28 Kasım 2013 Perşembe

AŞK GÖNÜLE DOLUNCA, GÖNÜL YÂRİ BULUNCA


AŞK GÖNÜLE DOLUNCA, GÖNÜL YÂRİ BULUNCA 

Hasrete dayanamayan vuslata da dayanamaz, aşkın gerçek ve yegâne bedeli yine aşktır! Tesbihte bir halka, halkada bir bende ve bendenin varlık resminde rengârenk bir esmâ tecelliyâtı… Tesellisi umudundan ibaret olan bir sevdanın ömre bedel aşk masalı. Vakit; gözden nihan gönle ayan olma makamında, aşkın hicranla demlenip gülşenleşerek şeb-i arûsa hazırlanma vaktidir. Bu bekleyişin dayanılmaz acılarını sevince dönüştürecek olan tek şey; dostun vefasından emin olmaktır.  Yâdedilmenin hazzını hicranına katarak dolunay çehreli sevgiliye leylâ olabilmenin kıvancını duyabilmektir kalbinin, gönlünün, ruhunun bütün eczâsında…
Dostların vefâsı böyle mi olur? Ben bu hapisteyim, sizse gül bahçesinde.
Ey büyükler! Bu ağlayan kuşu bir sabah vakti çimenlikte hatırlayınız.
Dostların dostu anması kutludur; özellikle biri Leylâ, diğeri Mecnûn olursa.
Ey endamlı güzeliyle birlikte olanlar! Ben kendi kanımla dolu kadehler içiyorum.
Bana yardım etmek istemezsen, benim adıma bir kadeh şarap iç.
Veya bu toprak süpüren düşkünün anısına,
İçtiğinde bir yudum da toprağa dök.
(Mesnevî, I, 1558-1563).
Can verilen cânânların câna değer vermesidir, cânı candan geçiren, onların sırma bakışlarıyla nazar kılmalarıdır, gönlü iştiyak ateşlerinde yakıp aşkı içiren…Ve aşk öylesine yeşil bir sızıdır ki; derinden ve inceden göğse batıp kanatırken ferahlatan, gönülden gözlere, gözlerden göğüslere doğru süzülen kararlı mahcup jalelerden buram buram hasret derilen… Hicran yarasının, şifanın giriş kapısı olduğunun idrakinde olmaktır bir bakıma, cânânın ateşlere atıp terk eden ve peşini pişmeden bırakmayan efsunlu bakışları.
Dünya baştanbaşa karla dolu olsa, güneşin sıcaklığı bir bakışla onu eritir.
Allah, onun ve yüz bin kişinin günahını bir kıvılcımla yok eder.
O, hayal kurmayı hikmet yapar; o zehir suyunu şerbet yapar.
O, zan oluşturan şeyi kesin bilgi yapar;
Kin sebeplerinden sevgiler yeşertir.
(Mesnevî, I, 544-547).
Başı dönmekte olan başsız bir semazen gibidir vuslat umudunu yitiren gönüller… Yalpalayıp çalkalanıp dururlar, gâh dönmeyi döneklikle eş sayıp hafife alabilecek kadar zâlim, gâh duracağı yeri ve ânı unutacak kadar pervâsız, gâh kan ter içinde yorgun düşene kadar dönerken varacağı menzilden uzaklaşacak kadar şuursuz hâle gelebilirler. Halbuki;
Şu hareket etmeyen dağlar, sana âşıkların sabit duruştaki hâllerini anlatır. (Mes, V, 2744).
Artık ne Kerem’den iz taşır bu sevda ne Aslı’dan, artık Yusuf’un da Züleyha’nın da harcı değildir bu sema’ın sırrına ermek. Ne kulaklar işitir bu sırrın sesini, ne gönüller geçip giden zaman girdabında… Şimdi durmak ve durulmak vaktidir, durmanın gerilemek değil zamana meydan okuyan bir dâimîlik olduğu noktada. Ruhla sevmeyi bilenlerin, gönle değer verenlerin, gönül gözüyle görenlerin kârıdır menzile doğru sükûn ve istikametle dönmek, doğru noktada sebat ve istikrarla durmak!
Âşıklık nedir? Dedim ki: “Bizim gibi olursan, bilirsin! Aşk, hesapsız sevgidir”.
Bu nedenle “Gerçekte Hakk’ın sıfatıdır, kulla ilgili mecazdır” denilmiştir.
“Allah onları sever” tamamdır, “Onu severler” hangisi?
(Mesnevî, II, s.167).
Aşk karşısında kıl kadar bile korku yoktur. Aşk mezhebinde herkes kurbandır.
Aşk Hakk’ın sıfatıdır; ama korku şehvete kapılmış kulun sıfatıdır.
Kur’ân’da “Onlar Allah’ı severler” sözünü okudun ya,  bu söz, “Allah da onları sever” sözüne eştir.
(Mesnevî, V, 2184-2186).
Aşk gönüle dolunca dönsen de dursan da huzurda olursun… Dostun huzurunda, gönül huzurunda, aşkın huzurunda… Hicran da birdir o huzurda halvet de, hasret de birdir vuslat da. Huzurda olduğunda anı yaşamayı, andan ibaret olan hayatı anlamayı, gereğini gereği miktarınca yapabilmeyi, nefsi huysuz bir kısrakken rahvan bir ata dönüştürmeyi huzurda öğrenir canlar, huzur içinde hayra ve Hakka teslimiyetle dönerken.
Kulluk için olan namaz beş vakittir. “Onlar namazda devamlıdır” ise âşıkların klavuzudur.
Âşıkların başında bulunan o mahmurluk beş vakitte değil, beşyüz bin vakitte sakinleşmez.

