7 Nisan 2019 Pazar

OKÇULAR TEPESİ



OKÇULAR TEPESİ

Öncelikle genç nesle veya bu ibretlik ve İMAN-KÜFÜR savaşında, sadece bir ihmal yüzünden mağlubiyete sebep olan kişileri unutanlara, OKÇULAR TEPESİ olayını hatırlatmakta fayda var.

Tarih 23 Mart 625. Hicret'in 3. Yılında Mekke'deki Ebu Süfyan'ın ordusu ile Medine'deki Müslümanlar arasında, Uhud dağının eteklerinde vuku bulmuştur. 

Efendimiz (sav) üç bin kişilik Mekke ordusunun Medine’ye doğru geldiğini haber alınca Sahabe ile istişare ederek, Medine’nin dışında düşmanı karşılamak üzere harekete geçmişti. Uhud Dağı’nın eteklerine gelince ve düşmanın Uhud dağının ön tarafına doğru konuşlandıklarını görünce, Efendimiz (sav) de en uygun bir şekilde askerlerini yerleştirmiş. Stratejik bir konumu olan Ayneyn geçidine ise Abdullah b. Cübeyr komutasında elli kişilik okçuları görevlendirmiş ve onlara şöyle talimat vermişti: “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşlar (akbabalar) tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız.” (Bk: A.b.Hanbel, el-Müsned, c.4, s.293) 

Çok açık bir talimat ile Efendimiz (sav) onları uyarmış, bir yönü ile savaşın neticesinin o tepenin korunmasından geçtiğini, onlara beyan etmişti. 

Bir müddet sonra savaş başlamış ve daha savaşın başında Müslümanlar, Mekke ordusunu darmadağın etmişlerdi. Mekkeliler neleri varsa hepsini o meydana bırakıp kaçmaya başlamış, Müslümanlar da arkalarından onların geriye bıraktıkları ganimetleri toplama işine girişmişlerdi. 

İşte tam o sırada, Ayneyn tepesinden savaş meydanındaki bu gelişmeleri seyreden okçu Sahabilerden bazıları: “Bu iş tamam, savaş bizim lehimize bitti!” diyerek, (Kaynak: İbn Kesir, el-Bidaye, c. 4, s. 25) Hz. Peygamber’in (sav) talimatını unutarak, meydana inip ganimet toplama hevesine kapılmışlar. Abdullah b. Cübeyr, askerlerin bazılarında bu paniği görünce onları uyarmış ama çok fazla etkili olamamıştı. Orada bulunan 50 okçudan 40’ı tepeden aşağıya inmiş, ganimetleri toplamaya başlamışlardı.  

O ana kadar tepeyi gözetleyen ve o tepe ve geçit korunduğu müddetçe, İslam ordusuna arkadan saldırılamayacağını bilen Mekke’lilerin süvari birliğinin komutanları, süvarileriyle o tepeye doğru hücuma geçiyorlar. Geriye kalan o on sadık okçuları kolayca şehid ediyorlar. Böylece Müslümanlar, o kırk okçunun bir anlık menfaat tercihleri yüzünden arkadan kuşatılıyordu.

O anlarda kaçmakta olan Mekkeliler, bu durumu görünce toparlanıyor, geriye dönerek saldırıya geçiyorlar. Böylelikle İslam askerleri iki ateş arasında kalarak çok ciddi sıkıntılarla şehid ediliyordu. Neticede, içlerinde Hz. Hamza, Hz. Mus’ab, Abdullah b. Cahş, Sa’d b. Rebi olmak üzere Sahabe’nin büyüklerinden tam yetmiş kişi şehid oluyor. Başta Efendimiz (sav) olmak üzere, yaralanmayan kalmıyordu. Böylelikle Uhud şavaşı, okçuların yerlerini terk etmeleri sonucunda çok ağır bir bedel ödenerek nihayete eriyordu…

Kıyamete kadar ibretle alınacak olan, okçular tepesi olayının özeti işte böyle. 

İbret alınmadığı takdirde Tarih tekerrür ettiğine göre, mutlaka bilmeliyiz ki; ne Uhudlar bitecek, ne de Okçular Tepesi. Kıyamete kadar sınavımız devam edecek…

İbret alıp, bugünkü sınav alanlarını iyi tespit etmek ve sadakatle oraları korumak, bizi de Uhudların mağlubu değil, mutlak galibi yapacaktır. Madem ki gerçek böyle, ibret ve tedbir için bu tecrübeyi, şimdi de günümüze uyarlayalım.

Elbette bu okçular tepesi ile vurgulanan nöbet yerleri, her asırda farklı farklı olduğu halde günümüzde de pek çoktur. Biz bugün en güncel olan tepe mesabesindeki ve normal bir seçim zannedildiği halde, İMAN-KÜFÜR mücadelesi haline getirildiği çok net görülen, 31 MART 2019 seçimlerinden bahsedeceğiz.

Hiç şüphe yok ki, 31 MART 2019 seçimlerinin bugünkü muhafazakar bir iktidarın kaybetmesi için, İÇ ve DIŞ tüm ŞER GÜÇLER alenen ittifak etmişlerdi. Dışarıdan; Müttefik haçlı dost(!)larımız bile, bu iktidarın düşürülmesi için adeta seferber olmuşlardı.

İçeriden; PKK, PYD, HDP, CHP, FETÖ ve daha aklınıza gelen ne kadar terör örgütü veya yandaşları varsa, hepsi de bu güçlü iktidarı çökertmeye azmetmişlerdi.

Tüm dünya sathındaki Ümmet-i Muhammed’in (SAV) duası ve tüm mazlumların umudu olan bu iktidar ise CUMHUR İTTİFAKI olarak, 31 MART'a konuşlanmışlardı.

Ülkemiz çapındaki her Mü’min ve her Müslüman’ın, hiç tereddüt etmeden Cumhur İttifakında kenetlenmesi halinde, en az %70’lik mutlak galibiyet çok net görülüyordu.

Ancak, şer cepheden de olsa bir kaç belediyeyi kapmayı ganimet gören ve İslam adına faaliyet gösteren bir parti, maalesef bulunması gereken cepheyi (tepeyi) terk etmiş durumdalardı.

15 Temmuz’da 252 masum halkı öldüren, 2900 kişiyi de sakat bırakan FETÖ olayının ABD’den yönetildiğini hala idrak edememiş, bir takım gafil Müslümanlar da maalesef bulunması gereken cepheyi (tepeyi) terk etmiş durumdaydılar.

Bunların hem düşmanı hafife alma gafletleri ve 3-5 belediyeyi kapmayı ganimet görmeleri, okçular cephesini (tepesini) boş veya zayıf bırakabilir endişemiz vardı.

