakül-i dil-dara sakın
Sonra mansur gibi çıkman olur dara sakın
Arz-i acz etmeyesin yareden ol yara sakın
Bulduğun cevher-i alileri biçare sakın

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

3- Sırrını inleyip de sakın ağyara açma; bilmezlikle inkar çukuruna düşmekten sakın.
Ahların, sakın, sevgilinin kakülüne değmesin; sonra Mansur gibi dara çıkarsın.(Mansur, Hallac veya Hallac-ı Mansur diye anılan kişi şeriata aykırı sözlerinden dolayı 922 yılında Bağdat’ta öldürülen meşhur sufidir.)
Sakın yaradan incinip de sevgiliye aczini bildirmeye kalkışma; a, çaresiz kişi, bulduğun kadri yüce incileri sakın, koru.(Beyitte, aşığın vücudundaki yaralar inciler gibi düşünülmüştür.)

Kendine bir hoşça bak; sen alemin özüsün;varlıkların gözbebeği olan insansın.

4- Sendedir mahzen-i esrar-ı muhabbet sende
Sendedir ma’den-i envar-ı fütüvvet sende
Gizli gizli dahi vardır nice halet sende
Ma’rifet sende hüner sende hakıykat sende
Nazar etsen yer ü gök duzah u cennet sende
Arş u kürsiyy ü melek sendedir elbet sende

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

4- Sevgi sırlarının mahzeni sendedir, sende. Erlik, yiğitlik nurlarının madeni sendedir, sende.(Tasavvufta, tekkeyi, zikri hususi giyim ve kuşamı kabul etmeyen sufilere Melami veya Melamet erbabı adı verilir. Bunlar, bu görüşlerini halka yayıp esnaf ve sanatkarları da teşkilatlandırmışlar ve “Fütüvvet ehli” denen bir teşkilat kurmuşlardı. Fütüvvet mertlik, cömertlik demektir.)
Gizli gizli daha nice ruh halleri var sende. Tanıyıp anlayış sende, hüner, hakikat sende.
Baksan görürsün ki yer de, gök de, cehennem de, cennet de sende; arş, kürsi ve melek de sen de sendedir, sende.(Bu beyit temsili bir mana ifade etmektedir. Gök ile yücelik ve feyiz; yer ile aşağılık ve verimlilik; cennet ve cehennem ile zevk ve azap; Arş ve Kıürsi ile kudret, saltanat ve tedbir ile bilgi kastedilmektedir.)

Kendine bir hoşça bak; sen alemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın.

5- Hayıftır şah iken alemde geda olmayasın
Keder alude-i ümmid u reca olmayasın
Vadi-i ye’se düşüp hiç ü heba olmayasın
Yanılıp reh-rev-i sahra-yı bela olmayasın
Ademe muttasıl ol ta ki cuda olmayasın
Secdeler eyle ki merdud-i huda olmayasın

Hoşça bak zatına kim zübdei alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

5- Yazıktır; padişahken alemde yoksul olmayasın, ümit ve yalvarışla kederli bir hale gelmeyesin. Ümitsizlik vadisine düşüp bir hiç olarak yok olmayasın; yolunu yitirip bela sahrasının yolunu tutmayasın. Ademe yapış da geçerken ayrılmayasın; secdeler et ki Tanrı reddetmesin seni.
Kendine bir hoşça bak, sen alemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın.

6- Berk-i hatıf gibi bu kayd-i sivadan güzer et
Erişen har u hasa ateş-i aşkı siper et
Damenin tutmaya asar-ı alayık hazer et
Şems-veş hahiş-i munla ile azm-i sefer et
Saf kıl ayineni kabil-i aks-i suver et
Hele bir cem’i havas eyle de galib nazar et

Hoşça bak zatına kim zübdei alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

6- Tanrı’dan gayrı bütün varlıklardan, çakıp, sönen, gelip giden bir şimşek gibi geç git. Üstüne takılan, konan çerçöpe karşı aşk ateşini siper et. Gönlü bağlayacak şeylerin eserleri, sakın, eteğin tutmasın”........................”

Kendine bir hoşça bak; sen alemin özüsün; varlıkların gözbebeği olan insansın.

Be beyti birçok defa gözden geçirmiştik. Şu anda yazarken gönülden de geçirme imkanımız oldu. Gerçekten de insanın içinde-özünde-ruhunda müthiş bir inkılap büyük bir ihtilal meydana getiriyor. İnsanın “mana” alemini, ruh dünyasını nefse karşı vereceği savaşı çok çok güzel anlatıyor. Dolayısıyla uyarıyor, sarsıyor ve nasibi olanları kendisine getiriyor, özüne-içine.. dönderiyor.
“İnsan gönülden ibarettir. Akıl, az da olsa diğer canlılarda da vardır.” diyen mütefekkir hakikaten doğru söylemektedir muhterem okuyucu. Evet, insan yürekten ibarettir. Bunun içindir ki, sadece dışın insan olması katiyen yetmiyor, içi de yüreği de insanlaştırmak, ruhu, gönül dünyasını da İslamlaştırmak şart!
Gönül...

Nedir “Gönül”?