(Mesnevî, VI, 2669-2670).
Namazda devamlılıktan maksat ise; bütün hallerde O’nu anmaktan uzak olmamaktır.
(Fîhi Mâ Fîh, s.135).
Firâkın farkında olmanın hicranıdır gönle ağır gelen… Yoksa hasrette vuslata vâsıl olanın ne gamı olabilir ki! Yârin gülen çehresindeki aşk hüzmelerinden sızan cilvelerin aksiyle renklenip aydınlanan bir yüzde ne keder bulunur ne gam! Elele olmasa bile gönül gönüle bulunmanın i’cazını gerçek bilerek yaşarsa. Yine de; gülerek baksa da her yüze ondan eserdir diye, delip geçen bir ok gibi ansızın kalbe saplanıveren nehir edalı bir sızıdır sevda aslında…
Ayrılığın bir anı, âşıklara bir yıl gibidir; bir yıllık sürekli kavuşma ona göre hayaldir.
Aşk susuzdur, susuz kişi su arar; bu ve o birbirinin ardında gece ve gündüz gibidir.
Gündüz geceye âşıktır ve çaresizdir; görürsen gece ondan daha âşıktır.
Onların arayıp durmadıkları bir anları yoktur; birbirleri ardında bir an durmaları yoktur.
Bu onun ayağını tutmuş, o da bunun kulağını;
Bu ona kapılmış, o da bunun için kendinden geçmiştir.
Âşığın gönlünde tümüyle sevgili vardır; Azrâ’nın gönlünde daima Vâmık vardır.
Âşığın gönlünde sevgiliden başkası yoktur;
Onların arasında ayıran ve ayrılmış yoktur.
(Mesnevî, 6/2674-2680).
Sonu bulunmayan aşk bahçesinde üzüntü ve mutluluktan başka çok meyveler vardır.
Âşıklık bu iki halden daha üstündür. Baharsız ve sonbaharsız yeşil ve tazedir.
Ey güzel yüzlü! Güzel yüzün zekatını ver. Paramparça canın izahını söyle.
Bir güzel, gamze cilvesiyle gönlüme yani bir yara koydu.
Kanımı döktüyse, ben ona helâl ettim. Ben “helâl” diyordum, o kaçıyordu.
Mademki insanların feryadından kaçıyorsun, kederlilerin gönlüne niçin gam saçıyorsun?
Doğudan aydınlanan her sabah, seni parlayan kaynak gibi coşmada bulur.
Bu âşığına nasıl bahane getirdin? Ey şeker dudağına değer bulunmayan!
Ey eski dünyaya yeni can olan sen! Cansız ve gönülsüz bendenden feryat dinle.
Gülü anlatmayı bırak, Allah aşkına, gülden ayrı kalan bülbülü anlat.
(Mesnevî,I, 1793-1802).
Bahtın kazası mı demeli, kazanın bahtsıza yeni ufuklar açma müjdesi mi bilinmez amma, her hâlde kıymetli bir hatıranın söze sığmayan lâhûtî terennümünde açığa çıkan belli belirsiz serzenişlerle eski ama eskimeyen bir hayalin yankılanmasıdır âşina kulaklarda aşk! İçtikçe susamak gibi yandıkça yanmaya kanmamak kadar gizemli bir yangın… Öyle bir yangın ki, alevlerinden korkup kaçanların buzlaşan hissiyatıyla asla idrâk edemeyecekleri ama yanmanın zevkine erenlerce kor olmadıkça sükûna erilemeyen geri dönülmez bir mâceranın mecrâsında neşv ü nemâ bulur, yansa da aşk olur hedef ancak, dinse de!
Âşıklık gönül ağlayışından anlaşılır. Gönül hastalığı gibi hastalık yoktur.
Âşıklık hastalığı hastalıklardan ayrıdır. Aşk Allah’ın sırlarının usturlabıdır.
Âşıklık ister bu taraftan, ister o taraftan olsun, sonuçta bizi o tarafa yöneltir.
Aşk için ne anlatıp açıklasam, aşka gelince bunlardan mahcup olurum.
Dilin anlatışı aydınlatıcı olsa da anlatılmayan aşk daha açıktır.
Kalem yazı yazmakta koşarken; aşka gelince yarılır.
Akıl, aşkı açıklamada eşek gibi çamura batar. Aşk ve âşıklığı açıklamasını yine aşk söyler.
Güneşin delili güneştir, sana delil lazımsa ondan yüz çevirme.
(Mesnevî, I, 108-116).
Şüphe ve öfke varsa gönülde, neden ve niçin diyorsa hâlâ akıl, henüz aşkın bekleme odasına giden dehlizdedir âşıklık iddiasında olan, henüz bu dâvânın kavgasında delillerini değil deliliklerini sergilemekte ve bu yüzden visâle varması gereken aşk yolunda gerilemektedir. Çünki;
Aşk dava gibidir, eziyet görmek da onun şahidi.
Şahidin yoksa dava düşer.
(Mesnevî, III, 4009).
Aşkın beşle altıyla (beş duyu ve altı yönle) işi yoktur;
Onun amacı, sevgilinin çekişinden başka bir şey değildir.
(Mesnevî, V, 5).
Âşık geçmezse bu kuru kavgadan, geç kalacaktır, geçemeyecektir bu terazisi kıl kadar şaşmayan gönül köprüsünden, ağır gelecektir veballeri bu terazide sureta basit hatalar gibi görünseler de… Gönül kâbesinin sırça sarayına sahip sevgilide aşka imanın, fiske taşlarla darmadağın olabileceğini hesaba katmamıştır çünkü hoyratça seven. Aptal âşıklar gibi, aşkta kâr zarar hesabı yapan, canını teslime giderken postuna baha biçmeye çalışan!
Âşık bu kısır hesaplardan vazgeçmeli ki, daha fazla geç kalmadan has odanın başköşesinde, yârin gönül gözünde gözde olabilsin. Her köşenin başköşe olduğu ve sen-ben kavgası bulunmayan aşk meclisinde dilinden ve gönlünden emin olarak oturabilsin.
“Teslim olmayana teslim edilmez” sırrına vukûfiyeti “olduğu gibi görünebilmek” adına gerçekleştirebilsin. İffetli ve vefâlı görünebilmenin hakikaten iffetli ve vefâlı olmakla mümkün olabileceğini hakka’l-yakîn bilerek “göründüğü gibi olmak” tan asla tereddüt etmesin. Yoksa, bende olmanın “ben” den vazmeçmek olduğunu kabullenme süresi kadar uzar çilenin de süresi. Kabullenince bende olur, gerçekleştirince yâren. Er meydanı denilen cihâd-ı ekberde ejderhayı alt edebilen içindir saf ve berrak bir gönül aynasında yârin cemâlini seyrân etmek.
Âşıkların sevinci de üzüntüsü de O’dur; hizmetin karşılığı da ücreti de O’dur.
Âşık sevgiliden başkasını seyre dalarsa bu, aşk değildir, aslı olmayan bir sevdadır.
Aşk alevlenince baki olan sevgiliden başka ne varsa hepsini yakan alevdir.

(Mesnevî, V, 587-588).
Ölülerin aşkı kalıcı değildir, çünkü ölü bize dönüp gelmez.
Dirinin aşkı, ruhta ve gözde her an goncadan daha tazedir.
Baki olanın aşkını seç, cana can katan şarabın sâkisidir o.
Bütün peygamberlerin, aşkıyla yücelik bulduklarının aşkını seç.
(Mesnevî, I, 217-220).
“Hû” diyerek içilen birkaç yudum suyun, gönülde ummanlara döneceği güne kadar dayanılmaz yangınların ve hasretlerin çenderesinde susmakla haykırmak arasındaki med-cezirlere mahkum yaşamak belki de aşk!
Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim, söylenecekleri söylerdim ben.
Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur.
Gül gidince ve gül bahçesi solunca, artık bülbülün macerasını dinleyemezsin.
Her şey sevgilidir; âşıksa bir perde. Sevgilidir diri olan, âşıksa bir ölü.
Aşkın âşığa meyli yoksa, âşık kanatsız bir kuş gibi kalır. Yazık ona.
(Mesnevî, III, 27-31).
Aşk derdini, dosta kavuşmayı kendisine “şeb-i arûs” ilan eden “Âşıklar Sultanı”ndan “aşk dersi” olarak armağan alan, eşikte durmaya bile yüzü ve cesareti bulunmadığı halde pîrin dizlerinin dibinde yer ayırdığı ve kendi kendine yanıp yakılarak haline bırakılan bir cân gibi, tevbesizce feryat eder.
Aşkın, derdi artırdığı yerde ne Ebû Hanîfe ders verebilir ne de Şâfiî! (Mesnevî, III, 3831).
Âşık tevbe edince, işte o zaman kork! Çünkü, âşık yiğitler dar ağacında ders verir.
Bu âşık Buhârâ’ya gitse de, ne ders vermeye ne de hocaya gider.
Âşıkların öğretmeni sevgilinin güzelliğidir; onun defteri ve dersi, onun yüzüdür.
Suskundurlar, ama onların tekrar eden naraları Arş’a ve sevgililerinin tahtına kadar gider
Dersleri fitne, sema ve istıraptır; ne Ziyâdat’dır, ne de Silsile’nin bölümüdür.
Bu topluluğun silsilesi, misk kokulu büklümlü saçtır;
Devir meselesi var, ama sevgilinin devri! 
(Mesnevî, III, 3844-3849).
Aşk dersinin anlaşılması için, gönül kulağıyla dinlemek gerek, hem de dinlenmeye değer olanı… Öyle ki; aşkı takvâsında gizli iken Şems’in zuhûrundan sonra takvâsı aşkında gizlenen, ebedî aşkta taze baharın solmayan gülünden mis kokular nakleden bir dudaktan:
Âşık kişi aşk mahallesinde ne derse ağzından aşk kokusu çıkar. (Mesnevî, I, 2879).
Âşık hayra ve şerre bulaşır; sen hayrına ve şerrine bakma, himmetine bak.
(Mesnevî, 6/135).
Ey sevimli can! Aşkın gamından uzak kalma!
Çünkü onun her nefesinde bin oruç ve namaz vardır.
(Rubâiler, 703).
Aşksız gönüle sahip olan, padişah bile olsa,
Mezara gömülmüş ölüden başka bir şey değildir.
(Dîvân-ı Kebîr, V, 20).
Aşksız ömrü hesaba sayma; o sayıdan dışarıda kalacaktır çünkü. (Mecâlis-i Seb’a, s.43).
Aşksız yaşama ki ölmeyesin. Öleceksen de aşk yolunda öl ki, ebedî hayata kavuşasın.
(Rubâiler, 1291).
Bizim peygamberimizin yolu aşk yoludur.
Biz aşkın çocuklarıyız, aşk da bizim annemiz.
(Rubâiler, 49).
Kulluk et, belki âşık olursun; kulluk kazanmakla ilgilidir, işe yarar.
Köle, bahtından özgürlük umar; âşık ebediyete kadar özgürlük istemez.
Köle, daima kaftan ve ihsan arar; âşığın kaftanı, her zaman sevgiliyi görmektir.