Şayet bunların yüzünden tüm İslam alemi ve dünya mazlumları hayal kırıklığına uğrayıp, tüm iç ve dış şer güçler sevindirilirse, bütün vebal; Müslüman ve Mü’min oldukları halde, Ümmet-i Muhammedin ve tüm mazlumların ümidi olan Cumhur İttifakını terk edenlerin olmuştur. Çünkü İlahi emirler çok net ve kesindir:

-“Çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp zaafa düşersiniz, gücünüz gider.” (Enfal suresi, 46.)

-"Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Ali İmran suresi, 105.) 

Ne mutlu bu gerçekleri fark ve idrak edenlere…


5 Ocak 2019 Cumartesi

Aşk yolculuğu: Umre

Aşk yolculuğu: Umre
Bütün hazırlıklar tamam: İstanbul'dan uçuyoruz. Zaman denilen bir kavramın artık kıskacında değiliz. Özgürlük, meğer zaman kıskacından kurtulmakmış, şimdi biraz hisseder gibi oluyorum.
Duyulardan duygulara yol almak mutluluk veriyor insana. Duyulardan duygulara, yani sonsuza!
Üç buçuk saat sonra Medine Havaalanı'ndayız. Akşam. Hiçbir işlemi engel olarak görmüyorum; bütün arzum O'nun, Sevgililer Sevgilisi'nin Kabr-i Şerifi'nin, Ravza'sının başucunda olmak, orada adeta kendimden geçmek, zamanı aşmak istiyorum. Amaca odaklanan insana hiçbir engel set çekemez, onu hiçbir engel yıldıramaz, durduramaz; ölüm bile. “Nasıl”ını izah etmek zor!
Oteldeyiz. Kafile başkanımız, otele eşyalarımızı yerleştirdikten sonra “Mescid-i Nebi”ye gideceğimizi söylüyor. Sinede yürek havalanıyor, dünya küçülüyor, mesafeler siliniyor; herkesin gönlü Ravza'da.
İşte O'nun huzurundayız! Mescid-i Nebi'nin muhteşem görüntüsünü temaşa ederek Yeşil Kubbe'nin önüne, O'nun huzuruna varıyoruz. İki rekât namaz, zaman duruyor, mekân buharlaşıyor. Beş duyu artık çalışmıyor, zaman mahcup bir şekilde geldiği yere dönüyor. Ortada duran tek şey: Aşk! Vedud olan Rabbimizin “Sevgili”si önündeyiz. Herkesin gözleri kapalı, iç dünyaları sonsuza açık. Gözyaşları mihmandar. Eller havada, diller niyazda, kalpler aşkta. İstekler sadece Allah'tan, ama Sevgili'yle birlikte. Dünyaya dönük ne varsa duman duman, zaman da. Hakikat, galiba zamanı aşanlara sunulan bir nimettir.
Faniliğimizi tek olgu olarak algılıyor ve dünya denilen misafirhaneden zihnen ayrılıyoruz. Ne mutluluk, ne mutluluk! İşte zaman burada deliniyor, aşılıyor. Ah zaman, hakikatin perdesi!
Uhud'dayız. Tepenin üzerindeyiz. Güneş bizi evirip çeviriyor, dağlar sesleniyor, yankılar uğulduyor ruhumuzun derinliklerinde. Genç muallim Mus'ab bin Umeyr beliriveriyor bir anda gözümün önünde. Mekke'nin zengin çocuğu, yakışıklı genci Mus'ab. Medine'nin öğretmeni Mus'ab, Uhud'da şehit düşüyor! Üzerine yeterince örtünecek kefen bulunamıyor ve ayaklarına çalılar örtülüyor. Dünya ve zaman; her ikisinden geçmedikçe Mus'ab'ı anlamak mümkün değildir. Mus'ab ruhuna bürünmeden de öğretmen olunamaz, olunamıyor. Sevgiliye canlarını sunamayanların, çocuklara bilgi sunmaları çöldeki serap görüntüsünden öteye geçemez.
Bütün gözler buğulu, yürekler titrek derken şehitlerin ardı sıra O'nun kırılan ve kanayan dişi!.. Uhud zamanı aşan bir tepe. Uhud bir destan ki, “Uhud bizi sever, biz Uhud'u severiz.” hitabına muhatap hüzünlü dağ.
Hira'dayız. İnzivanın merkezinde, insanın merkezindeyiz. Ruhun Hira'da demlenmesi gerek, Medine'yi kurmak için. Hira'da demlenmeyen ruhlar Medineleri kuramazlar. İç yolculuktur zamanı aşıran ve özgürlüğe ulaştıran. “Oku!” emri adeta taşlara kazınmış. Mesaj kutlu ise, mekân da kutsiyetini yansıtıyor. Karşınızdaki bir mağara değil, evreni şekillendiren bir atom, adeta.
Hira, varlığın yaratılış sırrını hem içinde saklayan hem de sızdıran bir dağ. Dağların sultanı. Sultan'ın mekânı çünkü. İnsandır sağan varlık memesini, sütün tadına varmak lazım.
Sevr!.. Yol. Yollar hicrete dönüşüyorsa sevgiliye varır. Yollar hicrete bürünmüyorsa, Medineler kucak açmaz. Medine ayakta, Sevgili geliyor: Talaâl bedr-û âleyna!..
MEKKE!
Allah'ın Celâl sıfatının tecelli ettiği mekân.( Medine ise Cemal sıfatının tecelligâhı.) İhramlara bürünerek, dünyadan ve zamandan soyunarak Kâbe'ye yöneliyoruz.
Kâbe!.. Düşüncelerin eridiği, duyguların nehirleştiği an. Sembolün içinden fışkıran mâna: Allahuekber: Allah büyüktür. Bütün ağırlıklar dökülüyor üzerinizden ve kanatlanıyorsunuz. Özgürlüğe dokunduğunuz andır bu, zaman dışı. İman, insanın kendini bulma anı, muhteşem bir duygu.
Dua!.. Sadece O'na ve istek sadece O'ndan! İnsanın insan olarak değer kazandığı mekân: Harem! Mahşerin provası; insanlar beyazlar içinde yeniden dirilmiş. Makam, mevki ötesi bir eşitlik; tek kimlik, kulluk.