“İnsanın manevi varlığının ifadesi, inanç ve hislerimizin kaynağı, önüne geçilemeyen iç kuvvet; kalp, dil, istek, arzu, heves, niyet, duygu, his, aşk... gibi manalar ifade etmektedir gönül.” Yerde, gökte ve her ikisinin arasında gönülden daha kıymetli ve daha aziz başka hiçbir kavram mevcut değildir.
Çok doğrudur; gönülden değerli ve dikkate layık hiçbir şey yoktur. Bunun için denildi ki: “Kabe-i hüdadır dil, yıkmak olmaz. Dil şibast edenler hasmullah olur” (Gönül Allah’ın evidir, asla yıkılmamalıdır. Gönül yıkanlar, kalp kıranlar Allah’ın hasmıdırlar.)
Bütün kainatı yaratan, canlı cansız her şeyi yoktan var eden yüce Kudret, insan vücuduna girmiş ve insana şah damarından daha yakın olduğunu beyan etmiştir ve şöyle buyurmuştur: “Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrım.” Bir diğer Hadi-i Kutsi’de yüce Allah: “Beni ne yerim aldı, ne semam; beni bir mü’min kulumun kalbi aldı.” buyurmaktadır. Cihan Peygamberi de şöyle demektedir: “Mü’minin kalbi Allah’ın evidir; mü’minin kalbi
Allah’ın arşıdır; mü’minin kalbi, Allah’ın hazineleridir.”
İki cihan güneşi peygamberimiz bir gün sahabelerine Kabe’yi göstererek, “Bu ev çok muazzam ve mübarektir, saygı ve taktise layıktır. Amma Allah’a yemin ederim ki sizin şeref, haysiyet ve izzetiniz ondan çok daha muhteremdir.” der. Çünkü aziz okuyucu, “Mekke’deki Kabe, Azeroğlu Halil’in yaptığı ve maddesi taş olan bir binadır. Hakiki Kabe olan insan kalbi ise Allah’ın binası ve nezargahıdır.
Bir başka ulu insan da şöyle diyor: “Kalbi insan Azamet Halikının hanesidir; kalbe nispet arşı azam mercimek tanesi gibidir.”
Alemlerin sultanının gelip yerleştiği, beğendiği, taht kurduğu yerden daha büyük, daha kıymetli neresi olabilir beyin ve gönüldaşım!!
Bir başka değerli şair bakın ne güzel ifade ediyor:
“Gönül Hakk’ın barınağı,
Işığın, kandilin yağı,
Rabb’in sönmeyen çırağı.
Hak gönülde birleşir
Orada barınır yerleşir.”
Hz. Ali de “İnsan küçük alemdir. Alem büyük insandır.” der.
Merhum Akif, yüce Ali’nin yukarıdaki sözünden ilham alarak şu beyti söylemiştir:
“Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvidir,
Avalim sende pünhardır, cihanlar sende matvidir.”
Evet evet... “Önce insan olmak lazım. İnsan müsveddesi değil, insan! İnanç ve fikir sonra gelir, tekamülü sağlar, insanlık cevherini asli mihverine oturtur ve ışıl ışıl parlatır. Fıtratın bayramı yaşanır. Şahsiyetiyle insan olamamış birinin inançlarla ve fikirlerle (varmış gibi görünen) alakası suretten ibarettir.”
İnsan-ı Kamil olmak isteyen; mutlaka beynini ilimle, kalbini sevgiyle ve midesini de helal gıdalarla-dengeli- şekilde beslemesi lazım.
Mükemmel insan olmak için”Tefekkür” de çok önemlidir. Tefekkürde ise iç zenginliği esastır. İç dünyasını”Fıtrata uygun”biçimde besleyememiş olan insanın düşünmesi , “neden ve niçinlere” cevap verebilmesi çok zordur.

Nedir Düşünmek?
İnsan nedir? Niçin yaratıldık? Bu hayatın amacı nedir? Ölüm nedir? Bu aleme nereden ve niçin geldik? Ne

yapmak için gönderildik? Nereye gideceğiz?
Ahlak nedir? Nasıl yaşamalıyız? Aile nedir? Mutluluk nedir? Cemiyet nedir? Vatan nedir? Devlet nedir ve vazifesi nelerdir? Vatan nedir? Millet nedir? İnsanın sadece karnını doyurduğu her yer vatan mıdır? Madde nedir?Tabiat nedir? Akrabalık, dostluk, vefa, sevgi nedir? Tekamül nedir? Tefekkür nedir? Görev, sorumluluk nedir?” Akıl,insan, madde-ruh” dengesi nasıl sağlanır? Sevinçli-kederli anlarımızda nasıl davranmalıyız? Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz? İnsanlarla olan münasebetlerimizi nasıl düzenlemeliyiz?
İşimizi hangi ahlak ölçüsüyle yapmalıyız? Zenginlik-fakirlik meselelerinde neleri gözetmeliyiz? Hayat tarzımız ve üslubumuz ne olmalıdır? İçtimai meselelere nasıl bakacağız?
Bunlardan başka tabii ki, daha sayılmayacak kadar düşünmek zorunda olduğumuz başka şeyler de vardır.
O halde; Düşün..Düşün...düşün..Ve, .kendine her şeyi sor...Ve cevabını da ver...
Evet, Bugün, Din Adına İnsana Zulmediliyor
Biliyor musunuz,”Din, problem üretmek, karanlık ve mutsuzluk yaratmak için gelmedi; huzur ve çözüm için geldi. Ama insanı horlayıp tekmelemeyi din zanneden karanlık odaklar Allah adına, Allah’ın kullarına zulmettiler; din adına dinsizlik yaptılar. Çünkü dinsizliğin en belirgin özelliği zulümdür.
Din de bir araçtır. Amaç insanla Allah’ın diyalogu ve insanın mutluluğudur. Dini bir gaye haline getirenler, Allah’ı unuttu, insanı ezdiler; hayatı mengeneye sokmak onlar için bir zafer haline geldi. 16. yüzyılın büyük gönül adamı Hamza Bali, karanlık mollaların fitnesiyle idama mahkum edilmişti. İnfazı denetleyen baş molla, cellatlara şunu söyleyebildi: Başından sarığı alıp öyle asın; sarığa saygısızlık olmasın.” Allah’ın en şerefli yaratığı insanın hem de Hamza Bali gibi bir insanın başını birkaç santim bezden daha değersiz gören bir namertlikti bu...İnsan horlamayı din zannetmenin en beyinsiz sergilenişiydi bu....
Evet, “Allah”adı altında insana işkenceden zevk alan bir kudreti insanın ensesine bindirdiler. Kur’an’ın Allah’ı bunların tanıttığı işkenceden zevk alan kuvvet değildi.
Sadece insanlara değil, tüm canlılara eziyet ve işkence zulümdür., hayata ihanettir. İnsana eziyet ve işkence ise Allah’a harp açmaktır. Bir tek düşman vardır: Zalim. Zalime yandaşlık eden de zalimdir.”
Evet, bu tespitlere katılmamak mümkün değil. Sadece içinde yaşadığımız zaman diliminde değil; asırlar boyu, gerek bizim vatanımızda ve gerekse diğer İslam memleketlerinde, din adına yapılan zulümler, dinsizlik ve din dışı olan ideolojiler adına yapıldığını söylemek maalesef doğru değildir.Bunun en güzel ifadesi;” din adına dinsizlik”tir. Diğer bir söyleyişle, eşref-i mahlukat olan insanı hammadde olarak kullanmak suretiyle, Allah’ın rızasını kazanmak... Cihat adına, Müslüman’ın beynini, kalbini sömürmek ve daha sonra da cebini
boşaltmak....
İnsanın en acımasızca sömürülen yanı işte budur.” Dini bilmemek bizim insanımızı, iki sömürünün kahrına uğratmıştır. Dinsiz sömürü, dinci sömürü. Birincisi bilmediği dini insanımızın önünde bir katran çukuru gibi gösterip kitleleri Allahsızlığın süslenmiş iğreti rahatlığına çekmektedir. İkincisi ise, kutsalı sömürerek kitleyi aforoz kılıncı ile korkutmakta ve kendi hesapları yönünde şekillendirmektedir. Kitle iki yılanın ortasında
kalmıştır. Bu yılanların farkı, birinin kafadan, ötekinin gönülden ısırmasıdır. Gerçek olan bir şey varsa o da ikisinin de zehirli oluşudur.”
İnsan, eşya ve hadiseler hakkında pek çok şey öğrenmiş, fakat bunların merkezinde insanın, insanın merkezinde de Allah’ın bulunduğu gerçeğini anlayamamıştır. Bu itibarla her şeyi görmeye, anlamaya ve tanımaya çalışmış, fakat kendisiyle alakalı, kendi içiyle-dışıyla ilgili hiçbir şey bilmemektedir. Çünkü bu konuda ne beynini çalıştırmıştır ve ne de kalbini kullanmıştır.