(Mesnevî, V, 2728-2729).
Aşk bengisudur, bu suya gel!
Bu denizden gelen her damla başka bir hayattır.
(Rubâiler, 53).
Aşk bir denizdir; gökyüzü bu denizde bir köpük… (Mesnevî, v, 3853).
Aşk söze sığmaz bir denizdir ki, dibi görünmez.
Denizin damlalarını saymaya imkân yoktur.
Yedi deniz de aşk denizinin önünde küçücük bir göl kalır.
(Mesnevî, V, 2731-2732).
Aşkın sahilsiz denizinde vasıfsız bir damla gibi çalkalanıp durulamayan, sükûnun coşkusuna meftun bir bendenin mukadderâtı bu dersten geçer not alabilmesine bağlı demek ki! Halkada tane olmaya, deryada damla olmaya davet edilmişse, onun bu değerli davete icâbeti ve aşk dersinde muvaffakiyeti beklenir. Belki kırk günde, belki de kırk yılda, ama muhakkak!
Binbir günlük çileyle ve onsekiz beyitle aşkın binbir hâlini on sekizbin âleme anlatan,  nefislerin ve ruhların pişirildiği matbahındaki onsekiz hizmete karşılık sayısız himmetiyle seslenen yüce bir aşk üstâdından gelince davet “Gel ve dinle!” diye, bahaneler ve tereddütler biter, söz tükenir. Artık can, mücessem bir kor yumağı gibi dönüp durur canına can veren ay yüzlünün mihverinde. Susmayı sevmeye başlar, görür ki, sustuğunda işitilmektedir çığlıkları… Ve aşka imanı kadar inanır ki; aşkın sahibi aşka ve âşığına sahip çıkacaktır! Şeb-i arûs, nefsinden ölüp sevgiliye visâlin altın tacı olacaktır “Âşıklar Sultanı” nın rehberliğinde ilelebet.
Şimdi feryadım azaldı, fakat aşkım arttı, alevlenen ateşte dumanın azaldığı gibi. (Rubâiler, 546).
Ey benim çetin dersim, ey benim tatlı derdim, isteğim, hayalim, biriciğim…Yakıp yıkanım, öldürüp diriltenim…Varlığımın yokluktaki anlamı. Güzel aşk! Ne mutlu seni tanıyana! Ne mutlu seni yaşayana!
İşte dostlar, “Hamdım, piştim, yandım” diye özetlenen mübarek bir hayatın bir bendenin terceme-i hâlindeki yansıması şudur ancak: Yandım, yandım, yandım!

