18 Ağustos 2019 Pazar

Zandan Kaçının




Zandan Kaçının!

Yüce Allah Kur’an’da su-i zannı, tartışmayı, çekişmeyi, düşmanlığı, kin ve nefret beslemeyi çirkin ahlâk özellikleri olarak tarif ediyor. Kimi Müslümanların ise ağızlarından sevgi, şefkat, dostluk, kardeşlik, birlik, bütünlük gibi sözcükler çıkmıyor; sözleri yalnızca dayanaksız iddialar, suçlayıcı ve tartışmaya yol açacak ifadeler…

Allah, Müslümanlara birlik olup güç kazanmalarını buyuruyor, bazı Müslümanlar güçlerini kardeşlerine karşı kullanıyorlar. “Birlikte Allah’ın ipine sarılmak” yerine, din kardeşlerinin ipini çekmeye çalışıyorlar.

Allah, “zandan çok kaçının” buyuruyor ancak bir kısım Müslümanlar, Allah’ın emri gereği birbirlerine hüsn-ü zan etmek yerine kin ve nefret dolu ifadeler kullanıyorlar. Kur’an’la öğüt veren, uyaran Müslümanlara önyargıyla yaklaşıyor, bu yüzden de anlatılmak istenileni değil, kendi anlamak istediklerini anlıyorlar.

İnternette sitelerinde, sosyal medyadaki paylaşımlarında ve yorumlarında hep su-i zan, hep öfke dolu ve aşağılayıcı cümleler. Oysa her an kavgaya hazır, tartışmacı insana Allah basiret vermez. Bu yüzden kafalar karmakarışık, görüşler puslu. Algı operasyonu yapan kimi sosyal medya fenomenlerinin paylaşımlarından etkilenip birbirine düşmanca sözler söyleyen, birbirini ihanetle vs suçlayan kişilerin idealden ve davadan söz ediyor olması ne yazık ki inandırıcı gelmiyor.

Kur’an, Peygamberimiz (asm), İslam; bütün insanlığı kucaklamak için geldi. Bizler birbirimize önyargıyla düşmanlık edersek, güzel ahlâkın insanlığı sarması mümkün mü? Küfür, batıl da olsa davası için var gücüyle mücadele ederken, bizim hak davamız için, idealimiz için heyecan, azim ve şevkle hep birlikte mücadele etmemiz gerekmiyor mu?

Biz Müslümanlar, Allah sevgisinden kaynak bulan sevgiyle kalplerimizi doldurmalı, kardeşlik bağlarımızı daha da güçlendirmeye çaba harcayarak, birlik ruhunu yaşayarak, Allah’ın emri gereği “kenetlenmiş bina gibi saf bağlayarak” davamız için mücadele etmeliyiz. Yaşadığımız ahir zamanda, bozgunculuk çıkaran, huzuru bozan, barışı engelleyen, şiddet ve anarşiyi körükleyen fitneye balıklama dalmak yerine, fitneyi yok etmek için ‘cehd’ etmeliyiz! Kaldı ki Müslüman, Müslüman kardeşini düşmana terk etmemek, tehlikeye atmamakla yükümlüdür.

Mümin kötülüğü iyilikle uzaklaştıran insandır. Kötülük gördüğü halde güzellikle davranmak Kur’an’a en uygun olan tavırdır; özverili ve bağışlayıcı olmak büyük bir kazançtır. Müminlerin gösterdikleri bu güzel davranışlar, aynı zamanda Kur’an ahlâkının tebliğidir.

Dostluklar, huzur, güven ve özveri ister, bağışlayıcı olmayı gerektirir. Allah, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse… ” (Araf Suresi, 199) ayetiyle müminlere affedici olmalarını buyurur. Bunun için akıl gerekir, irade gerekir, sabır gerekir, vefa duygusu ve merhamet gerekir. Bağışlama, sevginin önündeki engeli kaldırır.

Müminler birbirlerini Allah için severler. Beklenti ya da menfaat gereği değil. Kardeşi hata da yapsa mümin bağışlar ama samimiyetle öğüt de verir. Yanlışa sapan mümini nefsâni değil, Kur’an ile uyarır.

Hatasında ısrar ederse, mümin, kardeşine değil hatasına buğz eder, onun hatasından dönmesi için dua eder. Kötü söze kötü sözle, alay edene alayla, öfkelenene öfkeyle karşılık vermez. Çirkinliklere karşılık, pişman olup vazgeçirecek, ahlâkıyla özendirecek merhametle davranır.

Şeytan/deccal bataklığında boğmak için yukarıdan kafamıza bastırıyor, bizler altta birbirimize çelme takıyoruz. Bugün maalesef özellikle sosyal medyada durum böyle. Müminler şeytana yardımcı olmak yerine birbirlerini kurtarmalı. Allah bizi ıslah etsin!

“Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” (Tirmizî, Birr 18)





29 Mayıs 2019 Çarşamba

İslam Toplumunun Kemirgenleri


 
İslam Toplumunun Kemirgenleri: Münafıklar
Münafık, inanmadığı halde kendisini inanmış gibi gösteren kimsedir. Münafık kelimesi tükenmek, alış verişin artması, yaranın kabuk bağlaması, ölmek ve yok olmak, tarla faresinin yuvasının deliği gibi anlamlara gelen n-f-k kökünün türemiştir. Nifakın durumu, kelimenin etimolojisine ve anlam yapısına işaretle tarla faresinin gizlenmekle ilgili aldığı tedbirlere benzetilmiştir. Nitekim tarla faresinin yeraltında yuvasına inen iki yolu vardır. Bu yuvanın deliklerinden biri tamamen yeryüzüne açıktır. Hayvan bu açık delikten girip çıkar. Diğeri ise gizli ve kolay açılacak şekilde kapalı bir kapıdır. İhtiyaç duyduğunda tarla faresi bu kapalı deliği kafasıyla vurarak açabilir. Tarla faresini belirgin olan delikten avlamak isteyen biri olduğunda fare diğer gizli delikten kaçarak kurtulur. Bu sebeple münafık “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır.
Münafığın bu isimle adlandırılmasının sebebi kendinde gizlenmesi gereken saklı bir kimlik taşıması ve bu kimliğin hedef olduğunu düşünmesidir. Bu sebeple tarla faresinin kovuğunda yaşaması gibi münafık da inancını itikadî bir kovukta besler. Oysaki Kur'ân’ın “İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır.”  âyetiyle işaret ettiği gibi kalp ve dil arasındaki zıtlığı yaşarlar. İçi dışına muhalefet eder.
İkinci benzerlik tarla faresinin iki deliği olduğu gibi münafığında iki güzergâhı vardır. Yani münafık devamlı girişli ve çıkışlıdır. İmanın doğası ise sadece girişi olan ve çıkışı asla bulundurmayan bir yapıdadır. Münafık, zahir ve batında ayrı yolları takip eder. Zahiri görünen yüzeydeki yüzü iken, içinin derinleri, kovukları, delikleri vardır.
Üçüncüsü ise münafığın hile ve tuzak kurma becerisi tarla faresininkine benzetilebilir. Tarla faresinin kaçış deliğinin dışı düz toprak iken ve kapalı gibi gözükmekteyken, iç tarafı kazılmış topraktır. Zorluk anında konumunu değiştirmek için hileyi önceden hazırlamıştır. Kaçış deliği de girdiği deliğin tam tersi istikamete çıkmaktadır. Münafığın da dışı Müslüman, içi ise kâfirdir. Münafık İslam’ı açığa vururken, küfrünü gizlemektedir. Hem Allah ile ilişkisinde hem de insanlarla iletişiminde ikircikli bir yapıya sahiptir. Demek ki nifak, İslam’a bir kapıdan girip diğerinden çıkmaktır. Bu aşağılık kişilik yapısı sebebiyle de haklarında “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın” buyrulmuştur.
Dördüncüsü de münafık ürünlere zarar veren tarla faresine benzetilmiştir. Gizlenerek ve kovuklarda saklanarak zararını icra eder. Bu anlamda ifade etmek gerekir ki münafık Müslüman tarlasında ürer, ambarlarında gezer. Tarlaya ve ürüne zarar verir ve tarla sahiplerinden gizlenmeye yönelik de tedbirler alır. Bir anlamda yuvasını Müslüman tarlasına kurmuş bir varlıktır münafık. Ne direnebilecek gücü vardır, ne de kişiliği ile rolü aynı olabilir. Münafık ancak haşere bir tavırla, sinik bir metot izler. Dışarıda nasıl görünürlerse görünsünler sinsi ve korkaktırlar. Mücadeleden, hesaplaşmaktan ve savaştan endişe duyan bir karakterdedirler. Bir kısmının da korkudan kaynaklı psikolojik zayıflığı, onları tereddüt içerisinde bırakmıştır. Şaşırmışlardır.
İmanla küfür arasında kalan münafığın psikolojik durumunu Efendimiz (sas) iki sürünün ortasında durup nereye katılacağını bilemeyen koyuna benzetmiştir. Diğer bir hadiste ise münafığın kararsızlığı Efendimiz (sas)’ın verdiği bir temsille anlatılmıştır. Bir nehir kenarında üç kişi vardır ve bunlar mümin, münafık ve kâfir karakterlerini temsil eder. Önce mümin suya atlar ve karşıya geçerken münafığı “bu tarafa gel” diye davet eder. Suya atlayan münafık ortaya kadar gelmişken bu seferde kâfir onu kendine çağırır. İki nida arasında duran ve bocalayan münafık dalgalar arasında boğulur gider.Kimlik tercihinde net olmak, gerçekçi olmak ve hayatla yüzleşmek bir şekilde ayakları karaya basmak iken, asıl risk inancı konusunda tereddüt içerisinde olanındır. Dünya ve ahiret arasında kalıp ikisini de kaybetme ile sonuçlanan bir akıbet münafığı bekler.
Hakkın Gücünde İman, Batılın Zayıflığında Nifak Yetişir
Zıtlık eşyanın doğasında vardır. Zıt kutuplar olan mümin ve kâfir, inanç konusunda temel tarihsel iki karakterdir. İman ve küfür, gerçekçi iki tavırdır. Mekke’de yeşeren iman, karşısında durduğu küfre bir meydan okuma şeklinde büyümekte idi. İman, ödenmiş bedellerle, seçilmiş zorluklarla, tercih edilmiş mücadele biçimleriyle ve iradî tavırlarla örgü örgü işlenmiş kesin inançtı. Hesapsız ve pazarlıksız bir kabuldü. Küfrün iktidarı, imanı ateşlendirmekten başka bir işe yaramadı. Oysa İslam gücü ele geçirince işler değişecekti. İmanın iktidarı ile değişen sosyolojik durum sebebiyle küfrün yanına yeni bir karakter daha eklenecekti.