İnsan Yalnız Balçık mıdır?

Hayır. Bu balçığın özü Hak nurudur. Hak’ın halifeliğine layık olan bu nurdur. Onun içindir ki,”İnsan cevherdir, gök arazdır. Her şey fer’idir, her şeyden maksat o’dur.
Bu gerçeği Abdulkadir Ceyli ”İnsan-ı Kamil” isimli muhalled eserinde bakınız ne güzel ifade ediyor:
“Ben bir suretim, hakikatim O’dur...
Ben bir aynayım, güneşim O’dur...
Ben bir kudretim, Kaadir’im O’dur...
Ben bir sanatım, Saniim O’dur...
Ben bir eserim, Müessirim O’dur...
Ben bir kitabım, Katibim O’dur...
Aç gözünü de bana doğru bak!..
Bu ne kudret, bu ne sanat, bu ne ilim, bu ne hikmet!..
Bana bak da bir kez fikret!..
İlmiyle, kudretiyle, hükmüyle, hikmetiyle, sanatı ve rahmetiyle
Yerlerde O
Göklerde O,
Zerrede O,
Güneşte O,
Her eserde O müessir; her eser O’ndan eser...
Kış gelince öldüren, bahar olunca dirilten, mahşeri örnek verip müminlere gösteren...
Kara toprağı renk renk, şekil şekil boyayıp rızık eden..
Bu mülkün Malik’i O...
O’na kul olmanın gereği bu:
Rahman ve Rahimi bilmek
Onun emrine uymak
Habibi yoluna gitmek
Fakr ile Rabbine hamdetmek...”

Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde İnsan

“Ey insan, surette en küçük bir alemsin ama hakikatte en büyük alem sensin”
“En güzel şekil olan insan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz.”
“Bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem ben de yanarım, duyan da yanar.”
“Kulağınızı bana uzatın. Size, ne olduğunuzu teker teker söyleyeyim:”
“A güzelim yoldaşım, sen alelade tek bir adam değilsin ki, sen bir alemsin, sen derin bir denizsin.”
“O senin muazzam varlığın yok mu... O belki dokuz yüz kattır. O, dibi kıyısı bulunmayan bir denizdir. Yüzlerce alem o denizde dalar, gark olur gider.”
“Hani zahiren peri gözden gizlidir ya... İnsan, perilerden daha gizlidir.
Akıllıya göre insan, gizli olan periye nazaran yüz kat daha gizli!
Akıllıya gören insan bu kadar gizli olunca gayb alemindeki seçilmiş insan nasıl olur?”
“İnsan, Musa’nın asasına benzer. İsa’nın afsunu gibidir.”
“Bil ki bu ten elbiseye benzer. Yürü bu elbiseyi giyeni ara, elbiseye sürünüp durma.”
“İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz diye de, dostu gören göze derler.”
“İnsan dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman da olsu karınca ondan yeğdir.”
“İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değildir. Gözü neyi görürse değeri o kadardır insanın.”
“İnsan, gaybı gören göze malik olmadıkça insan olamaz.”
“İç yüzü yedi kat göğü bile kaplamış olan insan tam olarak anlaşılamamıştır.”
“Gerçi insanın aslı gıdası Tanrı nurudur; ona hayvan gıdası layık değildir.”
“Gönül her dosttan bir gıda ile gıdalanır, her bilgiden bir lezzet alır.”
“Kısacası, vücudumuzda binlerce kurt, binlerce domuz... temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfat var.”
“Herhangi bir huy galipse hüküm onundur. Madende altın, bakırdan fazlaysa o maden altın sayılır.”