A.Hümeyra ASLANTÜRK

* İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

13 Eylül 2013 Cuma

AŞK"IN KOKUSU



“Sevgili” ile “vuslat” istiyordu. Ya da “Sevgili”nin göndereceği bir tek “selam” istiyordu. Ve o selâmı getirene “kurban” olmaya hazırdı.
AŞK"IN KOKUSU  
Mevlâna okyanus, Tebriz"li güneş idi…  Güneş Okyanus"a düştü ve bir aşk efsânesi doğdu  Allah O"nu kendisi için seçmişti. O"nu kendisine sırıl sıklam âşık olması için yaratmıştı. Kalbine aşkın ilk tohumları serpildi ve “aşk kervânı” Afganistan"ın Belh beldesinden Anadolu"ya doğru yola çıktı. Yıllar süren yolculuktan sonra, baba Âlimler Sultanı Bahaaddin Veled, ailesi ve geleceğin Âşıklar Sultanı Celâleddin Konya"ya ulaştı.  Celâleddin yirmili yaşlardadır. Bebekliğinden itibaren en çok duyduğu isim “sevgili”nin ismi “Allah” olmuştur. Evde, sokakta, çarşıda, pazarda, mektepte, medresede hep “sevgili”nin ismi zikredilmektedir. O"nun ismi ile uyanmakta, O"nun ismi ile güne başlamakta ve O"nun ismi ile günü kapayıp uyumaktadır.  Üç yaşında başlamıştır “sevgili”sini tanımaya. Daha doğrusu üç yaşında başlamışlardır Celâleddin"e “sevgili”sini tanıtmaya. Cemâlini görmeden âşık olmuştur. Varlığını görmeden tüm özelliklerini ve güzelliklerini ezberlemiştir.  Neleri sever?.. Neleri sevmez?.. Kimleri sever?.. Kimleri sevmez?  “Ölümsüz Sevgili” kendisinden önce hangi “ölümlüler” ile aşk destânı yaratmıştır? Ve içlerinden en çok hangisini sevmiştir? Hepsinin yaşamlarını, özlerini ve sözlerini de en ince ayrıntısına kadar öğrenmiştir.  “Özünde mevcûd olan Sevgili”yi tanıma ilmini tamamlamış ve tanıtma aşamasına ulaşmıştır. Sultanlar, âlimler, dervişler dünyanın her yanından O"na gelmektedir. O"nun önünde diz çökmekte ve “Sevgili”yi tanıma ilmini tahsil etmektedirler. Dört yüz talebesi, on bin dervişi ve bir dünya dolusu hayrânı vardır. Herkes O"nun özündeki O"nu aramaktadır.  Celâleddin otuz sekizli yaşlardadır. O"na “Efendimiz” anlamındaki “Mevlâna” diye hitâp olunmaktadır. Selçuklu Sultanı da O"na “Efendimiz” demektedir, çıkmaz sokaklardaki dilenciler de O"na“Efendimiz” demektedir. O “Allah”ı arayanların “Efendisi”dir “Mevlânası”dır. Fakat…  Hiç kimse O"na: “Sevgilin ile aranız nasıl? O"nunla görüşüyor musunuz? O"nunla konuşuyor musunuz?” diye sormuyordu. Sormazlardı… çünkü O “Sevgili” ile zâten beraberdi. Sevgili O"nda her türlü güzellikleriyle, sınırsız ilmiyle tecelli ediyordu. Ve Mevlâna da “Sevgili”yi tüm insanlara her yönüyle anlatıyordu. O"nun huzurunda hep beraber muhabbet ve haşyetle secdeye kapanıyorlardı. O"nun cemâlini sissiz ve bulutsuz bir halde göstermesi için O"na cân-ı gönülden duâlar ediyorlar, her gece yarısı ilâhilerle serenâdlara katılıyorlardı.  Fakat O"nu içten içe yakan bir derdi vardı. Derdine de dermân bulamıyordu. Bulamazdı. Çünkü derdini hiç kimseye açmıyordu. Derdini söylemeyen ve aramayan dermân bulamazmış ya! O da içten içe eriyip akıyordu. Dışı neşeliydi. Dışı nurluydu. Dışı halk ile doluydu. Ya içi? Ya gönlü? Ya aklı?... Boştu. Bomboş bir kalbe sâhipti. “Sevgili” O"nun içinde değildi. Dışında da değildi.  “Sevgili” ile “vuslat” istiyordu. Ya da “Sevgili”nin göndereceği bir tek “selam” istiyordu. Ve o selâmı getirene “kurban” olmaya hazırdı.  Hiç kimseye söyleyemediği “buluşma”yı istiyordu. O"nu istiyorum dese; “Zâten O"nunla değil misin?” diyeceklerdi. Hatta O"na; “O"nunla değilsen O"nu bize niçin anlatıyorsun?” diyerek suçlayacaklardı. Haklı olarak O"nu içi başkalıkla dışı başkalıkla yargılayacaklardı.  Suskundu. Konuşmuyordu. Hep O"nu anlatmayı, O"nu tanıtmayı ve O"nun ezber ilim haline gelmiş özelliklerini mollalara, dervişlere ve hayranlara anlatmayı ise “konuşmak”tan saymıyordu.  Mecnûn, Leylâ"sının cemâline bakarak bir tek harf söyleyemezse; elâlem ile gırtlağı çatlayıncaya kadar lakırtı etse ne değeri var?  Mevlâna da “Sevgilisi”nin özelliklerini anlatıyordu. Mevlâna"ya da doğdu doğalı “Sevgili”nin özellikleri anlatılıyordu.  O İstiyordu ki…  birisi O"na  “Sevgili”nin özelliklerini değil,  “Sevgili”yi anlatsın.  O"nun resmini göstersin.  O"nun sesini duyursun.  O"nun gözleriyle baksın.  O"nun elleriyle tutsun.  O"nun ayaklarıyla yürüsün.  Yada  ikili oynamayı ve ikili konuşmayı terk ederek  dobra dobra  “Ben geldim”desin istiyordu.  O"nu içinde ya da ötelerde istemiyordu. O"nu tam önünde “perdesiz, örtüsüz ve peçesiz” istiyordu.  O"nun kelâmını meleklerin “ilham zarfıyla” getirip kalb şeklindeki posta kutusuna atmalarını istemiyordu.  O"nun sesini çan ya da çıngırak sesi gibi duymak istemiyordu.  O"nun kelâmını O"nun ruhundan çıkan ses olarak duymak istiyordu.  O"nun yerlere ve göklere sığmayan bir endâmda olmasını istemiyordu. O"nun da kendisi gibi minik ve “sıfır” kadar bir “varlık” olmasını istiyordu…  Kendisi konuşsun O dinlesin, O konuşsun kendisi dinlesin istiyordu.  Aşkın yasası vardı.  Doğduğu zaman neşe çığlıkları atılmış olanlar… Öldüğü zaman da hüzün gözyaşları akıtılacak olanlar… biribirlerini “gerçek aşk” ile sevebilirlerdi.  Hiç doğmamış ve ölmeyecek sonsuz bir “Sevgili” ile doğmuş ve bir gün ölecek olan “sonlu” birbirlerini gerçekten sevebilirler miydi? Zeus ile Helen birbirine ne kadar âşık olabilirdi? Bu aşkın yasasıyla çelişmez miydi?  Evet çelişirdi. Ve Mevlâna"yı da “aşk”tan soğutan bu yasa idi.  Ümitsiz, aşksız, kalbi kırık ve gönlü bomboş bir okyanus olmuş Konya meydanlarında dolaşıyordu. Gözü O"nu arıyordu. Kulağını hep O"nun sesini işitmeye ayarlıyordu. Çevresinde Mollalar, dervişler ve sultanlar pervâne olmuş dolanırken O bulutların ardına gizlenmiş güneşi gözlüyordu. Kalabalıklar içinde yalnızdı… yapayalnızdı... garîb idi.  Âniden bulutlar dağıldı. Semâlarda “Uçan Güneş” Konya çanağına sığamayan Okyanus"un içine düştü.  