Sosyolojiden psikolojiye ve psikolojiden de sosyolojiye bir tesir vardır. Kültürel değişimin hızlı olduğu dönemlerde inancın psikolojik motivasyonunu yakalayamamış kimselerin ve inanç merkezli yeni yapılanmaya tam uyum sağlayamayan insanların yüreklerinde kritik bir hastalık baş gösterir. Bu kalp hastalığının belirtisi tereddüt, sonucu kin ve hınç ateşi ile yanıvermektir. “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sanmaktadırlar. Biz dileseydik, onları sana gösterirdir; böylece sen de onları yüzlerinden ve konuşma tarzlarından tanımış olurdun. Allah, gerçekten de eylemlerinizi bilmektedir.”
Bu hastalık, tereddütle, benimseyememe illeti ile başlar, ikiyüzlülük, hınç ve düşmanlıkla ilerler. Türedi bir kimlik veya temeli menfaat olan bir kişilik problemi oluşturur. Çünkü imanın iktidarı öyle kesin bir tercihte bırakır ki insanı, Hakk gelir ve batıl zail olur. Batılın zail oluşu onun tamamen yok olması değil, artık toplumsal ve siyasî alanda icra gücünü kaybetmesi, itibar gövdesinin devrilmesidir. Yoksa küfrün kökleri toprak altında her zaman gizliden yaşamaya devam eder. Münafıklar açısından ise imanın iktidarında inkârları sadece görünen alandan çekilmek zorunda kalmıştır. Fakat bu bir geri çekilmeden ibarettir aslında. Yani zahirde ki durumunu koruma adına, görüntüyü değiştirme ve batınında ise gizli kimliğe geri çekilme. Çünkü imanın iktidarında hüküm zahire göredir. Müminler bilirler ki işler kullardan gizlenebilir ama Allahtan asla saklanamaz. O, kalpleri bilir. Ve bu karakteri bize onu en iyi tanıyan ve gören Allah bildirmiştir.
“Hem etrafındaki bedeviler hem de Medine halkı arasında ikiyüzlülüğü huy edinenler bulunmaktadır. Sen onları bilmezsin; ama Biz biliriz. Bu yüzden biz onları iki kere cezalandıracağız. Onlar, sonra da çok büyük bir azaba götürüleceklerdir.”Bu karakterin adı münafıktır.
Münafık inancını bile temsil etmekten aciz bir varlıktır. İradesindeki bu acziyet, yaşamı yalancı bir sahneye, kendilerini de rol yapmak zorunda kalan oyunculara çevirir. Gerçi rol yapmayı bilmek ve düzen kurmayı sevmekle sonuçlanan bu tehlikeli kişiliksizleşme sürecinin  potansiyel tehditler taşıdığını da vurgulamak gerekir. İşte tam bu noktada Allah, münafıkların acziyetinin nasıl sinsi bir hınç kültürüne ve adi ihanet biçimlerine evrileceği konusunda müminleri uyarmış ve Kur’ân, bunların içyüzlerini deşifre ederek zihniyetlerini analiz etmiştir. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?”
Efendimiz (sas)’in asr-ı saadetlerinde örgütlü nifak hareketleri Medine döneminde ortaya çıkmaya başlamıştı. Nifakın Medine’de ortaya çıktığının nedenleri açıktır. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz (sas) ve ilk müslümanlar Mekke’de bir kuvvet ve otorite sahibi olmadıkları gibi yurtlarından dahi çıkarılmışlardı. Bu durumun sosyal, ekonomik ve siyasî menfaat veya korku üretmesi tabi ki düşünülemezdi. İslam’ın iradesi henüz toplumda bağımsız bir aktör olarak ortaya çıkmamış bir nitelikte idi. Böyle bir durumda güce göre konum alan tıynetteki insanların yalakalık yapması,  yakınlık kurması ve bu konuda ikiyüzlü tavırlar içine girilmesi düşünülemezdi.
Küfür güçlü bir aktör iken hakaret, işkence, tehcir ve öldürme gibi yöntemleri zaten tercih ediyordu. İki kutuplu bir inanç düzleminde ortaya konan zulümler müminlerde herhangi bir geri çekilmeye de neden olmuyordu. Fakat Medine Müslümanlaşınca, Evs ve Hazrec muhacirlere destek olunca, Ensar’daki sıfat ve potansiyel, muhacirlerde temsil edilen zata, zatî hakikate kuvvet vermişti. Böylece İslam’a alenen düşmanlık ve fiili zarar verme imkânı ortadan kalkmış, itibar ibresi imandan yana dönmüştü. Artık İslam davasına ve nüfuzuna karşı çıkanların inançlarını ve düşmanlıklarını açıkça ortaya koymaları mümkün değildi. Artık kinlerini yutmak, hınçlarını saklamak zorunda olan bir topluluk olarak kalmak zorundaydılar. İşte bu durum, münafıkların büyük bir şahsiyet zaafı içinde olduklarını, öte yandan da tehlike oluşturacak kompleks imkânlara sahip oldukları anlamına gelmekteydi. Çünkü acizdiler fakat önlerinde Müslüman suretinde gözükme, plan ve tuzaklarını gizli gerçekleştirme, oyun ve komplolarını sinikçe yürürlüğe koymak gibi yollar vardı. Hesap edilemeyen sinsi bir düşman doğmakta ve varlığını her devirde devam ettirecek hain bir zekâ inşa edilmekteydi.
Küfre de Hınca da Perde: Nifak