Biraz önce atıfta bulunduğum eserinin bir başka yerinde Abdülkerim Ceyli ,.insana hitaben şöyle demektedir:
“Nefyi de, ispatı da bırak... Ve bak, Allah’ü Teala, seni kendi suretinde yarattı.
Yine bak: Hay, alim, kadir, mürid, semi, basir, mütekellim, (diri, bilen, güçlü, dileyen, işiten, gören, konuşan) sıfatları O’nundur. Ama bunlar sende de var... Bunların sende oluşu, bir gerçektir. Hakikattir... Böyle olunca, onların hangisi senden ayrılıp atabilirsiniz?.. Yapamazsınız. Çünkü elinde değildir; zira onlar yüce Allah’ın sıfatlarıdır. Bir surettir ki, seni o suretin üzerine yaratmıştır.
Seni güzel sıfatlarıyla süslemiştir. Yüce isimleri ile seni yükseltmiştir.
Hele bir seyreyle:
O, haydir, diridir; sen de dirisin...
O, alimdir, bilendir; sen de bilirsin...
O, müriddir, diler, ister; sen de dilersin, istersin...
O, Kadirdir, güçlüdür; senin de gücün var...
O, semidir, işitir; sen de işitirsin...
O, basirdir, görür; sen de görürsün...
O, zattır, kendi başınadır, benzeri yoktur; sen de kendi başınasın, esasta bir benzerin yoktur...
O, camidir, toplayıcı bir vasıf taşır; sen de öylesin, her şey sende saklıdır, derli topludur...
O, mevcuttur, vardır; sen de varsın...
O, rübubiyet sahibidir, besler, büyütür; sen de öyle değil misin?
“Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz...”
Mealinde gelen Hadis-i Şerif de bu manayı teyit etmiyor mu?
O, kıdem sahibidir, evveli yoktur; sen de öylesin. Ezelden beri O’nun ilminde mevcutsun. İlmi ise O’ndan hiç ayrılmadı. O vardı, ilim de vardı. İlim, O’nun ayrılmaz bir vasfıdır.
Bu makamda müşahede gözünü kullan, düşün gör: O’na ne izafe ediyorsa sana da aynısı oluyor. Sana ne izafe ediyorsa O’na da aynısı oluyor.
Ne var ki, sonradan durum değişti. O, zatını izzet ve kibriya perdesine sardı, tekleşti...
Sana da, zillet ve acizlikte kalmak düştü. Önce aranızdaki nispet, tamdı; sahihti. Ama, burada o nispet kesildi, görünmez oldu...” (İnsan-ı Kamil, 65)
Her nedense, can okuyucum, hep dışarı bakıyoruz.Dışımızla, insanların dışıyla, dış dünya ile uğraşıp duruyoruz ... Ne kendi içimize bakıyoruz ve ne de başkaların içiyle meşgul oluyoruz. Hiç içimize bakmıyoruz.
Hep başkalarıyla meşgulüz; kendimizle, iç dünyamızla pek fazla ilgilendiğimiz yok. Durmadan dinlemeden sürekli başkalarına konuşuyoruz; kendimize, kendi nefsimize bir şey söylemiyoruz... Mütemadiyen başkalarını tenkit ediyoruz, kendimizi, kendi nefsimizi bir kez olsun hesaba çekmiyoruz.....
“Bunun içindir ki, yabancıyızdır kendi kendimize... Öyle dakikalar, öyle günler, hatta öyle haftalar olur, karşımızda sanki biz değil de bir başkası vardır; bizden uzak, bizden ayrı, duyguları bizim olmayan, belki üstündeki elbise bile...
Ömür yolunda ilerleyip bir hayli yol aldıktan sonra insan ister istemez şöyle bir arkasına bakıyor. Ordularının bozguna uğradığını acı bir ruh burukluğu, hazin bir alçalma, kahredici bir küçülme hissiyle seyreden bir mağlup kumandanızdır biz o zaman. Her şey bitmiş, her şeyin bir sonu gelmiştir, kendimizin de... Bizim için hayata hayat katan şeylerin boş olduğunu o zaman anlarız ama, iş işten geçmiştir...”

4 Temmuz 2010 Pazar

PEYGAMBERİMİZİN YETİMLERE ŞEFKATİ


Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.

Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.

Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından bir-şey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş’in ileri gelenleri çocukla alay ederek, “Muhammed’e git de, sana yardımcı olsun” dediler.

Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebû Cehil’in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.

Ebû Cehil’in bu uysallığını gören müşrikler, “Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın” diye onu küçümsediler.

Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:

“Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı.”

Peygamberimizin kendi evinden de yetim eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice validemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Peygamberimiz o yetime kendi öz çocuğu gibi bakmış, yetiştirmişti.

Yine Peygamberimiz Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde beş yetimi vardı. Peygamberimiz ona, beraberinde yetim çocukların bulunmasının evlenmesine bir engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti. Bu çocukların babası Ebû Seleme seçkin Sahabîlerdendi. Bir savaşta şehit olmuştu. Bu çocuklar Peygamberimizden, öz babalarını aratmayacak, hatta daha sıcak bir şefkat görmüşlerdi.

Yapılan savaşlar sonunda şehit düşen Sahabîlerin çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz bu çocuklara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılardı. Bazılarını da bizzat kendi himayesine alırdı.

Peygamberimiz bir bayram namazından sonra mescitten çıktığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve mahzun bir çocuk ağlayıp duruyordu. Dikkatim çekti. Doğru onun yanına vardı.

“Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?”

Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud’da şehit olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Resul-i Ekrem Efendimiz çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:

“Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fatıma kardeşin olsun, istemez misin?

Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, “Nasıl razı olmam, Yâ Resulallah?” diyebildi.

Peygamberimiz ismini sordu: “Buceyr” dedi. “Hayır. Senin ismin Beşir olsun” buyurdu.

Peygamberimiz çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.

Karnı tok, sırtı pek olan çocuk bir süre sonra oynayan çocukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.

Neden sevinmeyecekti? Babası Cennete gitmişti; ama şimdi babasının yerine geçen insan, bütün babaların en hayırlısıydı.

Arkadaşları Beşir’in halindeki değişikliği görünce etrafına toplandılar. Merakla sordular:

“Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl oldun da bu hale geldin?”

Beşir cevap verdi:

“Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Resulullah babam, Âişe annem oldu.”

Bunun üzerine diğer çocuklar Beşir’e gıpta ederek şöyle dediler:

“Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olaydı da, biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olaydık.”

Peygamberimizin vefatına kadar Beşir bin Akra onun yanında kaldı. Peygamberimiz ebedî âleme göçtükten sonra Beşir için asıl yetimlik başlamış oldu. Şöyle ağlıyordu:

“İşte şimdi yetim kaldım, işte şimdi garip oldum.”

Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Efendimiz bu sevabı şöyle ifade buyururlar:

“Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını ok-şarsa, elinin değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben şu iki parmak gibi Cennette beraber olacağız.” Daha sonra da orta parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.

Kocası öldüğü halde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayâta hazırlayan, edep ve ahlâk öğreten, dul bir hanımın, Peygamberimizin gözünde çok büyük yeri vardır.

Şöyle buyuruyorlar:

“Cennetin kapısını ilk önce ben açacağım. Bununla birlikte bir kadının Cennetin kapısını açmak üzere beni geçtiğini görünce:

“Ne oluyor, sen kimsin?” diye sorarım. O da:

“Dünyada iken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım” diye cevap verir.

Yetim çocuklara bakmak, ihtiyaçlarını karşılamak, bakım ve eğitimleri ile meşgul olmak insanın şahsiyeti, karakteri ve ahlâkı üzerinde de büyük etki yapmaktadır.

Ebu’d-Derdâ rivayet ediyor:

“Peygamber Efendimize bir adam geldi, kalbinin katılığından dert yandı. Resulullah (a.s.m) ona şu tavsiyede bulundular:

“Kalbinin yumuşak olmasını, ihtiyacın olan şeylere kavuşmayı ister misin?

“Öyle ise yetime şefkat göster, başını okşa, yediğinden ona yedir ki, kalbin yumuşasın ve muhtaç olduğun şeylere kavuşasın.”

KULUM DER MİSİN?

Şiire revnak veren, onu kanatlandıran aşktır. Mevlânâ’ya göre: “Aşk öyle bir alevdir ki bir parladı mı Mâşuktan başka her şeyi yakar, âşıkın kendi dahil her şeyi yok eder.”

Zaten amaç budur, sadece sevilenin, mâşukun, Hakk’ın kalmasıdır. “Sen çıkınca aradan kalır seni Yaradan” demişler. Benim aradan çıkmam, benim benliğimden geçmem, benim fani olmamdır. Bunu sağlayacak en kestirme yol aşk yoludur, tarîk-ı aşktır.

Aşıklık nedir dersek, gene Mevlânâ cevap verir: “Ben ol da bil, benim gibi ol da bil.” Yani zor bir cevap. Zor sualin zor cevabı olur.

Bu konuda Erzurumlu Emrah’ı dinleyelim mi:

Biz tarîk-ı aşkın âşıklarıyız
Baş ü can vermişiz cânan bizimdir
Ne gamdan kaçarsın dîvane gönül
Kâşane bizimdir mihmân bizimdir

Bu nükte yetmez mi ârife kâfi
Sırra mahrem olan eylemez lâfı
Çık aradan sûfî, değilsen sâfî
Tekke-i aşk içre devran bizimdir

Emrah, bu makamda olandır velî
Hakk'a yakın, halka görünür deli
Elbet hatâ bizde demişiz, belî
Yazılan ahd ile peymân bizimdir

Şimdi de dilimiz döndüğünce bazı mısraları açıklamaya çalışalım:

Biz aşk yolunun yolcularıyız. Onun uğrunda fani olmuşuz, canımızı ve başımızı vermişiz, fakat sonunda cânânı, sevgiliyi, Hakk’ı bulmuşuz. O’na kavuşmanın hazzını yaşamaktayız.

Bu yol zordur, sıkıntılıdır, gamlarla kederlerle doludur. Fakat ey deli gönül, bu sıkıntılardan neye kaçalım, kaçmamalıdır. Çünkü sonunda kâşâneyi, cennet evini ve orada misafir olarak Cenab-ı Hakk’ı bulmuşuzdur.

Bunlar derin konulardır, ağır gelebilir. İsterseniz daha sade bir söyleyişle Hak sevgisini dile getiren bir şiire geçelim. Bekir Sıtkı Erdoğan bütün yolların Mevlâ’ya çıktığını şöyle anlatır:

Gariplik tuttu boynumdan
Büker Mevlâ'ya Mevlâ'ya...
Gözüm her derdi gönlümden,
Döker Mevlâ'ya Mevlâ'ya...

Dolaştım beldeler, boylar
Urum, Türkmen, Arap boylar
Pınarlar, çeşmeler, çaylar
Akar Mevlâ'ya Mevlâ'ya...

İnandım Aşk-ı Mutlak bir,
Gönül bir, sevgi bir, Hak bir.
Dilim doksan dokuz tekbir,
Çeker Mevlâ'ya Mevlâ'ya...

İlahi zincirim çözdür!
Kaçıp gitmem sözüm sözdür,
Benim hürriyetim gözdür
Bakar Mevlâ'ya Mevlâ'ya...