Mevlâna"nın atı ürktü. Dervişler ve mollaların yüzü ekşidi. Adına Tebrizli Şems ya da Şems-i Perende yâni “Uçan Güneş” dedikleri bir hırpâni… bir divâne… bir garîb “Efendimiz Mevlâna”nın önüne gerilerek atının yularına yapıştı. Ayaklarında tahta sandalet, elinde “sürekli su sızdıran bir testi”, başında solmuş bir peşkir (havlu) sarılıydı. Saçı ve sakalı karma karışık bir tuhaf insan…  Koruma görevlileri hemen üzerine atılıp kenara fırlatıp atmak için müdahale etmek istediler, durduruldular. Çünkü “Okyanus”… içine düşen “Uçan Güneş”in “ateşi” ile fokurdamaya başlamıştı bile. İki “ölümlü” göz göze tûş olmuşlardı. Ve ölümlülerin ölümsüz yüreklerinden doğan “doğmamış ve ölmeyecek olan aşk”ın buharı gözleri buğulandırarak enfûse ve âfaka yükselmeye başlamıştı.  Gökte melekler yeryüzündeki manzaraya bakarak aralarında fısıldaşmaya başladılar. Diyorlardı ki;  “Yaratılmamış ve yok olmayacak olan "sonsuz aşk" ezelden ebede kadar yalnız kalacağını anlayınca tam ortadan ikiye ayrılıp en yüksekten en aşağıya düştü. Hilâfeti Âdem ve Havvâ"ya kaptırmıştık şimdi de "aşk"ı kanatlarımızın arasından kaçırdık. Eyvâhlar olsun bize!..”  “Aşk”… tam ortadan ikiye bölünmüştü ve bir bahar cemresi gibi toprağa düşmüştü. Düştüğü toprakta, iki ayrı “nokta”da “Ete kemiğe büründü” ve Mevlâna ve Tebrizli Şems olarak göründü.  Su sızdıran gözenekli eski toprak testi Mevlâna"nın hâne-i saadetlerinde idi artık. Mevlâna altınoluklu ibriklerden şerbet içmeyi terk etmişti. Kristal bardaklardan kaynatılmış, arıtılmış ve dinlendirilmiş su da içmiyordu. “Uçan Güneş”in toprak testisinden toprak kokulu “hiç bulanmamış” doğal kaynak suyunu avuçlarıyla avuç avuç içiyordu. İçtikçe susuyor ve susadıkça içiyordu.  Hâne efrâdının çoğu, dervîşanın tamamı ve hayranların elebaşları “Efendimiz Mevlâna”nın toprak testiden içtiği duru sularla hazminin bozulacağına, dilinin tutuklaşacağına, aklının bulanacağına karar vererek bir konsey topladılar. Ve toprak testiyi hırpâni sahibiyle birlikte sürgün etme teorisi geliştirdiler.  Ve teori deneye dönüştü…  Mevlâna bir gün sabah baktı ki ortalıkta ne “Sâkî var ne de aşk şarabı içtiği testi”. İkisi de yok. Çevresini sarmalayan “kalabalıklara” O"nu sordu, nerede dedi. O gitti, geldiği gibi kirli testisini eline alıp gitti dediler. Onlara inanmadı. Hz. Hâcer gibi iki yana koştu. O"nun kokusunu Irak ve Sûriye taraflarından aldı. Can parçası Sultan Veled"i gönderdi ve O"nu geri getirtti.  Onlar bir kuşun iki kanadı idi. Onlar bir merdivenin iki ayağı idi. Tek kanadı kopmuş olan kuş sonsuz boyutlarda nasıl süzülecekti? Tek ayaklı merdivenle Mirâca nasıl çıkılacaktı? Olmazdı. Yarım halde yaşayamazdı. Şems binitte, Can parçası yaya olarak geri geldi. Ve kendisini tekrar bütünledi.  Sâkî dönmüştü, ilâhî aşkın çilingir sofrası tekrar kurulmuştu. Bir daha ayılmamak üzere içmek ve “ebedî serhôş” olmak istiyordu. Mevlâna dolduruyor “Uçan Güneş” içiyordu. “Uçan Güneş” dolduruyor Mevlâna içiyordu. Bu sefer “meyhâne”nin kapısını daha sıkı kilitledi.  Meyhâne"de (ilâhî aşkın konuşulduğu odada) neş"e-i muhabbet vardı. Melekler def ve kudüm çalıyordu. Cinler cura, periler arp çalıyordu. Hûriler “zil, şal ve gül” eşliğinde “Konya akşamlarında” raks ediyordu.  Muhabbet ortamına sadece Can parçası “Sultan Veled”in girmesine izin vardı. Ve Sultan Veled içeri girdiğinde ne cümbüş görüyordu ne de şarab kokusu duyuyordu. İçeride sadece “tek gönül”den çıkan sözler ve “tek gönül”den işitilen ilim ve irfan senfonisi vardı. Ve su sızdıran testi zahirde “iki” bâtında “bir” olan dostların tam ortalarındaydı.  Dışarılarda…  Kıskançlık konseyi tekrar toplandı. Bu sefer “Efendimiz Mevlâna”nın kapalı odalarda ışıksızlıktan ve havasızlıktan boğulacağı teşhisini koydular. Çözüm; meyhâneyi (gönül Kâbe"sini) yıkmak, sızdıran testiyi kırmak (Ahad"ı parçalamak) ve Sâki"yi (Tebriz"liyi) kuyuya atmaktı (öldürmekti).  Operasyon başarı ile sonuçlandı.  Ve…  “Aşk”ın kanatları ve ayakları bir birinden koparıldı. Geriye sadece “aşk” kaldı.  Tebrizli"nin atıldığı kör kuyu Celâleddin"in göz yaşı yağmurlarıyla doldu ve taştı. Konya ovalarını kuyudan taşan seller bastı. Çukurluklarda göller oluştu. “Uçan Güneş”in bedeni zerre zerre ayrıldı ve sularla birlikte göllere ulaştı. Her zerreden bir kamış fidanı doğdu. Kamışlıklar oluştu.  “Uçan Güneş” kamışlıklarda tekrar doğmuştu. Uçan meleklerin kanatlarından savrulan rüzgârlarla nazlı nazlı salınıyordu. Celâleddin, “aşk”ın kokusunu bu sefer de “kamışlıklar”dan duyuyordu.  Tebriz"linin zerrelerinden doğan en olgun kamışı aradı buldu. Suyun içinde boy atmış, boğumlu ve yapraklı hâliyle de tanıdı onu. O"nu kamışlıklardan kestirdi. Boğumlarını kızgın demirle dağladı, üzerinde delikler açtı ve “Ney” olarak O"nu bir zamanlar “sızdıran testi”nin durduğu boşluğa koydu.  Ve…  İçinde sıkışan nefesleri “Ney”e üfledi… Ney, en derin notalarıyla inlemeye başladı.  Derin notalar, derin sözlere bürünüp “Mesnevî” olarak gönül kütüphânelerindeki raflara dizildi.  ***  Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:  Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın... herkes ağlayıp inledi.  Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki iştiyak derdini açayım  Aslından uzak düşen kişi,yine vuslat zamanını arar.  Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.  Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.  Benim esrarım feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.  Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lakin canı görmek için kimseye izin yok.  Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!  Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğundur ki şarabın içine düşmüştür.  Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır. Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.  Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemden, hem bir müştak kim gördü?  Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.  Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.  Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu.  Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok. Ey temizlikte nazirı olmayan, hemen sen kal!  Balıktan başka her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.  Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam.
 