Hz. Peygamber (sas)’in Medine’de İslam iradesinin iktidarını inşa etmesi ile birlikte münafıkların üreyecekleri iklim oluşmuştu. Hz. Peygamber (sas)’in inşa ettiği toplumsal organizasyon siyasî güç dengelerini değiştirmiş, meşruiyet sistemlerinde yapılan değişiklikle birlikte birçok güç odağı etkisini ve iktidar nüfuzunu kaybetmişlerdir. Yeni siyasal gücün yükseldiği ve birlik inşasının ikame edildiği her yerde bir takım muhalefet türleri de oluşur. Etnik, kültürel ve dini muhalefet türleri en bilinen ve aşikâr olan farklılaşma biçimleridir. Bir de gizli olan bir muhalefet türü vardır ki siyasal gücün yanında yer almayı sadece siyaseten ve maddi sebeplerden dolayı tercih eden ve bunu yaparken de ayrılmaya sebep olacak gizli inanç ve kimlik tanımlarını saklamak şeklinde tezahür eder. Bu sebeple İslâm tarihinde nifak hareketlerinin ortaya çıkışı, Medine devrine rastlar. Medine’nin İslam iradesi ile şekillenmeye başlaması ile henüz inanç sistemlerinden vazgeçmeyen ve İslam’ın teklifine mesafeli olan Medinelilerden ve çevre bedevî kabilelerden bazı kimse ve gruplar derûnu değiştirmeyi, görüntüyü değiştirmeye tercih ederek zahiren Müslümanlığı kabul ettiklerini belirtmişlerdi.
Yaşadıkları muhitin itibar hiyerarşisi Araplar için çok büyük önem arz etmekteydi. Böyle bir ortamda münafık tavrı örgütleyen de itikadî bir akıl değil pragmatik bir akıldır ve nifak sistematiği maddî, ekonomik ve siyasî itibarlarını yönetmeye yönelik bir fonksiyon olarak gözükmektedir. Bugün de böyle değil midir zaten? İtibar ve menfaat yönetimi her zaman ahlak ve inancın önüne geçebilir. Özellikle zayıf ruhlarda. Çünkü onlar sadece şahıstırlar. Asla şahsiyet olmayı başaramamışlardır. Bu bakış açısındakiler gücün temerküz etmesini ve itibarlar dağıtmasını beklerler. Ancak güç aşikar olursa ona tabi olurlar veya tabi olmuş gibi gözükürler. Nitekim Bedir zaferinden sonra Evs ve Hazrec kabilelerinden İslam’a girme konusunda tereddüdü olanlar hızlı bir değişimle Müslüman olmuşlardı. Yeni gücü görünce onu hemen itikadî ve siyasi olarak benimsemeyenler her zaman var olacaklardır.
Medine’de nifak hareketlerini körükleyenler arasında Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve Ebû Âmir olmak üzere iki sembol isim vardı. Abdullah b. Übeyy b. Selûlün hicretten önce Medine’de siyasi kariyeri parlamıştı ve Hazrec tarafından kral seçilmeye hazırlanıyordu. Müslümanların Medine’ye gelmesi ile siyasî nüfuzunu yitirmişti. Diğer bir münafık ise Hz. Peygamber (sas)’ın Medine’ye gelmesinden önce peygamberliğini ilan etmeye hazırlanan Ebû Âmir’dir. Elde etmeye çalıştığı dini kariyeri Abdullah b. Übeyy b. Selûl‘ünki gibi Hz. Peygamber (sas)’in hicreti ile başlamadan bitmiştir. Evs kabilesine mensuptu ve “Ebu Âmir er-Râhib” adı ile anılıyordu. Kendisinin peygamber olacağını zannediyor ve bu yüzden de Peygamberimize karşı aşırı bir kıskançlık besliyordu. Nitekim Hz. Peygamber “ona rahip demeyiniz ancak fasık deyiniz” buyurmuştur. Her ikisi de Kureyş müşrikleri ve Medine Yahudileriyle Hz. Peygambere karşı ihanet planları içerisinde oldular.
Abdullah b. Übeyy ve münafıkların Uhud ve Hendek savaşlarında birçok ihanetleri açığa çıkmıştı. Benî Kurayza ile Benî Nadîr’i Resûl-i Ekrem’e karşı savaşa teşvik ettiler. Özellikle Ebû Âmir ile Hıristiyanları Hz. Peygamber’e karşı kışkırtmaya çalıştılar. Hatta Ebu Âmir Medine’yi terk ederken buradaki münafıklara, Kubâ mescidinin karşısına ayrı bir mescit yapmaları ve burada ibadete devam etmelerini söyleyerek onları İslam’a karşı harekete geçirmeye çalışıyordu. Abdullah b. Übey, Benî Mustaliķ Gazvesi sırasında ensar ve muhacirleri birbirine düşürmeyi denemiş, İfk Hadisesi’nin tezgâhlanmasında yer almış ve fitneyi körüklemiş, Mescid-i Dırâr organizasyonu ile Müslümanları bölmek istemiş, Tebük Seferi’nde gövde gösterisi yapmak amacıyla Hz. Peygamber’in ordugâhından ayrı bir ordugâh kurmuş, münafık ekiplerle Tebük dönüşünde Resûl-i Ekrem’e suikast girişimini organize etmişlerdi.
Münafık Dinini Saklambaca Çevirendir
Denilebilir ki nifak güç karşısındaki zayıflıkla ortaya çıkan bir tavırdır. Nifakın iklimi güçtür. Öte yandan nifak sadece itikadî bir durum da değildir. Dünyaya ve izlenilen dünya resmine göre bir pozisyon alıştır. Bazen insanların sosyal konumları inançlarını belirler. İnsanlar toplumsal olarak güçlüler ve zayıflar olarak ikiye ayrılırlar. Hem hayatın toplamında hem de bireyler arası ilişkilerde belirgin kriterlerden biri de güç ilişkileridir. Bazen inancın ve ahlakın mahiyetini belirleyen şey de bireylerin ya da toplumsal sınıfların güçlü veya zayıf olmasıdır. Güç fikri, inancı ifsat edebilir. Hakka göre değil güce göre pozisyon alma, nifakın asıl sebebidir. Münafığın bir yanında inandığı bir inanç, bir yanında da terk etmek istemediği konum ve ilişkiler ağı vardır. Takiyye ve nifak ile dolu karakterlerin en büyük problemi budur. Bunlar zayıf ve güçsüz karakterli insanların teşekkül ettirdiği inanç ve ahlak düzenleridir. Nifak korkunun programıdır. Tereddüdün inşasıdır. Endişeler denizinde tercih yapamamak, ayaklarını bir türlü yere basamamaktır.