Lebbeyk (Buyur Allah'ım)!.. Muhatabınız Allah! “Buyur kulum!” Kimliğiniz mühürleniyor: “Kul”. Kulluktan daha büyük kimlik arayanlar hep hüsrana uğramışlardır. Ve özgürlüğün kanat sesleri, “Lebbeyk, Allahûmme Lebbeyk!..”
Evren dönüyor, siz de Kâbe etrafında dönüyorsunuz ve evrenle bütünleşiyorsunuz, tavaf bunun adı olsa gerek.  İbadet, evrenle bütünleşme eylemi. “Öteki” yok zihninizde ve dolayısıyla kavga da yok düşüncenizde. Mutluluk, evrenle bütünleşebilenlere ve zamanı aşabilenlere bağışlanmış bir nimet; İslam makamı, yani teslimiyet ve barış. Dünya ve Ahiret ayrımı kalkıyor gözünüzün önünden, ölüm ehilleşiyor, hatta sizi Dost'a çıkaran kutsal bir araç oluyor, teslimiyet iç dünyanızda saltanat kuruyor. Kul, Rabbine teslim olmuş can. Kâbe bunun en görünen mekânı.
Selamını aldım Rabbim, Hacer-i Esved'e “Bismillahi Allahuekber” diyerek.
Say!.. Safa ile Merve arasında Hacer anamızla birlikte, İsmaili bir teslimiyet ve İbrahimi bir tevekkülle, Zemzem'le serinlenerek ve kanarak ve kanatlanarak.
Umre!.. “Hoş geldin kulum!” diye bizleri ağırlayan Rabbimize, “Lebbeyk: Buyur Rabbim.” diyen kulun zaman aşımı ruhsal seyahati.
Rabbim, her Müslüman'a nasip etsin.

21 Kasım 2018 Çarşamba

Güllerde Aradım Seni...


Güllerde Aradım Seni...

Kâinatı bin bir güzellikler ile yaratan Allah azze ve celle, nurundan bir gül halk etti… Güzelliklerin sahibi; nakış nakış tevhidi işledi onun yapraklarına, dallarına…

Rahmet suyunu, o gülünün üzerine cömertçe serpti. Şefkat, merhamet, sevgi, güzellik hazinelerinin kapılarını açtı, “Al Ya Muhammed!” dedi. “Zira benim hazinem eksilmez, verdikçe çoğalır.”

Öylesine açıldı ki o gonca gül, Rabbin aşkıyla boy verdi, yüceldi. Tevhid kokulu o gül, küf tutmuş şirk kokusunu temizledi bu âlemden.

Zira o bir âyineydi, Âlemlerin sahibinin isimlerine en güzel bir âyine…

Sevdik Muhammed aleyhisselatuvesselamı bize Rabbimizi tanıttırdı diye, onu bize sevdirdi diye.

Hakikati bilen dil ne güzel ifade etmiş:

''Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mir'at-ı Muhammed'den Allah görünür daim."
(1)

Kâinat hep onunla tevhid koktu. Yüceldi, yücelti kendisiyle beraberinde olanları. Ulaşılmaz biz zirveden seslendi insanlığa, Rabbin inayetiyle.

''İnsanlığın burcunda en zirvesin, kemâlsin
Ördün vahiy peteğin kutsal yüke hamalsın
Sen misin O, O mu sen, Kur’an ile hem hâlsin?
Öyle farklı ki reyhan balda aradım seni.''
(2)

Zaman şaşkına döndü, mevsimler mest oldu onunla. Artık bülbüller konuşmaz oldu, o gülü görünce. Güneş hicaba büründü. Zira o güneşin değil, Rahmetin sahibi olan Zat-ı Zülcelal’in arşının zıllinde açıldı. Kokusu gül, nefesi gül, sözleri gül, beldesi gül. Gül şehrinin solmayan gülü, GÜL-Ü MUHAMMED aleyhisselatü vesselam…

Nakış nakıştır, sırlar ile doludur bu âlem…

Nice esrarlı gözler dokundu bu âleme. Kimi bakarken görmedi. Kimileri gördü de bilmedi. Kimileri bildi; ama anlam veremedi. İşte sır dolu bu âlemin muammasını, tevhid kokulu bir gül, rahmet üzere açtı. Zira açıldıkça sırlar da açıldı. Boy verdikçe, âlem de sırlarını verdi. Bilinmeyen ne varsa, onun ile gizlerini gözlere serdi.

Zira âlem mest olmuştu. Hakiki maşukun, aşkıyla böylesi bir yanışı ilk defa görmüştü âlem. Nice güller açmıştı bu âlemde. Her birinde ayrı bir rayiha, ayrı bir güzellik vardı. Ayrı bir desenle işlenmişti, tevhid üzere. Ama bu gül gözün gördüğüne değil, görünen, görünmeyen âlemlere gelmiş, kokusunu salmıştı. Değil âlem, onun ile âlemler mest olmuştu. Şahidi sadece bedenler değil, cesedi nurdan olanlar ve her şey… Kimi zaman kuru bir kütük, kimi zaman hay olup dili olmayanlar şahitlik etti o güle.

Gören âşık oldu, görmeyen âşık oldu. Zira aşkın sahibi “HABİBİM” dedi ona. Sevgili oldu, sevginin, güzelliklerin sahibi olan Rahman'a…

Nice âşıklar yandı aşkıyla. Her yerde onu aradılar. Kimi zaman yıldızlardan sordular, kimi zaman güneşten, aşk diyarlarından sordular. Onun için candan, canandan geçtiler. Zira asıl Cananı tanıttırmıştı bize. Rabbimizi, Halık’ımızı bildirmişti bize.

Rahmete giden yolun rehberi olmuştu bize. Böylesi bir rehberi bulmak necat değil mi? O eli tutmak: Rabbin huzuruna gitmek, Cemalullahı görmek demek değil mi?

''Yoldayken yol aradım akıl için yol birken
Nasıl oldu şaşırdım önde rehberim varken
Yitiği yitik yerde aramam gerekirken
Yeşili şaşı gördüm alda aradım seni.''
(3)

Aradılar yıllar boyu. Onun her bir sünneti bir adım daha yaklaştırdı onları, bizi, ona. Sünnetten uzak kalmak demek, ondan uzak kalmak değil mi? Gönülleri mest eden o tevhid kokusundan mahrum kalmak demek değil mi?

''Rûz-i elestten beri koku saçan bir gülsün
Refik-i âlâ diye Hakk’a uçan bir gülsün
Onca dikene rağmen çölde açan bir gülsün
Kokun mu gül, ten mi gül; gülde aradım seni?''
(4)

Yananlar anladılar ve onun için öylesine tutuştular ki, ciğer kebap oldu. “Nasıl bir aşk bu, nasıl bir sevgi bu? Yıllardır yanarım ama bu ateş beni bile yakar oldu” diye, aşıklar öylesine haykırdılar ki aşklarını, sözler, kelimeler, harfler saklanacak yer aradı. Hicabın en kalın perdelerine büründüler.

Zira ona âşık olan onun izine düşmüştü, her şeyden geçerek. Kimi zaman üveysi bir eda, kimi zaman “anam, babam her şeyim sana feda” deyip gönülleri titreten, arşı delip geçen bir sada olmuştu, o güle karşı aşk. Bazen en zor düğümler çözülürken. O gülün aşkı kör düğüme dönmüştü gönüllerde. Gül Muhammed...