Nice Âşıkları ve Garîbleri bizlere bağışlayan Allah"a şükrümüzü edâ etmekte mutlak acîziz. Ancak O"nları doğuran annelerin ellerinden öpüp ruhlarına ve ruhâniyetlerine Fâtihalar armağan ediyoruz.

12 Eylül 2013 Perşembe




(Mesneviye göre) İNCİTMEMEK ve İNCİNMEMEK
Mesnevî: “Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?”
“Ahmaklar, insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerine bîgâne kalarak onların gönüllerini kırarlar.” (c.2, 3108-3109)
Gönül, Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhıdır. Nefsin en büyük cinâyeti bir gönül kırmaktır. Bundan dolayı Mevlânâ hazretleri başka bir beytinde:
“Kâ’be bünyâd-ı Halîl-i Âzer est
Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber est” buyurmaktadır.
Yani Kâ’be, Âzer’in oğlu Halil İbrâhîm’in inşâ ettiği bir yapıdır. Gönülse o yücelerin yücesi olan Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhıdır. Binâenaleyh nazargâh-ı ilâhî olan gönlü yıkmak, Kâ’be’yi yıkmaktan daha büyük bir cürüm olarak görülmüştür.
Yûnus Emre hazretleri de:
Ak sakallı pîr hoca
Bilemez hâli nice
Emek yimesün hacca
Bir gönül yıkar ise
buyurarak, aynı gerçeğe işaret etmişlerdir.
İnsan, eşref-i mahlûkât, yani yaratılmışların en mükemmelidir. Onun kalbi ise nazargâh-ı ilâhîdir. Hadîs-i kudsî olarak nakledilen bir rivâyette, “Ben yere göğe sığmam. Bir mü’min kulumun kalbine sığarım.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 195) buyrulmaktadır. Bütün bunlar, insanın muhterem mevkiini ifâde etmekte ve onun hatırını veya kalbini kırmanın, ne derece ağır bir cürüm olduğunu ifâde etmektedir.
Kalbi kırık insanların, Cenâb-ı Hak nezdindeki îtibar ve mevkileri yüksektir. Rızâ-yı ilâhîye kavuşmak isteyenler, böyle mahzûn gönülleri sevindirmelidirler. Nitekim Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- birgün:
“–Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allâh Teâlâ da:
“–Beni kalbi kırıkların yanında ara!..” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) buyurdu.
Ebû Hureyre’den nakledilen bir hadis-i kudsîde de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Kıyâmet günü aziz ve celil olan Allâh şöyle buyuracaktır:
“–Ey âdemoğlu! Ben hasta oldum, Beni ziyâret etmedin!”
Kul diyecek:
“–Ey Rabbim, Sen Rabbü’l-âlemîn iken, ben Seni nasıl ziyâret ederim?”
Cenâb-ı Hak buyuracak:
“–Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyâret etmedin. Bilmiyor musun, eğer onu ziyâret etseydin, yanında Beni bulacaktın!..”
Allâh Teâlâ buyuracak:
“–Ey âdemoğlu!.. Ben senden yiyecek istedim, ama sen Beni doyurmadın!”
Kul diyecek:
“–Ey Rabbim, ben Seni nasıl doyururum?! Sen ki, âlemlerin Rabbisin!”
Cenâb-ı Hak buyuracak:
“–Benim falan kulum, senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin, onu, ben yanımda bulacaktım.”
Rabbimiz buyuracak:
“–Ey âdemoğlu! Ben senden su istedim, Bana su vermedin!”
Kul:
“–Ey Rabbim, ben Sana nasıl su içirebilirim? Sen ki, âlemlerin Rabbisin!” diyecek. Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
“–Falan kulum senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu Benim yanımda bulacaktın!” buyurur. (Müslim, Birr, 43)
Zulme mâruz kalmış, gönlü incinmiş her kulun duâsı, imân veya küfür ehli olduğuna bakılmaksızın, Cenâb-ı Hakk’a arzolunur ve en kısa zamanda kabul olunur. Zîrâ mazlûmun duâsı ile Cenâb-ı Hak arasında perde yoktur. Peygamber Efendimiz, ashâb-ı kirâma böyle makbul olan mazlûmların duâsından sakınmalarını şöyle öğütlemişlerdir:
“Mazlûmun duâsından sakınınız. Zîrâ onun duasıyla Allâh Teâla arasında perde yoktur.” (Müslim, Îmân, 29)
“Üç kişi vardır ki, Allâh onların duâlarını reddetmez:
1- İftar edinceye kadar oruçlunun duâsı,
2- Mazlûmun duâsı,
3- Adâletli devlet reîsinin duâsı.” (Tirmîzî, Deavât, 48; İbn Mâce, Duâ, 2)
Cenâb-ı Hakk’ın, kullarının istihkar edilmesine râzı olmadığını, şu hadîs-i şerîf ne güzel ifâde eder:
Rasulullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:
“–Bir adam: «Vallâhi, Allâh falancayı mağfiret etmeyecek!» diye kestirip attı.
Allâh Teâlâ Hazretleri de:
«Falancayı mağfiret etmeyeceğim husûsunda, yemin eden de kim? Ben onu mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!..» buyurdu.” (Müslim, Birr, 137)
Mesnevî: “Bir Hak dostunun, yani bir peygamberin veya velînin gönlü incinmedikçe, Allâh, hiç bir kavmi rezil ve rüsvây etmemiştir.” (c.2, 3112)
Bu beyit, kavimlerin zillete sürüklenmelerinin belli başlı sebeplerinden birinin, peygamber veya bir Allâh dostunu incitmek olduğunu ifâde etmektedir. Allâh katında makbûl olan bir kula ihtiram eden, onun değerini bilip takdir eden şahıs veya zümreler de aksine şeref ve îtibarlarının artmasıyla mükâfâtlandırılırlar, demektir.
Kudsî bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Her kim Benim velî bir kuluma düşmanlık ederse, Ben ona karşı harb îlân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık sağlayamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben (âdeta) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, Bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikâk, 38)
Buna tarihten bir misal vermek gerekirse, Firavun’un sihirbazları Hazret-i Mûsâ’nın ulviyet ve rûhâniyetteki kudretini fark ederek:
“–Ey Mûsâ, önce sen mi âsânı atarsın, yoksa biz mi atalım?” diye sordular.
Böylece bir Hak dostuna rüçhâniyet tanıyarak yapılan bu iltifatın bereketiyle hidâyete erdiler. Buna rağmen, bir peygamberle müsâbakaya cür’et etmenin bedeli olarak da cezaya çarptırıldılar, âdeta mânevî kısasa uğradılar. Mâlum olduğu üzere onlar, Firavun’un emriyle, önce işkenceye mâruz kalmış ve sonra da kolları, bacakları çaprazlama olarak kesilerek şehid edilmişlerdi.
Aynı gün içerisinde, bir peygamberle müsâbakaya çıkmak gibi küfrün zirvesinden, Firavun’a meydan okumaya kadar iki zıt kutba erişen sihirbazlar, nihâyet öyle bir îmân vecdine sahip oldular ki, Firavun’un zulüm ve tehdidlerine karşı, bâkîyi (ebedî nîmeti), fânîye (geçici olan dünyaya) tercîh ettiler de:
(Sihirbazlar) dediler ki: «–Bize gelen açık açık mûcizelere ve bizi yaratana, seni tercîh edemeyiz. Dolayısıyla sen, yapacağını yap! Sen, ancak bu dünyâda hükmünü geçirebilirsin!»” (Tâhâ, 72)
Diğer bir âyet-i kerîmede de:
“–Zararı yok! dediler: (Nasıl olsa) hiç şüphesiz ki biz, Rabbimize döneceğiz!” (eş-Şuarâ, 50)
Firavun, ellerini ve ayaklarını kesmek sûretiyle sihirbazları ağır bir işkenceye uğratırken onlar, îmânlarının zaafa uğramasından endişe ederek, Cenâb-ı Hak’dan canhıraş bir şekilde sabır ve îmânda sebât niyâz ettiler:
“…Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver (üzerimize sabır yağdır) ve müslüman olarak canımızı al!” (el-A’râf, 126)
Mevlânâ -kuddîse sirruh- bu hâdisenin derûnî veçhesini de şu şekilde tahlil eder:
“Mel’ûn ve zâlim Firavun, sihirbazları, îmânlarından dolayı ölümle tehdîd ederek:
«–Elinizi ve ayağınızı çaprazlama olarak kestireceğim.. Sonra da sizi afvetmeyip astıracağım!» demişti.”
“Firavun, o anda sihirbazların korkacaklarını, ürkeceklerini ve titreyerek kendisine boyun eğeceklerini sanmıştı.”
“Ama Firavun bilmiyordu ki, o sihirbazlar, korku ve endişeden kurtulmuşlar, ilâhî esrar ve hakîkate vâkıf olmuşlardı.”
“Onlar, felek havanında yüz kerre dövülüp un hâline gelseler dahî, artık gölgelerini kendilerinden ayırt etme irfan ve basîretini göstermişlerdi.”
Yâni, ruhun asıl, cesedin ise bir gölge olduğunu anlamışlar ve bir an önce bu gölgeyi feda edip “fenafillâh” makamına ulaşmışlardı.<
“Ey insan, bu dünyâ bir uyku ve rüyâdan ibarettir. Sen oradaki cümbüş ve debdebeye sakın aldanma! Şâyet rüyâda elin kesilse veya vücûdun lime lime doğransa bile korkma! Zîrâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«Bu dünyâ, bir rüyâdan ibarettir.» buyurmuştur.”