İman tavırdır. Nifakın kontrastında ise iyi ve kötü ayrımından ziyade güç ve zayıflık belirleyicidir. Münafığın imanı ve tavrı taşıyacak bir cesareti yoktur. Cesaret, fizikî ve zihnî kudretle birebir ilişkilidir. Nifak ise yoksunlukla ilişkili aşağı bir ruhsal duruma tekabül eder. Nifak, gücü bulamamış olmanın tereddüdü ile saklanma, dünyevi mutluluk güç ve başarıyı riske edecek inanç bütününü gizleme teşebbüsüdür. Oysa İslam programında ve İbrahimî iman arayışında “Ben batanları (uful) sevmem” ilkesinde ifadesini bulduğu gibi, kaybolmak, gizlenmek, saklanmak ve ortaya çıkamamaya karşı sevgi asla oluşmaz. İbrahimî iman programı pazarlıksızdır ve meydan yerinde olmayı tercihtir. Batanlardan, kaybolanlardan nefret etmektir. Bu iman anlayışı güce prim vermez. Bilir ki güç yıkanın gücünden çok, yıkılanın zayıflığındandır. O vakit öyle bir değer yargısı seçmelisin ki çökmen mümkün olmasın. Güçlü olduğunda da zayıf olduğunda da asla çökmesin, çökertilemesin. Gevşeme ve üzülmeyi bile telafi edebilsin ve üstünlük hep sende kalsın.Bu âlemlerin Rabbine imandan başka bir tercih olamaz. Oysa münafığın kalbi de aklı gibi zayıftır.
Münafığın tavrı ile yaşama içgüdüsü arasında sıkı bir ilişki vardır. Onun için hayatın kendisi, hayatın anlamından değerlidir. Saklanma içgüdüsünün doğası, gizlenmenin psikolojisi bunun üzerine inşa edilir. Gizemi olan bir gizlenme değildir bu. Kaba ve doğrudan acizlikten kaynaklanan bir gizlenmedir. Münafık dinini saklambaca çevirendir. Bilmez ki sağında da ve solunda da “saklanmayan” vardır. Her şeyi gören, işiten vardır. Ve münafık bilmez ki saklansa de her saklanışında sobelenmektedir.
İnancını izhar eden mümin veya kâfir aktif güç ile karakterize olurken, münafığa ise reaktif güç vücut verir. Münafığın varlığı kendini inşa eden ve olumlayan bir güç olarak ortaya çıkmaz. Münafıklık başka bir güç karşısında kendini yok sayan bir geri çekilmedir. Ötekinin gücünden ürkmedir. Münafık kendi varlığını ötekini olumlama ile garanti altına alan, ama kendi olmayı riske eden bir aklın sahibidir. Oysa yaşam dediğimiz serüvenin bedelini yalnız aktif güçler öder. Tarih aktif güçlerin çıktığı bir sahnedir. Reaktif güç ise aksülamellerin, karşı güçlerin tesiri altında kendini inşa edecek alanlar arar. Bu alanları bulduklarında yaşarlar, bulamadıklarında gizlenirler. Bu anlamda karanlık, dehliz ve delikler onların yaşam alanıdır. Reaktif güç aslında güç bile değildir. Her güce itaat eder. Kendi inanç ve ahlakını güç ilişkileri dışında inşa etmez. Çünkü gücün ışığından gözleri büyülenir ve münafık kör tarla fareleri gibi güneş karşısında kalakalır. Değişimine mani olan zayıflık ve tereddüt çekirdeğini terk etmek istemez.
Münafık sahip olduğu negatif karakterden dolayı tanınamaz, gizlediği inancı yaşaya bilmek için kendine bir erdem öğretisi uydurur. Gizlenmenin ikliminde bu öğretiye göre yaşar.  Devamlı gizli bir kimlik taşır. Bu sebeple tavrı bulanıklaşır. Eveti evet demek değildir. Hayırı ise asla olumsuzlama olmaz. İtirazı itiraz, itaati itaat değildir. Münafığın eylemi dış bir gücün ve uyarıcının etkisiyledir. Aslında münafık tepkisi kendine çarpan, gücü kendine yetendir. O varlığının teminatı olarak özgür iradeyi değil, müessire ve muktedire göre şekillenmeyi, inanmanın riskinden ve bedelinden kaçmayı seçer. Bu, münafığın hem zaafı hem de en tehlikeli yönüdür. Çünkü en acımasız düşmanlar sinik karakter tiplerinden çıkarlar. Dişleri taş kırmaz, çünkü onu ayıklarsın. Oysa pirinç rengindeki beyaz taş kırar. O seçilemeyendir. Münafık zaafından dolayı gizlenir ama onun tehlikeli tarafı da gizlediği sadece inancı değil aynı zamanda öç ve öfkesidir.
Münafık tutumun tanımlayıcı özelliği hınç tutumudur. Münafık ahlakının temeli hınç duygusudur. Münafıklık nefret duygusunun inanç ve ahlaka hâkim olduğu bir duruma denk gelir. Münafık bu yönü ile acıtabilir ama asla galip olamaz. Çünkü güçsüz ruhlar zafer kazanamazlar. Gizli bir öç alma hevesi ile zehirlerini akıtacak imkân kollarlar sadece. Oysaki aktif güçler kendi kaderlerini yaşayarak tarihte bir ivme yaşamlarında da bir tavır oluştururlar. Çünkü tavır almak aktif olmaktır, taraf olmaktır, tarafı açık olmaktır, inandığını tasdiktir, inancı meydan yerinde olmakla ilişkilendirmektir. İlan, imanın göndere çekilmesidir çünkü. Mümin ve kâfir kendi inancını tanımlarken ve bunu aktif bir güç sistematiği içinde ortaya koymakta iken, münafık sadece güçsüzlüğün inşa ettiği bir sonuç olma durumundadır. Maske ile yaşamanın ağırlığı altında ezilmektir. Müminler münafığın zahirine bakarlar, belki onların cüsseleri sevimli gözükebilir. Allah ise örtülerin, zırhların ve göğüslerin altındakileri dahi görür. Ve orada aşağılık bir hınçtan başka bir şey yoktur.
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.”
bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfķ” md.;İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfķ” md.; Lisânü’l-Arab, “nfķ” md.
el-Bakara 2/8.
en-Nisâ, 4/145.
bkz. et-Tevbe 9/56-57; Muhammed 47/20-21; el-Haşr 59/11-13; el-Münâfikūn 63/4.
Müsned, II, 88; Müslim, “Śıfâtü’l-münâfıķīn”, 17.
Taberî, IV, 334; İbnKesîr, II, 325.
Muhammed, 47/29-30.
et-Tevbe, 9/101.
el-Münâfikûn, 63/4. Ayrıca bkz. el-Bakara, 2/204-206.;Âl-i İmrân, 3/166-167.
İbnHişâm, Sîre, II, 66.
el-En’âm, 6/76.
el- Âl-i İmrân, 3/139.
Âl-i İmrân 3/119.
 