''Dermek üz’re gülünü girsem İrem bağına
Vahyi koklamak için çıksam Hıra dağına
Belki dokunur diye ayağım ayağına
İzine basmak için çölde aradım seni.''
(5)

Ey solmayan gül! Bilmese de akıl, hissetmese de gönül, aslında her arayış, tevhid kokan ve rahmetin timsali olan seni; yani Rabbin şefkat kokulu gülünü arayıştır. Aslında bütün hasretler, bekleyişler, özlemler sensin. Zira tevhid kokulu rayihan estikçe, gönüller hale hale ışıklara gark oluyor. Tatlı bir tebbesüme dönüyor bütün sancılarımız. Kokun gül, tenin gül, özün gül, sözün gül...

ALLAH-U EHAD, ÜMMETİN GÜLÜ MUHAMMED!

DİPNOT:

1-Risale-i Nur Barla Lahikası, (98. Mektup)
2,3,4,5-Hanifi Kara-Gel ki Gül Koksun Dünya Şiir' inden

11 Eylül 2018 Salı

BANA ALLAH’IM YETER


BANA ALLAH’IM YETER
  Neslihan Nur Türk

Ey kardeşim, sana muhtaç bir garîbim iyi bil!
Ve fakat şunu da bil ki bana Allah’ım yeter!
Ey Kardeşim!
Şükür ki biz, muhabbetle “İşte evim, işte malım!” diyen Ensâr’a, teşekkürle “Malın mülkün sana mübârek olsun, bana çarşının yolunu göster!” diye cevap veren yıldızların aydınlığında yürümedeyiz. Müstağnî olmak îmandandır. Diğer yandan, ikrâmına, ihsânına pek muhtâcım ve yardımlaşmak da îmandandır.
Lâkin yardımını ancak, samî­miyyet ve iyi niyet taşıdığın, Allah ve Rasûlü’nün ölçülerine sâdık kalarak yaşamaya çalıştığın sürece kabûl edebilirim. Sakın beni, sana her hâl ü kârda el açacak bir zavallı sanma! Böyle bir zanna düştüğün anda, bana Allah’ım yeter!
Kardeş olacaksan, Allah rızâsı için ol. Zanlarından, art niyetlerinden, nefsinin bulanıklığından kurtul da ol. Çünkü ben sana, içindeki dışında saf bir çocuk gibi kardeş olurum. Elimdekini çekinmeden verişim, ihtiyâcım olduğunda çekinmeden isteyişim bundandır. Senden yardım istersem, bu sadece garipliğimden değil, aynı zamanda sana, yardım etme fırsatı vermek istediğimdendir.
Hayrın sadece vermek olduğunu zannedenler, zamanla istemeye çekinen ve istemeyi zillet olarak gören bir bakışa bürünmüşler. Halbuki hayır, bazen de birinin diğerinden yardım istemesidir. Kabûl eden olmasa, veren nasıl verecektir? Ara sıra iste. Dikkat et de hep birine yardım ede ede, hep bir muhtâca vere vere, nefsin kendinde üstünlük vehmetmeye kalkmasın.
Evet, veren el, alan elden üstündür.1 Bu sebeple tüm mü’minler, almaktan evvel vermeyi dilemelidir; fakat şunu da atlamamak lâzım ki aslolan, verenin hangi niyet ve tavırla verdiği, alanın da hangi niyet ve sebeple aldığıdır. O hâlde, vereni şartsız üstün, isteyeni de şartsız yüzsüz îlân etmek, son derece tehlikeli ve kısır bir yaklaşımdır. Zaten asıl üstünlük ne vermekle ne de almakla değil, takvâyladır.2
Allah, Sevgili Habîbi Hazreti Muhammed Mustafa için dilese, dağları altın ederdi. Şüphesiz Allah buna kâdirdi; fakat o Rasûl i Kibriyâ, bunu hiçbir zaman istemedi. Açtığı hayır kapılarıyla, en zenginin de en fakîrin de sevâba girebilmesi için fırsat verdi. Bütün ihtiyâcını Allah giderebilecekken, insanlardan istedi. Bunu, nefsi için değil, mü’minler arasındaki kardeşliğin kuvvetlenmesi için yaptı. İslâm adına zekâtı ve sadakayı, şahsı adına da ikrâmı ve hediyeyi kabûl etti. Kendisine gökten sofralar indirilebilecekken, arkadaşlarının fakir evlerinde yüzlerce ashâbıyle birlikte misâfir olmayı, Allah’ın lûtfu ile bereketlenen o lokmalarla doyurup doymayı tercih etti. Yani? Yani kardeşliğin pekişmesi için adımlar atmayı, her hususta müstağnî olabilecekken, çoğu zaman yardımlaşmayı ve yakınlaşmayı seçti.
Sünnetteki durum bu iken, bugün Müslümanların neden birbirine ihtiyâcını arz edemez hâle geldiğini, ihtiyâcını arz etmenin neden zayıflık gibi algılanır olduğunu düşünmek lâzım. Sonra, adımız ihvan, adımız kardeşken, aslımızın nasıl da yabancı olduğunu, bu sebeple zorda kalanların nasıl fâizli bankalara, mafyalara ya da yanlış düşünce ve davranışlara sürüklendiğini görmek lâzım.
Eğer bunu görebilecek gözlerimiz varsa, hemen şu soruları sormamız gerektiğini düşünüyorum:
Din kardeşime ne kadar borç verebiliyorum, ne kadar hîbe? Yani? Yani verdiğimi ne kadar karşılıklı verebiliyorum, ne kadar karşılıksız? Borcun karşılığı bire bir, hîbenin karşılığı ise ihlâsa göre kimi zaman bire bin iken, ben hangisini seçiyorum? Bu hususta Rabbime olan îtimâdım ne durumda? Bir insana, kendisine borç verebilecek kadar güveniyorum da neden Allah’a, vaâdini yerine getireceği husûsunda güvenmekte zorluk çekiyorum?
Neden beş yaşındaki bir çocuğun sâfiyetiyle ihtiyâcımı isteyemiyor ve aynı sâfiyetle ihtiyâcı olana veremiyorum? Almak zorunda kalınca, neden nefsimin tellâlları bağrışmaya başlıyor? Neden mahcup, neden ezik, neden kötü hissediyorum? Vermek durumunda kalınca, neden aynı tellâllar yine iş başında? Neden üstün, neden güçlü, neden çok iyi hissediyorum? Üstünlük ancak takvâ ile değil mi? Alan da veren de Hak değil mi? O halde alırken ve verirken kılıktan kılığa giren bu nefse lâzım olan, okkalı bir dayak değil mi?
Neden bir din kardeşim yardım isteyince, nefsim bulanık bir suya dönüşüyor? Neden biri benden yardım istediğinde, nicedir aradığı delîli bulmuş olmanın aceleciliğiyle hiç düşünmeden hüküm veren acemî bir yargıç gibi, sanki din kardeşine ihtiyaç bildirmek suçmuşçasına, “Peygamber böyle mi yapıyordu?”, deyip ukâlâca ahkâm kesiyorum? Neden asıl meseleye değil de tâlî mevzûlara dalıp kayboluyorum? Kardeş olmanın sevincini yaşamak ve yaşatmak varken, neden hep nefsimin abuk sabuk vesveselerine takılıp yolda kalıyorum?
Bana öyle geliyor ki “Üstünlük” kelimesine yüklenen mânâ “Takvâ” olmayınca, istemek de, var demek de, yok demek de zor. Peki, böylece yardımlaşamaz hâle gelen toplumda, din kardeşinden yardım isteyemeyenler ne yapıyor? Kardeşten isteyemediği için, kalleşin kapısına düşüyor. Kalleş kim? Verdiğini fâiziyle veren, alamadığında fâiziyle geri isteyerek zûlmeden. Kardeş kim? Verdiğini fâizsiz veren, alamadığında mühlet tanıyıp ferahlık veren. Bir de Can Kardeş var! O kim? O, verdiğini hîbe eden, karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek, alana zerrece mihnet yüklemediği gibi bir de o muhtâca, “Kabûl ettiğiniz için teşekkür ederim”, diyebilen.
Kardeşimsen, iyi bil ki ben bir garîbim ve her dem, yapacağın iyiliklerle sevinip ferahlamak dilerim. Zorda kalırsam, hiç çekinmeden, saf ve temiz bir gönülle ve rahatça senden isterim. Zorda kalırsan, sen de benden aynı rahatlıkla isteyebil isterim. Yoksa yok de, varsa var. Kardeşsek, birbirine olmadığı gibi görünmeye çalışmanın ne anlamı var?
Hem bilir misin? İnsan, bir şeyleri ne kadar tek başına başarıyorsa, o kadar çok nazara ve kıskançlığa mâruz kalıyor. O zaman gel, zorluklarımızın üstesinden yardımlaşarak gelelim. Böylece hiçbir şeyin durduk yerde olmadığını, basit bir dünya malını elde ederken bile ne zorluklardan geçtiğimi gör.
Unutma ki biz birbirimize yardım etmezsek ve dost olmazsak, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.3 Allah, İslâm’a ve Müslümanlara yardım edene yardım eder ve onun ayaklarını sağlamlaştırır.4
…Ben beni bileyim. Sen de seni bil! Senden istiyor gibi görünürken, ancak Allah’tan istediğimi de bil! İyi bil ki senin bana verebileceğin ancak, Rabbimin seni sebep kılarak bana ikrâm etmeyi dilediği kadardır. Eğer sen, gerçek îman ehliysen, işte bunun, yani Allah’ın hayırlara sebep kıldığı kimselerden olmanın derdine düş. Ey kardeşim! Sana muhtaç bir garîbim iyi bil! Ve fakat şunu da bil ki bana Allah’ım yeter!
Dipnotlar: 1) Buhârî, Zekât 18. 2) Hucûrat, 13. 3) Enfâl sûresi, 73. 4) Muhammed Sûresi, 7