Musalla köşküdür karşın
Nasibin üç-buçuk arşın.
Hedeften kurtulan kurşun
Seker Mevlâ'ya Mevlâ'ya...

Senin yurdun ırak eller,
Mekan tutmaz, garip kullar.
Bekir! Var git. Bütün yollar,
Çıkar Mevlâ'ya Mevlâ'ya...

Şâirimiz “İnandım Aşk-ı Mutlak bir, / Gönül bir, sevgi bir, Hak bir” diyor. Bu mısralardan cesaret alarak Cemal Safi’yi de kulak verelim. Cemal Safi, düpedüz bir sevgiliye, kanıyla, canıyla bir insana hitap ediyor. Ama şiirin adı “Besmele”dir ve sevgilisinin resmine bile besmele çekerek baktığını söylüyor.

Tasavvuf düşüncesinde mecazi sevginin bir gün hakiki sevgiye, Hak sevgisine götürebileceği kabul edilir. Mecazi aşk, hakiki aşka bir köprü olabilir. Leylâ Leylâ diye sonunda Mevlâ’yı bulanlar az değildir.

Evet “Besmele” başlıklı şiirimiz şöyle:

Her gün biraz daha yoruyor beni,
Hasretinle başa çıkamıyorum.
Her gece bir yerden vuruyor beni,
Sağ salim sabaha çıkamıyorum...

Savaşta geçirdim sanki bir ayı,
Düşmandan almadım ben bu yarayı,
Giderken verdiğin tek sigarayı,
Hatıradır diye yakamıyorum...

Vicdanın halimi hiç mi sormuyor?
Küsecek ne yaptım, aklım ermiyor!
Zalimsin demeye dilim varmıyor,
Tavrına bir isim takamıyorum...

Yeter ki mektup yaz canımı dile!
Yetmezse uğrunda çektiğim çile!
Nazar değer diye resmine bile
Besmele çekmeden bakamıyorum..

Şimdi bir “yalvarış” şiirine bakalım. Şâirimiz içindeki bilmeceyi çözmüş. Lâhûtîve ulvî sesler duyuyor. Yüce Allah’a kavuşmak istiyor. Ama her kâmil mü’min gibi “korku ile ümit arasında”dır. Hıçkırıklarla O’nun yoluna düşüyor. Tek isteği bağışlanmak ve Rabbinden “Gel kulum” diye bir davet almaktır.

Yavuz Bülen Bakiler’den “Yalvarış” şiiri:

YALVARIŞ

Siyah, korkunç ve derin

Geceler sizin olsun.

Dualar kadar serin,

Bana sabahı verin.

Beni içimdeki yâr

Gezdirdi diyâr diyâr

Sizin olsun tanrılar

Bana Allah’ı verin.

İçimdeki bilmece

Nursuz, uykusuz gece

Çözülsün hece hece

İçimdeki bilmece.

Nedir bu duyduğum ses

Nerde en güzel heves

Hani 'hu' diyen nefes

Nedir bu duyduğum ses?

Beni affeder misin:

Huzurunda bir sabah,

Dilimde ismin Allah

Ve yarım kalmış

bir ah İle gözyaşı döksem

Saatlerce diz çöksem

'Hadi kulum' der misin?

Beni affeder misin?

Yedilerle, kırklarla

Bir gün hıçkırıklarla

Yoluna düşeceğim

Bir gün hıçkırıklarla.

Dinleyin susun, susun

Suların hoş sesinden

Velîler nefesinden

Bir rüya kadar güzel

Bir ömür kadar uzun

İlâhiler okunsun

Dinleyin susun, susun


30 Haziran 2010 Çarşamba

AŞK


Kimin elbisesi aşktan yırtılırsa
O kimse hırs ve ayıptan tamamen temizlenir

Yaşa ey güzel aşkımız varol muhabbetimiz
Yaşa ey aşk ki sen bütün dertlerimizin doktorusun

Ey aşk ! Sen kibir ve şöhretimizin ilacı ve çaresisin
Sen bizim Eflatun ve Calinusumuzsun

Topraktan olan cisim aşk sayesinde ufuklar aştı.
Dağ oynadı, çırpındı, hareket etti.

Aşk Tur dağının ruhuydu.
Tur dağı aşıkane mest oldu, Hazreti Musa bayılarak düştü.

(HER Kİ RA CAME Zİ AŞKİ ÇAK ŞUD )
(O ZE HIRS U AYB KÜLLİ PAK ŞUD)

(ŞAD BAŞ EY AŞK-I HOŞ SEVDAI MA )
(EY TABİB-İ CÜMLE İLLETHAY-İ MA)

(EY DEVAYI NAHVET VE NAMUS-U MA)
(EY TU EFLATUN VE CALİNUS-U MA)

(CİSM-İ HAK EZ AŞK BER EFLAK ŞUD )
(KUH DER RAKS AMED VE ÇALAK ŞUD)

(AŞIK-I CAN TUR AMED AŞIKA )
(TUR MEST VE HUR MUSA SAİKA)

Elbise nedir? Bedeni gizleyen esvap değil mi? Çıplaklığı örter. Yerine ve zamanına göre mevki ve makam da ifade eder. Ama bedenin sabit, elbisen geçicidir. Elbise kirlenir, eskir, yıpranır. Değiştirirsin. Temizlersin. Çıkarır yeniden giyinirsin. Seni gören, seni tanıyan giysinle tanır. İçini bilemez. Tıpkı bunun gibi, seni sen yapan şeylerin başında davranışların gelir. Davranışların hangi durumlarda hangi tepkileri verdiğindir. Tepkilerinin kaynağı duygu ve düşüncelerin, onların kaynağı ruhundur. Ruhun sabit davranışların değişkendir.

Aşk öyle bir şeydir ki, başına gelenin üstünü başını yırtası gelir. Delilik mi? Elbette aşk bir yönüyle deliliktir.