Mesnevî: “Bazıları peygamberlerle cenk etmeye kalkıştılar. Onların bedenlerini gördüler; onları basit insan sandılar.” (c.2, 3113)
Peygamberleri sadece hemcinsleri olan insanlardan bir fert olarak telakkî edip onlardaki ilâhî tecellî, hikmet ve nasibi görmeyenler, nefislerini edebsizlik ve saygısızlığa sürüklenmekten kurtaramazlar. Bu, tarihte de daima böyle olmuştur. Peygamberleri, ilâhî memuriyetleri ve bunun netîcesi olan mânevî dünyâları îtibariyle kavrayamayanlar, itaat ve teslîmiyet noktasına ulaşamayıp küstahlıkları sebebiyle zelîl olmuşlardır. Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Hazret-i Peygamberi kendileri gibi etten bir kalıp zannettiler de bu idrâk noksanlığının kurbanı olarak helâk edildiler.
Peygamber Efendimizi yakından tanıyan sahâbîler ise, O’nu hayranlıkla seyrettiler. Bu hâlin zirvelerinden biri olan Hazret-i Ebû Bekir ise O’nun (s.a.v.) yanındayken bile O’na hasret içinde kalır ve O iki cihan güneşini hayranlıkla seyrederdi.
Rasûlullâh’ın baş müezzini, Peygamber mescidinin bülbülü Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-’ın hâli ise çok daha başkaydı. Allâh Rasûlü dünyâyı terkedince sanki dilini yuttu, ağzını bıçaklar açmaz oldu. Koca Medîne kendisine dar geldi.
Halîfe Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Bilâl’e ezan okuması için defâlarca yalvardı. O peygamber âşığı, dertli Bilâl, şu cevâbı verdi:
“–Yâ Ebâ Bekir! Benim arzumu sorarsan, Rasûlullâh’tan sonra ezan okumaya tâkatim kalmadı. Beni zorlama. Ne olursun, beni kendi hâlime bırak!..”
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise, Rasûlullâh hasretiyle Bilâl’den o güzel demlerin ezânını ısrarla istiyor:
“–Ümmet, Rasûlullâh’tan sonra, bir de O’nun müezzininden de mi mahrûm olsun?” diyordu.
Israrlara dayanamayan Bilâl, nihâyet sabah ezânı için boynu bükük, gözü yaşlı minâreye çıktıysa da boğazına tıkanan hıçkırıklardan, ezanı okuyamadan geri indi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- daha fazla ısrâr etmedi.
Bilâl -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü’nün aziz hâtıralarıyla dolu Medîne’de daha fazla duramadı, o sabah namazından sonra derhal yola çıktı. Şam’a gitti. Bir an evvel Rasûlullâh’a kavuşmak hasretiyle, serhad boylarında şehâdet peşinde muhârebelere iştirâk ediyor, ancak takdîr-i ilâhî gereği, her defâsında gâzî oluyordu. Bu minvâlde seneler geçti.
Bir gece, rüyasında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördü. Rasûl-i Ekrem şöyle buyuruyordu:
“–Yâ Bilâl! Bu cefâ nedir? Beni ziyâret edecek vakit hâlâ gelmedi mi?”
Hazret-i Bilâl telaşla uyandı. Derhal devesine atlayıp engin çöllere daldı. Yalnız başına günlerce yol aldıktan sonra, nihâyet nûrlu Medîne’ye geldi. Hiç kimseye görünmeden derhal Rasûlullâh’ın kabrine koştu. Mezârın üzerine kapandı. Yüzünü gözünü mezarın toprağına sürerek, gözyaşları içinde:
“–Geldim Yâ Rasûlallâh, geldim işte!” dedi.
Tam bu esnâda, Rasûl-i Ekrem’in torunları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin çıkageldi. Onları gören Bilâl, mezarın üzerinden kalkarak:
“–Aah! Rasûlün nûr-i dîdeleri (göz nûrları)!” dedi ve hasretle onları kucakladı.
Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Bilâl! Senden bir şey ricâ etmek istiyorum, yapar mısın?” dedi. Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-:
“–Söyle cânımın cânı, söyle!” deyince:
Hasan -radıyallâhu anh-:
“–Rasûlullâh’a Mescid-i Şerîf’te okuduğun ezana hasretiz. Onu işitmek istiyoruz. Okur musun?” dedi.
Bilâl -radıyallâhu anh- da:
“–Sizin için okurum.” dedi.
Öğle vakti Hazret-i Bilâl, Mescid-i Nebevî’de eskiden ezan okuduğu yere çıktı.
Dertli ve yanık bağrından öyle bir “Allâhü Ekber, Allâhü Ekber!” dedi ki, koca Medîne Allâh Rasûlü’nün tedâisinden zangır zangır titredi. Dağlar taşlar bu yanık sadâ ile inledi.
“Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh”a gelince Medîne çalkalandı.
“Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullâh!” da ise artık bütün halk sokaklara dökülmüştü.
“–Ne oldu, Rasûlullâh dünyayı yeniden mi teşrîf etti.” diye birbirine soranlar, ağlayanlar, hıçkıranlar…
Hazret-i Bilâl ise, boğazına saplanan hıçkırıkları zaptetmeye ve ezân-ı Muhammedî’yi tamamlamaya çalışıyordu. Fakat ne mümkün… Neredeyse hıçkırıktan boğulacak. Kendisini tutamadı, bitkin ve gözü yaşlı bir hâlde, olduğu yere bir külçe gibi yığıldı kaldı.
Yine cennet hanımlarının efendisi Fâtımâ annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzûn oldular ki:
“–Fahr-i kâinâtın ukbâ âlemini teşrîfleri ile benim üzerime öyle bir musîbet geldi ki, karanlığın üstüne gelse, karanlığın rengi değişirdi.” buyurdular.
Rabbimiz, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, sahâbe-i kirâmın ve onların izinden yürüyen evliyâullâhın muhabbetiyle gönüllerimizi nurlandırsın! Peygamber Efendimizi yakînen tanımayı, ahlâk ve şahsiyetinden lâyıkıyla istifâdeyi nasîb eylesin. Onun ulvî muhabbetini kalbimize hiç tükenmeyen, durmadan ziyâdeleşen bir azık eylesin!.. Âmin…
Mesnevî: “Sen hiddete kapılıp, gönüller kırmış, onlara ateş düşürmüş isen, o ateş senin için cehennem ateşinin mayası olur.”
“Senin öfke ateşin bu dünyada bile seni yakar, yani zillete düşürür. Ondan doğan cehennem ateşi ise bu zilletin netîcesi olarak seni âhirette de ebedî olarak yakar.”
“Senin hiddet ateşin, burada, insanlara kasteder. Bu kasdının eseri olarak doğan cehennem ateşi ise sana âhirette ve ebedî olarak saldıracaktır.” (c.3, 3472-3474)
Kâmil insan, o kadar mükemmel bir ahlâk ve tabiata sahip olmuştur ki, -Allâh için müstesnâ- hiç kimseye kızmaz, hiç kimseden kırılmaz. O:
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da (bütün hâl ve ibâdetlerinde bu şekilde) ihsân sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân, 134) sırrına ermiştir.
Rivâyete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmiş olduğu içi çorba dolu bir kâseyi, kazârâ Câfer Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı.
Bunun üzerine köle:
“–Efendim! Kur’ân’da: « وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ » -öfkelerini yenenler- takdîr buyuruluyor!” dedi.
O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“–Öfkemi yendim!” dedi.
Bu sefer köle:
“–Kur’ân’da aynı yerde: « وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ » -insanların kusurlarını bağışlayanlar- da takdîr buyuruluyor!” dedi.
Câfer Hazretleri:
“–Haydi bağışladım seni!..” dedi.
Bu defâ da köle:
“–Âyetin sonunda: « وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ » -Allâh ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!- buyruluyor!” dedi.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“–Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!..” dedi.
Hayat kitabının öfke faslı, bir fâcia târihidir. Bu vahim tehlikeden kurtuluş çaresi, bu hoşa gitmeyen feveran karşısında kardeşlik ve sabır gücünü kullanmak, muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmektir.
Ebû Derdâ -radıyallâhu anh-, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:
“–Bana cennete götürecek bir şey öğret!” deyince; Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu.
Yine aynı şekilde bir kişi, Peygamber Efendimiz’e:
“–Yâ Rasûlallâh! Çok şey belleyecek gücüm yok! Bana, saâdetime mûcib olacak kısa bir şey buyur!” deyince, ona da:
“–Öfkelenme!” (Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73) buyurdu.
Diğer hadîs-i şerîflerde de:
“Allâh Teâlâ, öfkesini tutanın ayıbını örter!” (İhyâ, III, 372)
“Allâh indinde rızâya nâiliyet için bir kulun öfke yudumunu yutmasından daha sevaplı bir yudum olmaz!” (İhyâ, III, 392)