4 Eylül 2018 Salı


Hazret-i Hüseyn Kûfe’ye gitmek için sefer hazırlığını tamamlamakla meşgul…

Tam yola çıkacağı sırada, evvelâ Ömer Bin Abdürrahman, sonra ibn-i Abbas, karşısına çıktılar ve yalvardılar:

- Kûfe’ye gitme! Oranın halkı dönektir. Sen Arabın efendisi bulunuyorsun! Hicaz halkı senin peşindedir. Mekke’de kal ve biy’at imkânını burada hazırla! Eğer Iraklılar vaadlerinde sadıksa, ne diye seni çağırıyorlar; yığınlar halinde buraya gelsinler!.. Eğer mutlaka Hicaz’dan ayrılman gerekse Küfe gibi netameli bir yere gideceğine, hiç olmazsa Yemen’in kaleleri kuvvetli, arazisi dağlık ve her türlü korunmaya müsait, halkı da senin baba dostların… Gitme, yâ Hüseyn, Kûfe’ye gitme!

Hazret-i Hüseyn mukabelede bulundu:

– Öğütleriniz babaca, ilginiz de kardeşçe… Ama benim buradan çıkmam ve Küfe yolunu tutmam, artık bir oldu-bitti hükmündedir. Bana selâmet dilemekten başka size vazife kalmamıştır.
Tekrar yalvardılar:
– Hiç olmazsa ev halkını ve yakınlarını beraber götürme!
Hazret-i Hüseyn bu tavsiyeyi de dinlemedi. Kader o türlü hükmünü yerine getirdi ki,Peygamber torununa hiç bir mantık tesir edemedi. Çoluğunu çocuğunu, bütün yakınlarını topladı ve Irak istikametinde Mekke’den yola çıktı. Biraz ileride şair Ferzedak’a rastladı ve sordu:
– Halk ne düşünüyor, halleri nasıl?
Büyük şair ve hikmet adamı, şu cevabı verdi:
– Halkın kalbi seninle ama kılıçları senin düşmanlarınla… Kaza ve kader gökten iner ve Allah dilediğini işler.
O sırada Abdullah Bin Cafer’in oğullan yetişti. Babalarının bir mektubunu Hazret-i İmama verdiler.
Mektup, kendisi yetişinceye kadar ileriye gitmemelerini rica ediyordu. Hazret-i Hüseyn yoluna devam etti. Kûfe’deki hâdiselerden habersiz olduğu için, yola çıktığını ve yakında Kûfe’ye ulaşacağını bildiren bir mektup yazıp yakınlarından
biriyle oraya gönderdi. Mektubu götüren Kadisiye’de yakalandı. Küfe Valisi Ubeydul-lah’a gönderildi ve onun emriyle öldürüldü.
Hazret-i Hüseyn hep yoluna devamda… Yolda bazı kimseler kendisine katıldı. Yol almaya devam ettiler. Sa’lebiye mevkiinde Müslim Bin Akîl’in öldürüldüğü haberini aldılar.
Bütün kafile gözyaşları içinde kaldı. Bazı dostları tekrar rica ettiler:
– Dön, geriye dön, yâ İmam!
Müslim’in kardeşleri atıldılar:
– Ya kardeşimizin intikamını alırız, yahut biz de onun gibi şehitlik şerbetini içeriz! Başka türlüsü olamaz!
Hazret-i Hüseyn bu dileği doğru buldu ve yine yola devam emrini verdi. Birkaç konak sonra, Müslim’in arkasından gönderdiği süt kardeşi Abdullah’ın da Ubeydullah tarafından şehit edildiği haberi geldi. Kafilede teessür ve ıstırap büsbütün arttı. Yine yola devam…
Şeraf Nehri geçildikten sonra, karşıdan görünen bir alay süvari…
Bunu görünce sağ tarafta bir dağa saptılar. Atlılar da onları takip etti ve karşılarına kondu. Atlıların başında Hür Bin Yezîd isimli bir adam… Namaz vakti gelince Hazret-i Hüseyn’in müezzini ezan okudu. Hazret-i İmam’ın arkasında cemaatle namaz kılındı. Hür Bin Yezid de askerleriyle birlikte Hazret-i Hüseyn’e uydu ve namazı edâ etti. Namaz bitince Hazret-i İmam bir hutbe okudu ve dedi.
– Biy’at için Kûfeliler tarafından edilen davet üzerine geldim!
Hür cevap verdi:
– Biz seni davet edenlerden değiliz! Biz, seni bulup Kûfe’ye kadar senden ayrılmamaya memuruz!