Aşk; zihnin, duyguların, düşüncelerin, beklentilerin, saplantıların, zevklerin, kederlerin bir noktada yoğunlaşmasıdır. Delilik de böyledir.

Aşk başına gelenin üstünü başını yırtma isteği bundandır. Bildiği, alıştığı, yaptığı, ettiği, bildiğini zannettiği ne varsa bütün kayıtlardan kurtuluştur. İnsan hayatına yön veren bütün tutkular gerçek aşkın, ilahî aşkın bir aynadan yansımasından ibarettir. Bu yansımayı bile bulamamışsa insan, zaten insan bile sayılmaz. Başıboş, günlük, anlık bir nefes alışla zamanını tüketir gider böyle olanlar. Karmaşa ve kararsızlık içindedir düşünceleri. Sadece mevcut üzerinde kısa ve güdük tepkiler verirler. Büyüttükleri zannettikleri benlikleri bile bencilliklerinin içinde erir, gider. Ama gerçek aşkın yansıması kadar da olsa bir tutkuya bağlanmış olanlar, benliklerini herhangi bir amacın içinde eritebilenler aşkın olağanüstü kimyası ile gerçekten varolur, gerçekten kimlik ve varlık bulurlar. Eserler bırakır, ayrışır, herhangi bir şey olmaktan kurtulurlar. Ya gerçek aşk, ilahî aşk, sonsuzluk aşkına düşenler nice ve nasıl olur? İşte onlar aşktan giysilerini yırtarlar.

Manevî âleme yönelenler, yani ilahî aşka düşenler; ruha göre elbise hükmünde olan davranışlarından, kötü huylarından kurtulurlar. Kötü huy elbiselerini yırtıp ruhlarının derinliklerinde yaratılıştan mevcut olan güzel huylarını ortaya çıkarırlar. İnsan ruhunu kirleten bir çok kötü huydan, hırstan, ayıp sayılan her türlü pislikten temizlenirler. Arınırlar.

Aşk; insanlığın en büyük alameti, en aziz nimeti, en lezzetli ruhanî gıdasıdır. Aşk; hangi çeşidi olursa olsun yüceliğe, ruh zenginliğine, iç derinliğine delalet eder. Maddî şeylerin aşka etkisi çok azdır. Çünkü aşk; maddeden yücedir. Aşkın büyük bir kısmı ruhanîdir. Çok az bir kısmı cismanîdir.

Aşkın cisimle alakası yoktur. Beden kuvvetiyle de alakası yoktur. Bazı zayıf ve çelimsiz adamların öyle kuvvetli aşkları olur ki, hem kendileri yanacak dereceye hem karşılarındakini yakacak dereceye gelebilirler. Gönülleri aydınlık, aşkın mayası ile mayalanmış olanlar aşık olmaya değer bir güzellik görünce o güzelliğin tesiriyle ve tasavvuruyla ağlamaya başlayabilirler. Hatta bazen güzelliğinden şiddetinden tasavvura bile mecalleri kalmaz da çaresizlik içinde hüzne düşerler. Bazen yine aynı güzelliğin etkisi ile gülebilir, o güzellik yanlarında değilken bile mutlu olabilir neşelenebilirler.

Aşk iki çeşittir. Biri her güzelliği, her nimeti her muhabbeti yaratan Allah’a aşık olmak. Bu aşk insanlığın ve lezzetin en yüksek, en yüce, en büyük derecesidir. Ne sözle ne kalemle tarifi mümkün değildir. Nasıl beş yaşındaki çocuğun yirmi yaşlarındaki gencin aşkını kelimelerle anlaması mümkün değilse mecazi aşk sahiplerinin de ilahî aşkı anlamaya güçleri yetmez. İlahî aşk kelimelerle anlaşılmaz. Çünkü benzersiz bir duygudur. İlahî aşkı olanların aşkları oranında manevî feyizleri artar. Kalbi ve aklı her türlü şüphe ve vesveseden kurtulur. Hiçbir korkusu ve vehmi kalmaz. Sonsuz güzellikte duygularla dolar, taşar. Yücelir. Diğer aşklar bile insanı hayvanlaşmaktan kurtarır. Bir dereceye kadar gerçekleri bulacak yolu da açabilir. Fakat diğer aşklar geçici olduğundan tehlikelidir. Hele harama yönlendirme ihtimali olması açısından çok daha tehlikelidir. Tehlikesi çok olduğundan ızdırabı da çok olur. Zira seven de sevilen de her halükarda değişecektir. Eninde sonunda birbirinden ayrılacaktır. Her aşkın sonunda mutlaka elem ve acı olacaktır. O zaman bundan kurtulmak gerekir mi? Kurtulmanın çaresi var mı? Bu iki soruya cevap vermek son derece güçtür. Ama aşk, ilahî aşk ise cevabı çok kolaydır. İnsan ilahî aşk için her an ve saniyede yüz bin defa canını feda etse yine herkesten daha mutludur. Ebedî âlemde mesuttur.

Aşk bütün hastalıkların tabibidir. Aşk, hem maddî hem manevî, hem beden hem ruh hastalıklarının ilacıdır, çaresidir.

Aşkın maddî hastalıklara ilaç oluşu şöyle gerçekleşir. İnsan keder ve acı verecek bir çok şeyle karşı karşıyadır. Kederi ve acısı ne olursa olsun, aşka düştüğü andan itibaren, bütün zihin, akıl, ruh, duygu yeteneklerini bir noktada yoğunlaştırır. Bu yoğunlaşma onu diğer keder ve acılarından uzaklaştıracaktır.