“Güçlü ve kuvvetli pehlivan herkesi sallayıp yere yatıran değildir. Asıl kahraman kişi, öfke zamanında kendini tutandır.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108) buyrulmaktadır.
Mesnevî: “Yeryüzünde bir zayıf, bir zavallı emân diyecek, Hakk’tan yardım isteyecek olursa, gökyüzü ordusuna (meleklere) bir gürültü düşer.” (c.1, 1315)
“Ey insan, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, görünmesidir.” (c.1, 1318)
Hadîs-i şerîfte, mazlûmun âhından korkulması tavsiye edilmiş, mazlumun bedduâsının bâr-gâhı ulûhiyete vâsıl olmasına hiçbir şeyin engel teşkil edemeyeceği bildirilmiştir. Bu sebeple zulümden içtinâp etmek lâzım gelir. Buna rağmen mazlum da, mâruz kaldığı zulüm ve kötülüklerin kendi kötü huyunun bir başkasında akis ve tecellisi ile karşılaştığını düşünmelidir. Nitekim Mevlânâ, insanın iç ve dış dünyasındaki huzur ve huzursuzluğu diğer beyitlerinde şöyle ifâde etmektedir:
“Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!”
“Sen, kendi huyunun, tabiatının derinliklerine inseydin, kötülüğün, ahlâksızlığın senden, kendinden olduğunu anlardın.
Eğer sen, Allâh nûru ile baksaydın, kötülük husûsunda başkasını ayıplar, başkasının kusurlarını görür de gaflete düşer mi idin?”
Gerçi bir insanın mâruz kalacağı ibtilâlar ve sû-i muâmeleler, her zaman onun vâkî bir hatasının netîcesi değildir. Öyle olsaydı, ma’sumiyet sıfatı olan enbiyâ, hiçbir kötü muâmeleye mâruz kalmazdı. Bu ibtilâlar, kimi zaman imtihân âlemi olan dünya hayatının iktizâsı, kimi zaman da kişinin mânevî tekâmülüne yardımcı olmak gayesine mâtuftur.
Lâkin karşılaşılan kötülüklerin bir kısmı da, yukarıda zikredildiği gibi muhâtabın istihkâkı ile gerçekleştiğinden böyle hâdiselerde nefsi yoklayıp kendini hesaba çekmek lâzımdır. Bu sebeple konuşmadan evvel ağzımızdan çıkacak lafızlara dikkat etmelidir. Zîrâ maksad, kalplere hançeremizden dökülen dikenler saplamak değil; kalpleri kalbimizin içinde saklamak olmalıdır. Davranışlarımız da sözlerimizi te’kîd etmeli ve her hâlimizden çevremize güzellikler yansımalıdır.
Mesnevî: “İnsanı inciten kişinin, Allâh’ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.” (c.1, 2520)
Allâh’ın bir mahlûkunu rencide eden bir muâmelenin, o mahlûktan önce Cenâb-ı Hakk’ın gadabını tevlîd edeceğini düşünmek gerekir. Çünkü Allâh, mahlûkâtına muhabbette harîstir. Bundan dolayıdır ki, günahkâr, yani Rabbine âsî olan bir kulun bile günah ve kusurunun zikredilip şüyû bulmasını menetmiş ve bunu “gıybet” nâmıyla, ağır günahlardan biri olarak ilân buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, “…Ona rûhumdan (kudretimden) üfledim…” (el-Hicr, 29; Sâd, 72) buyurarak kendisine yaklaşmak için insana istidât vermiş ve onu en güzel şekilde “ahsen-i takvîm” sırrıyla yaratmıştır. Bu yüzden Rabbimiz, kulunun istihkar edilmesinden, küçük görülüp incitilmesinden bile râzı olmaz. Rivâyet edilir ki, Muhyiddin-i Arabî hazretleri bir sahilden geçerken, testiyi başına dikip şarap içen bir genç gördü. Aynı genç bir yandan da yanındaki bir kadına taşkınlık ediyordu. Muhyiddin-i Arabî içinden şöyle geçirdi:
“–İnsan, mahlûkât içinde kendisini en aşağı bilmeli, mütevâzî olmalı; ama ben herhalde şu günahkâr gençten daha üstünüm. Şarap da içmiyorum, laubâli hareketler ve ahlâksızlıklar da yapmıyorum.”
Tam o sırada denizden bir feryad duyuldu:
“–Batıyoruz, İmdâd!..”
Bu sesi duyan genç, elinden testiyi atarak kaşla göz arasında denize fırladı ve birkaç dakika içinde boğulmak üzere olan dört kişiyi kurtararak sahile taşıdı. Sonra da olan biteni hayretler içinde izleyen İbn-i Arabî hazretleri, biraz önce aklından geçen tereddütlerine cevap buldu ve:
“–Bak, o küçümsediğin, günahkâr ve hakîr gördüğün genç, dört kişiyi birden kurtardı. Ya sen ne yaptın!? Bir kişi bile kurtaramadın!..”
Bu kıssada da anlatıldığı üzere, zâhirî davranışlarını gördüğümüz birtakım kişilerde, göremediğimiz bazı kabiliyet ve cevherler olabilir. Peygamberlerin dışında, hiç bir kimsenin son nefes garantisi yoktur. Bu bakımdan tasavvuf ehli, Allâh’ın kullarını istihkarı, kalbin cinâyeti olarak kabul etmişlerdir.
Mesnevî: “Her zahmete kızmada, öfkelenmede, her terbiyesize kin gütmedesin. Peki ama, cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?” (c.1, 2980)
İnsanı olgunlaştıran, meşakkatler ve mahrûmiyetlerdir. Her külfetten kaçınmak tembellik, bencillik ve irâdesizliktir. Doğru olan, katlanılan külfetle elde edilecek netîce arasında bir muvâzenenin mevcut olup olmadığına dikkat etmektir.
Bu ölçüyle layık olmadığı bir muâmeleye mâruz kalan insan, hemen öfkelenmek ve mukabelede bulunmak yoluna gitmeden, kendisine yönelen tarize müstahak olup olmadığını idrak edebilmek için nefsini hesaba çekmelidir. Eğer mâruz kaldığı kötü muâmele, ona müstahak olmadığı hâlde vâkî oluyorsa, bu yolda sabretmek olgunlukta bir basamaksa, şükredip bu haksız muâmelenin fâiline acımak son merhaledir. Bu ise kolay olmadığından, böylesi pehlivanlar nâdirdir.
Zayıfa, fakire, sefile, yalnıza acımak ve onlara yaklaşmak, merhamet muktezâsıdır. Lâkin;
-Zulüm pençesi altında mazlumları inim inim inleten “zâlimin vicdânına”,
-Geniş imkânlarını, “fânî ve taşkın zevk saltanatına esir eden
sefil rûhlara”,
-Hakkın ve hukûkun yok olduğu bir düzende, “merhamet fukarası
hodgâmların rezil ruhuna” daha çok acımalıdır. Zîrâ onlar, âkıbette, yani ebedî âhiret âleminde en büyük kaybedenler olacaktır.
Yasin-i Şerif’in ikinci sayfasının sonunda (13-27. âyet-i kerîmelerde) belirtilen Habîb-i Neccâr hâdisesi, bu hâlin kahramanlığını ifâde eden ne güzel bir misaldir. Habib-i Neccar, halkına hakkı tavsiye etmesinden dolayı taşlanarak şehid edildi. Kur’ânî ifâdeyle hayata vedâ ederken ilâhî perdeler açıldı:
“–Âh, keşke kavmim, Rabbimin beni bağışlayıp ikramlara garkettiğini bilseydi!” dedi. (Yâsîn, 26-27)
Hak dostluğunun bir nişânesi olarak, kendini şehid eden kavminin gafletine ve zavallığına acıdı.
Mesnevî: “Önemli olan gül tabiatlı olabilmektir. Yâni bu dünya bahçesinde, dikenleri görüp, onlardan incinip dikenleşmek değil, araya kış gibi çileler girse bile onları bahar iklimiyle kucaklayarak, bütün âleme bir gül olabilmektir.” (c.3, 3259)
İnsanın gül olması, “mahz-ı hayır” ile hâllenmesi demektir. Böyle olanlar yılana bile baksa onu uysallaştırabilirler.7 Çünkü Hak dostları, Allâh’ın hiçbir mahlûkuna kin ve nefretle nazar etmezler. Kötülüklere karşı tabiî olarak vâkî olan buğzları bile muhâtabı aşan bir sırrîliğe mazhardır. Böylesine, “buğz-ı fillah” yani “Allâh için kızmak” denilir.
Fakat bu âlemde olup biten hâdiseler karşısında, bu kadar hayırhâh bir nazara ve hissiyâta mâlik olmak kolay değildir. Bunun için, “nefs-i emmâre”den başlayan yolculukta, zirve olan “nefs-i kâmile”ye doğru bir hayli yol katetmek lâzımdır.
Mevlânâ hazretleri, gül ile âdeta şöyle hasbihâl eder:
“Gül, o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı. Bu hakîkatı gülden de işit. Bak, o ne diyor:
Dikenle beraber bulunduğum için neden gama düşeyim, neden kendimi kedere salayım? Ben ki gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliğine katlandığım için elde ettim. Onun vesîlesiyle, âleme güzellikler ve hoş kokular sunma imkânına kavuştum…”
Bir mü’min, muhatabına tesir edebilmek için hâliyle, lisânıyla bir olgunluk kazanmalıdır ki, karşısındakinin yaptığı hatadan kendisini mes’ûl addetsin. Bir doktorun vazifesi, hastaya kızmak değil, hastalığın tedâvî çarelerini bularak onun şifaya kavuşmasına yardım etmek olduğu gibi; ehl-i tasavvuf, günahkâra kızmak yerine onu kanadı kırık bir kuş gibi telakkî eder, onları gönül saraylarına alırlar ve günaha olan nefretlerini günahkâra taşırmazlar.
 


 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...