Bunun üzerinedir ki, Hazret-i Hüseyn, ilk defa olarak, maiyetindekilere, atlarına binip geri dönmeleri için emir verdi.
Fakat Hür bu emre mâni oldu:
– Ne Medine’ye gidebilirsiniz, ne de Kûfe’den başka bir yere! 

Tutuklanmış bulunuyorlardı. Atlarına bindiler ve sol tarafa doğru yol aldılar. Hür ve atlıları, peşlerinde…
Biraz ilerleyince, karşılarına Küfe ve civarından bir kaç kişi çıktı. Hür, bunları Hazret-i Hüseyn ile görüştürmemek istedi. Fakat Hazret-i Hüseyn’in sert ısrarına karşı duramadı ve görüşmelerine razı oldu. Gelenler, Kûfelilerin hâlini ve Müslim ile öbürlerinin nasıl gaddarca şehit edildiklerini anlattılar. İçlerinden biri şöyle dedi:

– Senin dostun az, düşmanın da çok… Gel bizim oymağımızın bulunduğu dağa çekilelim! O dağda, düşman üzerimize derya misali asker gönderse yine bir şey yapamaz! On gün geçmeden civar kabileler de imdadımıza gelir. Efendileri olduğum yirmi bin Tâi’nin, hemen emriniz altında toplanmasını taahhüt ediyorum.
Hazret-i Hüseyn:
– Allah sana iyi akıbet ihsan etsin. Fakat şimdilik bizim yolumuzu değiştirmemiz güçtür!
Dedi, gelenlerden ayrıldı ve Muharrem’in ikinci günü Kerbelâ sahrasına kondu.
Kerbelâya inişin ertesi günü, karşılarında, 4000 kişilik bir kuvvet…Kumandanları Ömer Bin Saad…
Ubeydullah’ın adamı Ömer, derhal Hazret-i Hüseyn’e bir elçi gönderdi ve sordu:
– Niçin geldiniz?

– Kûfeliler istedi, ben de geldim. İsteklerinden caydılarsa ben de döner giderim.
Ömer bu cevabı dört nala, Ubeydullah’a bildirdi. Gelen emir:
– Evvelâ Yezîd’e biy’at teklif et! Kabul ederse ne âlâ!.. Etmezse sularını kes ve Hüseyin’i, diri veya
ölü, ele geçir!..
Teklif edildi:
– Yezîd’e biy’at et yâ Hüseyn!
-Asla!..
Bunun üzerine Ömer, su ile Hüseyn’in arasına girmek
üzere beşyüz atlı gönderdi. Atlılar suyu tuttu ve Hazret-i Hüseyn, cephesi ve cenahından kuşatılmış,
çöl ortasında susuz ve yardımsız, kala kaldı.
Suyu tutanlardan bir lânetli, Hüseyn’e şöyle haykırdı:
– Bir damlasını tadamadan, suya baka baka öleceksin!
Peygamber torunu dua etti:
– Yârabbi, sen bu adamı susuzlukla helak et!
O adam birdenbire hastalanacak, hastalığı suya doyamamak olacak ve kırbalarla su içtiği halde susuzluktan kıvrana kıvrana can verecektir.
Hazret-i Hüseyn o gece Ömer’le tenhada, görüştü:
– Bırakın beni, ya Medine’ye döneyim, yahut kâfirlerle çarpışmak üzere Türkistan taraflarına gideyim! Yahut doğru Şam’a yollanayım!
Ömer bu teklifleri beğendi ve hemen Ubeydullah’a yazdı. Ubeydullah da mektubu okuyunca hoşlandı ve:
– Ne güzel teklifleri!.. Kabul ettim! Birinden birini seçelim!
Dedi. Fakat, huzurunda bulunan Şemir isimli korkunç
nasipsiz, hemen Ubeydullah’ı önledi:

– Sen ne yapıyorsun? Hazır eline düşmüşken fırsatı nasıl kaçırıyorsun? Bilmiyor musun ki, bu adam, nereye gitse taraftar toplar, kuvvetlenir ve senin başına belâ kesilir? Hususîyle, gece, Ömer’i bir kenara çekip yalnızca konuşmuş… Şüpheli durum!… Sen Ömer’e yaz, etrafındakilerle beraber buraya gelmesini Hüseyn’e teklif etsin!.. Gelecek olursa hakkında kararı sen verirsin. Dilersen cezalandırır, dilersen affedersin!..
Ubeydullah bu zehirli telkinlerin ağına düştü ve Ömer’e emir yazdı:

– Hüseyn’e, yanındakilerle beraber bana gelmelerini teklif et! Kabul ederse, hepsini al, getir! Kabul etmezse onunla cenkleş, hepsini yere ser ve atlara çiğnet!
Emri de, Şemir’e verdi:
– Şayet Ömer emrime karşı koyacak olursa başını kes ve bana gönder! Sana yetki veriyorum!
Böylece kumandayı eline almaya kadar muvaffak olan hain, cebinde mektup ve yetki kâğıdı, yola çıktı ve Muharremin dokuzuncu günü Kerbelâ’ya vardı. Ömer, getirdiği nâmeleri gözden geçirdikten sonra Şemir’in karanlık suratına baktı ve nefretinden bu surata tüküreceği geldi. Ağzına gelen suçlandıncı lâfları etti; fakat hilekâr Şemir’in telkinlerine kapılmakta o da gecikmedi. Kendisini yüksek rütbelerin cazibesiyle avlayan Şemir’in emrine baş eğdi ve akşama doğru askerine Hüseyn’i her yandan kuşatma emrini verdi.
Hazret-i Hüseyn, böyle geç vakit yapılan kuşatma hareketinin sebebini sormak için kardeşi Abbas’ı gönderdi. Abbas, artık karşı tarafla cenk halinde bulundukları cevabını aldı. Hazret-i Hüseyn, Abbas’ı tekrar göndererek şu istekte bulundu:– Cengi yarın sabaha kadar erteleyelim…
Ömer bu dileğe müsbet cevap verdi. Peygamber torununun maksadı kendi ev halkına ve yakınlarına gereken öğütleri vermek ve o geceyi ibâdet ve istiğfarla geçirmekti.