Aşkın manevî dertlere faydası sayısızdır. Aşk insanın sinir sistemine sürekli hayat kaynağıdır. İnsan birde gerçek aşık ise, bütün muhabbetini Cenabı Hakk’a yöneltir. Böylece tüm davranışları sapmalardan kurtulur. “Güzel Ahlak” tanımı içine giren ne davranış varsa o kişinin ayrılmaz sıfatına dönüşür. Hiç kimseye kötülük yapamaz, kötü şeyler düşünemez. Öncelikle bütün âlemi yaratan Allah’ı sonra O’nun yarattığı her şeyi kelimenin tam anlamıyla sever. Allah’ın yarattıklarının içinde akıl ve duygu sahibi olmakla özel bir konumu olan insanı sever. İnsan sevgisi, çok derin noktalara ulaşır. Sevginin bir adım sonrası olan merhamet ve şefkate ulaşır.
Aşkın dışa yansıması, maddî varlıklarla ilinti kurma noktası farklı şekillerde ortaya çıkar. Mesela, aşık, sevdiğinden gelen bir mektubu, bir kağıt parçasını, elbisesinden bir parçayı, hatta bastığı toprağı bile önemser. Göründüğünden daha derin anlamlar yükler. “Güneşi seviyorum, çünkü bu güneş şimdi onu da ısıtıyor, mehtabı seviyorum çünkü şimdi bu mehtap onu da aydınlatıyor” demeye başlar. Gördüğü her şeyi sevgilisinden gelen bir saadet yadigarı gibi görür.

Evrende ne varsa; insanlar, hayvanlar, bitkiler, yeryüzü, gökyüzü, hepsi aşk ile vardır, aşk ile varlıklarını devam ettirir, aşk ile döner, devinir. Çünkü Allah ne yarattı ise çift yaratmıştır. (Yasin-36) Her çiftin biri diğerinin parçasıdır. Varlık diğer parçasını aramak, bulmakla ortaya çıkmaktadır. İşte aşk eksik parçanın tamamlanmak üzere diğer parçasını arayışıdır. Acısı bulamadığında, saadeti bulduğundadır.

Bu konuda söylenecek söz o kadar çok ki yüz sayfa yazılsa bir harfi bile olmaz. Doğru olan bu konuda bilgilenmek değil, bizzat yaşamaktır.

Kibir ve şöhret tutkusu insanın başına gelecek belaların en büyüklerindendir. Tıpkı hırs gibi her insanın içinde taşıdığı, denetim altında tutması, ortaya çıkmaması için çaba harcaması gereken iki hastalık. İki ruh problemi. İki sapma. Sinsi ve gizli iki düşman. Ortaya çıkmak için fırsat kollayan uygun ortam bulduğunda harekete geçip insanı esir eden iki ceberut. Her insanı bekleyen bu iki tehdidin eline düşüp yok olan o kadar çok insan vardır ki, insanlık tarihi aslında bunlardan ve bunların yaptıklarından ibarettir denilse yeridir.

Irk, renk, din, ilim, konum fark etmeksizin herkesin düşebileceği bu hastalığın ilacı sadece aştır. Ancak aşık olanlar kibir ve şöhret tutkusunun şerrinden emin olabilirler. Çünkü aşk ve kibir asla bir arada olamaz. Bir insan aşıksa kibirli, kibirli ise aşık değildir.

Burada geçen Eflatun Yunanlı meşhur filozof, Calinus (Galinos) yine Yunanlı meşhur tabiptir. Biri felsefede diğeri tıpta önemli iki tarihi şahsiyetin aşka benzetilmesi aşkın insan üzerindeki etki gücüne vurgu yapıyor. Aşk, Eflatun gibi doğru düşünmenin kurallarını öğretir insana, Calinus gibi hastalıklardan nasıl korunacağını, şayet hastalığa yakalanmış ise nasıl kurtulacağını. Aşk; bütün dertlere hem ilacın kimyası hem o kimyanın nasıl edileceğinin bilgisidir.

Ufuklar aşmadı mı? Efendimiz (S.A.V.)’in vücudu da topraktan gelmekte idi. Miraç mucizesi, topraktan olan bedenin zamanı ve mekanı geçmesi, zamansızlık ve mekansızlık boyutuna geçişi idi. Ufuklar böyle aşılmıştı. Yine Hazreti İdris Peygamber de göklere çekilmiş, ufukların ötesine götürülmüştü.

Bütün bunlar ancak aşk ile olur. Aşk öyle bir şeydir ki, topraktan olan bedeni bilinen tabiat kanunlarının ötesine taşır. Aşkı olmayan ceset kalmaya, toprak olmaya mahkum olur. Ancak aşk ile gelip geçici olan şeylerin tümünden kurtulur insan, sonsuzluğu bulur.

Sadece küçük insan bedenleri değil koca dağlar bile aşka düşerse yerinden oynar. Titremeye, sıçramaya başlar. Aşkın gücü dağları bile harekete geçirir. Nitekim Hazreti Musa Cenabı Hakk’ı görmek istemiş, göremeyeceği beyan buyrulmuş, onu görmenin mümkün olmadığı, hiçbir varlığın ondan gelecek aşk dalgasına dayanamayacağı söylenmişti. İşte bu hadisenin cereyan ettiği anda dağa gelen tecelli ile dağ yerinden oynamıştı. Dağı yerinden oynatan şey aşktı.

Dağları yerinden oynatan aşk, medarını bulunca dağ gibi çöküp kalmış her türlü ağırlığı yerinden oynatır, söker, sıçratır.

(Araf-140) Bütün bunlar olup biterken, Aşk Tur dağının ruhu yerine geçmişti. Koca dağ, ruh sahibi olmuştu. Koca dağ aşktan bir ruha sahip olmanın ağırlığını kaldıramamış, yanmaya başlamıştı. Aşk yakar düştüğü yeri.

Tur dağı aşk sarhoşu gibi sallanıyordu. Hazreti Musa mümkün olmayanı istediğini anlamış, gördüklerinin dehşetine kapılmış, dayanamamış, düşmüş bayılmıştı.

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...