7 Nisan 2019 Pazar

OKÇULAR TEPESİ



OKÇULAR TEPESİ

Öncelikle genç nesle veya bu ibretlik ve İMAN-KÜFÜR savaşında, sadece bir ihmal yüzünden mağlubiyete sebep olan kişileri unutanlara, OKÇULAR TEPESİ olayını hatırlatmakta fayda var.

Tarih 23 Mart 625. Hicret'in 3. Yılında Mekke'deki Ebu Süfyan'ın ordusu ile Medine'deki Müslümanlar arasında, Uhud dağının eteklerinde vuku bulmuştur. 

Efendimiz (sav) üç bin kişilik Mekke ordusunun Medine’ye doğru geldiğini haber alınca Sahabe ile istişare ederek, Medine’nin dışında düşmanı karşılamak üzere harekete geçmişti. Uhud Dağı’nın eteklerine gelince ve düşmanın Uhud dağının ön tarafına doğru konuşlandıklarını görünce, Efendimiz (sav) de en uygun bir şekilde askerlerini yerleştirmiş. Stratejik bir konumu olan Ayneyn geçidine ise Abdullah b. Cübeyr komutasında elli kişilik okçuları görevlendirmiş ve onlara şöyle talimat vermişti: “Ne şart ve durum olursa olsun asla burayı terk etmeyeceksiniz. Bizlerin cesetlerinin yaban kuşlar (akbabalar) tarafından parçalandığını görseniz bile yerinizi bırakmayacaksınız.” (Bk: A.b.Hanbel, el-Müsned, c.4, s.293) 

Çok açık bir talimat ile Efendimiz (sav) onları uyarmış, bir yönü ile savaşın neticesinin o tepenin korunmasından geçtiğini, onlara beyan etmişti. 

Bir müddet sonra savaş başlamış ve daha savaşın başında Müslümanlar, Mekke ordusunu darmadağın etmişlerdi. Mekkeliler neleri varsa hepsini o meydana bırakıp kaçmaya başlamış, Müslümanlar da arkalarından onların geriye bıraktıkları ganimetleri toplama işine girişmişlerdi. 