Etrafındaki leri topladı ve söze başladı:
“- Allahım; sana hamdederim ki, bize nübüvvetle ikram ettin. Bizde, hakkı işitir kulaklar, hakkı görür gözler, hakkı benimser kalbler yarattın. Bize Kuranı bildirdin ve din ilmini öğrettin. Bizi, sana şükredici kullarından eyle! Bundan sonrası şu ki, ben, yakınlarımdan daha vefalı ve hayırlı dost, ev halkımdan da daha şefkatli ve bağlı görmedim. Allah hepinize, benden ötürü, hayırlı ihsanlarda bulunsun… Ancak, sanırım ki şu karşımızdaki düşmanla hesaplaşmanın vâdesi bu akşam
dolmaktadır. Son meydan yarındır. Bu bakımdan hepinize izin veriyorum; üzerinizde bana ait bir borç kalmamış olarak, yâni serbestçe ve rahatça bu gece gidebilirsiniz! Bu geceyi deve diye kullanınız, fırsatı kaçırmayınız ve gecenin karanlığına bürünüp uzaklasınız! Her biriniz ev halkımızın birinin elinden tutup gitsin. Hepiniz Allah’ın lûtuflarına eriniz! Köylere, kasabalara yayılın ki, Allah üzerinizden mihnet ve meşakkati kaldırsın. Düşmanlar, benimle boğuşmak, beni altetmek azminde… Beni elde ederlerse başka bir şey istemezler.”
Hazret-i Hüseyn’in oğulları, kardeşleri ve kardeşlerinin oğulları, hep beraber atıldılar:
– Seni bırakarak gitmeyi ve senden sonra yaşamayı Allah bize göstermesin!
Cevap aldılar:
– Oğullarım, kardeşlerim, yeğenlerim! Müslim’in şehit düşmesi yeter! Size ben izin veriyorum; gidiniz!..
– Ya halka ne diyelim! Büyüğümüzü, efendimizi, babamızı, kardeşimizi, en hayırlı amcamızı, ok atmadan, tek yara almadan bıraktık mi diyelim? Vallahi bu durumu ebedî olarak kabul etmeyiz!..
Hepimiz, nefslerimizi, mallarımızı, yakınlarımızı sana feda eder, ölünceye dek senin yanında dövüşürüz!
Müslim Bin Avsece-tül Esedî ayağa kalkıp haykırdı:
– Seni yalnız mı bırakmak?.. Öyleyse senin hakkını korumak bahsinde Allaha hangi mazereti gösterelim? Vallahi mızrağımı düşman göğsünde kırıncaya ve kılıcımı kabzasına kadar parçalayıncayadek senden ayrılmam! Silâhım olmasa bile senin uğrunda ölünceye kadar taşlarla döğüşürüm!

Daha birçok sadakat ve bağlılık sözü…

Hazret-i Hüseyn hepsine dua etti.

Ebû Zer-ül Gıfâri’nin kölesi kılıcını silerken öyle dokunaklı mısralar okudu ki, onlan işiten Hazret-i Hüseyn’in kızkardeşi Zeynep, çığlık kopararak bayıldı.

Zeynep ayılınca başucunda Hazret-i Hüseyn’i buldu:

– Kardeşim; Allah’a sığın! Bil ki, bütün dünya ehli ölür, sema ehli de baki kalmaz. Allah’ın zatından başka her şey helâktedir. Annem, babam ve kardeşim benden daha hayırlıydılar. Öldüler.

Bundan sonra Hazret-i Hüseyn sabaha kadar ibadet ve istiğfarla meşgul oldu.

Şafak vakti… Kerbelâ çölü, gerine gerine uyanmakta… Tek saniye uyamamış olan Hazret-i Hüseyn
yakınlarını sabah namazını kıldırıyor. Yanan kalblerin kandilinde pırıldayan Allah ismi… Ufukta gittikçe koyulaşan kızıllıklar…

Hazret-i Hüseyn atlı ve yaya, 70 – 80 kişilik maiyetini safa dizdi. Sağ ve sol yanlarına, maiyetindekilerden en güvendiklerini koydu, bayrağı da bir eminine verdi ve kendisi merkeze geçti.

Binlerce askere karşı yalnız 70 – 80 insan…

İlerledi ve karşısında, Müslümanlık iddiasındaki askerlere haykırdı:

“- Ey insanlar! Sözüme kulak verin! Aceleye kapılmayın! Ben size vacip olan şeyi söyleyeyim:
Gelişimden ötürü özrümü bildiriyorum! Özrümü kabul ve sözümü doğrularsanız, saadet kazananlardan olursunuz! Özürümü kabul etmez ve lâfımı dinlemezseniz, istediğinizi yapmakta hürsünüz!”

Hazret-i Hüseyn bu noktada durdu. Zira kız kardeşleri iç paralayıcı şekilde ağlamaya başlamıştı.

Hazret-i Hüseyn onlara döndü ve kendilerini sükûnete getirinceye kadar uğraştı. Sonra tekrar askerlere hitap etti:

“- Ey insanlar!.. Beni herkese nispet edin ve düşünün; ben kimim? Vicdanınıza baş vurun, nefslerinizi suçlandırın; bakalım benim kanım size helâl midir, öldürülmem caiz midir? Ben Peygamberimizin kızıyla amca oğlunun çocuğu değil miyim? Şehitlerin Efendisi Hamza, babamın amcası, Cennette uçan Cafer benim amcam değil midir? Allanın Resulü, kardeşimle benim için, siz cennet gençlerinin efendileri ve sünnet ehlinin göz bebeklerisiniz, dememişmidir? Şüphe yok ki, bu dediğim şeyde beni doğrularsınız. Eğer yalanlıyorsanız, içinizde Câbir Bin Abdullah’a yahut Ebû Said veya Sehl Bin Saad’a, yahut da Zeyd Bin Erkam’a veya Enes’e sorun! Haber verirler! Yok mu, içinizde bir yasaklayıcı ki, benim kanımın akıtılmasına engel olsun?”

Bu arada Şemir dilini uzatmak ve Hazret-i Hüseyn’in sözünü kesmek istedi. Habib Bin Mutahhar onu paylayıp sus turdu. Hazret-i İmam devam etti:

“- Eğer söylediklerimde bir şüpheniz varsa yahut Peygamberimizin torunu olduğum üzerinde
tereddüt geçiriyorsanız, biliniz ki, bugün Doğudan Batıya kadar Allah Resulü’nün benden başka torunu yoktur! Söyleyin, öldürdüğüm bir mazlumun kanını mı, üstüne oturduğum bir malın ziyanını mı, yoksa bir yaralamanın kısasını mı istiyorsunuz benden? Ne istiyorsunuz? Ey Şit Bin Reb’â, Ey Haccâr Bin Ebcer, Ey Kays Bin Eşi’at ve Ey Yezûl Bin Hars, Kûfe’ye gelmem için bana mektup yazmadınız mı?”

Hazret-i Hüseyn bir ân durup cevap bekledi. İsimlerini saydığı adamlar.

– Hayır, biz böyle bir şey yapmadık! Diye bağırdılar.

Hazret-i İmam cevap verdi:

– Yaptınız! Fakat şimdi inkâr ediyorsunuz! Madem ki artık beni istemiyorsunuz, bırakın, dönüp gideyim yerime!

Düşman safından Kays Bin Eşi’at atılıp bağırdı:

– Yâ Hüseyn, Ubeydullah’ın hükmüne baş eğip biy’ati kabul etmiyor musun?

Hazret-i Hüseyn cevap verdi:

– İşte bu dediğin, hiç bir zaman olamaz! Ve atından indi.

Züheyr isimli biri atını sürüp ortaya geçti ve iki tarafa birden kan dökmemelerine dair en dokunaklı sözleri söylediyse de tesiri olmadı.

Şemir haini ok attı. Züheyr geri çekildi. Ve o anda, sahnelerin en ulvîsi meydana geldi; Hazret-i Hüseyn’i ilk kuşatan atlıların kumandanı Hür, Peygamber Torununun tarafına geçti. Atını Hüseyn’e doğru sürdü, önünde durdu ve nida etti:

– Senin tarafına geçiyorum! Şu ana kadar işlediğim suçları affet!..

Hür’ün cenkten kaçınma öğütlerine de okla cevap verdiler.

Sonradan gelen kumandan Ömer Bin Saad ilerliyerek okunu attı ve haykırdı:

– İşte cengi açıyorum! Davranın!

Ok yağmuru…

Ziyad’ın kölesi Yesar ile Ubeydullah’ın kölesi Salim, meydana çıktılar ve er dilediler. Hazret-i Hüseyn tarafından Abdullah Bin Umeyr-ül-Kelbî çıkıp ikisini, kılıcını iki kere kaldırıp indirmekle yere seriverdi. Boğuşma da bütün dehşetiyle başladı. Hazret-i Hüseyn’in yetmiş iki kişiden ibaret yakınları, binlerce asker, kılıç, mızrak, balta ve gürz altında, doğrandılar, delindiler, kırıldılar ve ezildiler.

Hazret-i Hüseyn’in iki oğlu, altı kardeşi, Hazret-i Hasan’dan iki yeğeni, daha nice yakını, dostu ve akrabası…

Bütün bu şehit olanlar, iki günden beri dudaklarını ıslatmaya bile tek damla su bulamamış insanlar.

Nihayet ortada Hazret-i Hüseyn kaldı. Kim ve ne olduğunu anlatan mısralar okuyarak atını düşman saflarına sürdü. Bir anda, etrafına üşüşen üşüşene… Su yerine üzerine ok fışkırırken, kılıçlar ve mızraklar da başında ve göğsünde işledi ve iki Cihan Efendisi’nin, sırtında taşıdığı torunu, atından düştü. Kâinata ve topyekûn varlığa kıymak isteyecek kadar hain bir el uzandı ve o kutsî başı bedeninden ayırdı.

Geride kalan kadın ve çocukları da esir ettiler. Esirler arasında zevcesi Errübâb, kız kardeşleri Zeynep ve Ümm-ü Kelsûm, kızları Sekine ve Fâtıma, bir de, oğlu Ali Zeynelâbidin…

Hazret-i Hüseyn’in vücudunda yetmiş iki kılıç ve mızrak yarası…


Bütün gerçek Müslümanlar dövündü. Yüzlerce, binlerce şair, kezzap gibi kalbieri eriten mersiyeler söylediler ve gök kubbe altında bir peygamber torununa, dünya yaratıldı yaratılalı vâki olmayan, olmasına da imkân bulunmayan bu zülüm karşısında vicdanları şahlandırdılar.

Cinlerin bile yakıcı mersiyeler okuyarak dövündüklerini duyanlar oldu.

Tarihte en büyük şehitlerden birinin kesik başını Kûfe’ye götüren müfreze, bir konak ileride mola verirken, dibinde oturdukları duvardan bir el çıktı ve Hüseyn’i öldürenlerin, yarın Hesap Günü, ne cevap vereceklerini soran iki mısra aynı duvara kanla yazdı. Bu askerî birlikten kaçanlar, silâhını atıp bir adım gitmeyeceğini haykıranlar, çıldıranlar oldu.

Mansur Bin Ammar, bu iki mısranın, Nübüvvetten 300 yıl önce bir taşa yazılı olarak Rum illerinde bulunmuş olduğunu rivayet eder.


 Hüseyn’in şehit olduğu gün, insanların yüzüne değil, tabiate bakmak lâzımdır.

Gündüz vakti ortalık kapkara kesildi. Hattâ bir aralık yıldızlar bile göründü. Peşinden korkunç bir kızıllık çöktü. O gün kanlı yağmur yağdığını ve Kerbelâ’da hangi taş kaldırıldıysa altında kan sızıntısı görüldüğünü söylemeye kadar gidenler olmuştur.


Hüseyn’in başını gövdesinden ayırmış olan Sinan adlı insanlık yüz karası, mübarek kafayı bir de fahriye okuyarak Ubeydullah’ın önüne koyunca, Küfe Valisi, destanlık cinayetin bizzat tertipçisi olduğu halde, dayanamadı ve Sinan’ın başını vurdurdu.Kerbelâ hâdisesine karışanlardan hepsi, şu veya bu türlü belâlarını buldular. Bir zaman sonra Muhtar Bin Ubeyd askeriyle Kûfe’ye girdi ve Kerbelâ işine katılanlardan altıbin kişiyi öldürdü. Ubeydullah, Şemir ve Ömer Bin Saad de bu arada cezalarını buldular ve en büyük ceza âlemine geçtiler. 

Kerbelâ’ya katılanlardan herbirinin belâsını bulduğuna dair en güzel nakil,Yakup Bin Süfyan’ınkidir:- Bir gece oturmuş, Kerbelâ faciasından bahsediyorduk. Mecliste bulunanlardan biri, bu vak’aya katılanlardan belâsını bulmadık hiç kimse kalmadığını ileriye sürdü.

 Yine mecliste bulunanlardan bir ihtiyar, kendisini öne attı ve Kerbelâ’ya katılanlardan ve Hüseyn’in öldürülmesine yardım edenlerden olduğu halde o güne kadar hiç bir belâya uğramadığını söyledi. O ân odada yanan kandillerden biri sönecek hale geldi. İhtiyar kandili alıp fitili düzeltmek isterken sıçrayan bir kıvılcımla sakalı tutuştu.

Meclistekiler ihtiyarı söndürmeye davrandılarsa da başaramadılar. Sakalını bastırdığı entarisi ve bütün vücudu alevler içinde kaldı. İhtiyar, koşarak kendisini, kenarında bulunduğumuz Fırat’a attı ve yana yana boğularak öldü.  
(Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek, Peygamber Halkası, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul)

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...