İşte tam o sırada, Ayneyn tepesinden savaş meydanındaki bu gelişmeleri seyreden okçu Sahabilerden bazıları: “Bu iş tamam, savaş bizim lehimize bitti!” diyerek, (Kaynak: İbn Kesir, el-Bidaye, c. 4, s. 25) Hz. Peygamber’in (sav) talimatını unutarak, meydana inip ganimet toplama hevesine kapılmışlar. Abdullah b. Cübeyr, askerlerin bazılarında bu paniği görünce onları uyarmış ama çok fazla etkili olamamıştı. Orada bulunan 50 okçudan 40’ı tepeden aşağıya inmiş, ganimetleri toplamaya başlamışlardı.  

O ana kadar tepeyi gözetleyen ve o tepe ve geçit korunduğu müddetçe, İslam ordusuna arkadan saldırılamayacağını bilen Mekke’lilerin süvari birliğinin komutanları, süvarileriyle o tepeye doğru hücuma geçiyorlar. Geriye kalan o on sadık okçuları kolayca şehid ediyorlar. Böylece Müslümanlar, o kırk okçunun bir anlık menfaat tercihleri yüzünden arkadan kuşatılıyordu.

O anlarda kaçmakta olan Mekkeliler, bu durumu görünce toparlanıyor, geriye dönerek saldırıya geçiyorlar. Böylelikle İslam askerleri iki ateş arasında kalarak çok ciddi sıkıntılarla şehid ediliyordu. Neticede, içlerinde Hz. Hamza, Hz. Mus’ab, Abdullah b. Cahş, Sa’d b. Rebi olmak üzere Sahabe’nin büyüklerinden tam yetmiş kişi şehid oluyor. Başta Efendimiz (sav) olmak üzere, yaralanmayan kalmıyordu. Böylelikle Uhud şavaşı, okçuların yerlerini terk etmeleri sonucunda çok ağır bir bedel ödenerek nihayete eriyordu…

Kıyamete kadar ibretle alınacak olan, okçular tepesi olayının özeti işte böyle. 

İbret alınmadığı takdirde Tarih tekerrür ettiğine göre, mutlaka bilmeliyiz ki; ne Uhudlar bitecek, ne de Okçular Tepesi. Kıyamete kadar sınavımız devam edecek…

İbret alıp, bugünkü sınav alanlarını iyi tespit etmek ve sadakatle oraları korumak, bizi de Uhudların mağlubu değil, mutlak galibi yapacaktır. Madem ki gerçek böyle, ibret ve tedbir için bu tecrübeyi, şimdi de günümüze uyarlayalım.

Elbette bu okçular tepesi ile vurgulanan nöbet yerleri, her asırda farklı farklı olduğu halde günümüzde de pek çoktur. Biz bugün en güncel olan tepe mesabesindeki ve normal bir seçim zannedildiği halde, İMAN-KÜFÜR mücadelesi haline getirildiği çok net görülen, 31 MART 2019 seçimlerinden bahsedeceğiz.

Hiç şüphe yok ki, 31 MART 2019 seçimlerinin bugünkü muhafazakar bir iktidarın kaybetmesi için, İÇ ve DIŞ tüm ŞER GÜÇLER alenen ittifak etmişlerdi. Dışarıdan; Müttefik haçlı dost(!)larımız bile, bu iktidarın düşürülmesi için adeta seferber olmuşlardı.

İçeriden; PKK, PYD, HDP, CHP, FETÖ ve daha aklınıza gelen ne kadar terör örgütü veya yandaşları varsa, hepsi de bu güçlü iktidarı çökertmeye azmetmişlerdi.

Tüm dünya sathındaki Ümmet-i Muhammed’in (SAV) duası ve tüm mazlumların umudu olan bu iktidar ise CUMHUR İTTİFAKI olarak, 31 MART'a konuşlanmışlardı.

Ülkemiz çapındaki her Mü’min ve her Müslüman’ın, hiç tereddüt etmeden Cumhur İttifakında kenetlenmesi halinde, en az %70’lik mutlak galibiyet çok net görülüyordu.

Ancak, şer cepheden de olsa bir kaç belediyeyi kapmayı ganimet gören ve İslam adına faaliyet gösteren bir parti, maalesef bulunması gereken cepheyi (tepeyi) terk etmiş durumdalardı.

15 Temmuz’da 252 masum halkı öldüren, 2900 kişiyi de sakat bırakan FETÖ olayının ABD’den yönetildiğini hala idrak edememiş, bir takım gafil Müslümanlar da maalesef bulunması gereken cepheyi (tepeyi) terk etmiş durumdaydılar.

Bunların hem düşmanı hafife alma gafletleri ve 3-5 belediyeyi kapmayı ganimet görmeleri, okçular cephesini (tepesini) boş veya zayıf bırakabilir endişemiz vardı.

Şayet bunların yüzünden tüm İslam alemi ve dünya mazlumları hayal kırıklığına uğrayıp, tüm iç ve dış şer güçler sevindirilirse, bütün vebal; Müslüman ve Mü’min oldukları halde, Ümmet-i Muhammedin ve tüm mazlumların ümidi olan Cumhur İttifakını terk edenlerin olmuştur. Çünkü İlahi emirler çok net ve kesindir:

-“Çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp zaafa düşersiniz, gücünüz gider.” (Enfal suresi, 46.)

-"Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Ali İmran suresi, 105.) 

Ne mutlu bu gerçekleri fark ve idrak edenlere…


5 Ocak 2019 Cumartesi

Aşk yolculuğu: Umre

Aşk yolculuğu: Umre
Bütün hazırlıklar tamam: İstanbul'dan uçuyoruz. Zaman denilen bir kavramın artık kıskacında değiliz. Özgürlük, meğer zaman kıskacından kurtulmakmış, şimdi biraz hisseder gibi oluyorum.
Duyulardan duygulara yol almak mutluluk veriyor insana. Duyulardan duygulara, yani sonsuza!
Üç buçuk saat sonra Medine Havaalanı'ndayız. Akşam. Hiçbir işlemi engel olarak görmüyorum; bütün arzum O'nun, Sevgililer Sevgilisi'nin Kabr-i Şerifi'nin, Ravza'sının başucunda olmak, orada adeta kendimden geçmek, zamanı aşmak istiyorum. Amaca odaklanan insana hiçbir engel set çekemez, onu hiçbir engel yıldıramaz, durduramaz; ölüm bile. “Nasıl”ını izah etmek zor!
Oteldeyiz. Kafile başkanımız, otele eşyalarımızı yerleştirdikten sonra “Mescid-i Nebi”ye gideceğimizi söylüyor. Sinede yürek havalanıyor, dünya küçülüyor, mesafeler siliniyor; herkesin gönlü Ravza'da.
İşte O'nun huzurundayız! Mescid-i Nebi'nin muhteşem görüntüsünü temaşa ederek Yeşil Kubbe'nin önüne, O'nun huzuruna varıyoruz. İki rekât namaz, zaman duruyor, mekân buharlaşıyor. Beş duyu artık çalışmıyor, zaman mahcup bir şekilde geldiği yere dönüyor. Ortada duran tek şey: Aşk! Vedud olan Rabbimizin “Sevgili”si önündeyiz. Herkesin gözleri kapalı, iç dünyaları sonsuza açık. Gözyaşları mihmandar. Eller havada, diller niyazda, kalpler aşkta. İstekler sadece Allah'tan, ama Sevgili'yle birlikte. Dünyaya dönük ne varsa duman duman, zaman da. Hakikat, galiba zamanı aşanlara sunulan bir nimettir.
Faniliğimizi tek olgu olarak algılıyor ve dünya denilen misafirhaneden zihnen ayrılıyoruz. Ne mutluluk, ne mutluluk! İşte zaman burada deliniyor, aşılıyor. Ah zaman, hakikatin perdesi!
Uhud'dayız. Tepenin üzerindeyiz. Güneş bizi evirip çeviriyor, dağlar sesleniyor, yankılar uğulduyor ruhumuzun derinliklerinde. Genç muallim Mus'ab bin Umeyr beliriveriyor bir anda gözümün önünde. Mekke'nin zengin çocuğu, yakışıklı genci Mus'ab. Medine'nin öğretmeni Mus'ab, Uhud'da şehit düşüyor! Üzerine yeterince örtünecek kefen bulunamıyor ve ayaklarına çalılar örtülüyor. Dünya ve zaman; her ikisinden geçmedikçe Mus'ab'ı anlamak mümkün değildir. Mus'ab ruhuna bürünmeden de öğretmen olunamaz, olunamıyor. Sevgiliye canlarını sunamayanların, çocuklara bilgi sunmaları çöldeki serap görüntüsünden öteye geçemez.
Bütün gözler buğulu, yürekler titrek derken şehitlerin ardı sıra O'nun kırılan ve kanayan dişi!.. Uhud zamanı aşan bir tepe. Uhud bir destan ki, “Uhud bizi sever, biz Uhud'u severiz.” hitabına muhatap hüzünlü dağ.
Hira'dayız. İnzivanın merkezinde, insanın merkezindeyiz. Ruhun Hira'da demlenmesi gerek, Medine'yi kurmak için. Hira'da demlenmeyen ruhlar Medineleri kuramazlar. İç yolculuktur zamanı aşıran ve özgürlüğe ulaştıran. “Oku!” emri adeta taşlara kazınmış. Mesaj kutlu ise, mekân da kutsiyetini yansıtıyor. Karşınızdaki bir mağara değil, evreni şekillendiren bir atom, adeta.
Hira, varlığın yaratılış sırrını hem içinde saklayan hem de sızdıran bir dağ. Dağların sultanı. Sultan'ın mekânı çünkü. İnsandır sağan varlık memesini, sütün tadına varmak lazım.
Sevr!.. Yol. Yollar hicrete dönüşüyorsa sevgiliye varır. Yollar hicrete bürünmüyorsa, Medineler kucak açmaz. Medine ayakta, Sevgili geliyor: Talaâl bedr-û âleyna!..
MEKKE!
Allah'ın Celâl sıfatının tecelli ettiği mekân.( Medine ise Cemal sıfatının tecelligâhı.) İhramlara bürünerek, dünyadan ve zamandan soyunarak Kâbe'ye yöneliyoruz.
Kâbe!.. Düşüncelerin eridiği, duyguların nehirleştiği an. Sembolün içinden fışkıran mâna: Allahuekber: Allah büyüktür. Bütün ağırlıklar dökülüyor üzerinizden ve kanatlanıyorsunuz. Özgürlüğe dokunduğunuz andır bu, zaman dışı. İman, insanın kendini bulma anı, muhteşem bir duygu.
Dua!.. Sadece O'na ve istek sadece O'ndan! İnsanın insan olarak değer kazandığı mekân: Harem! Mahşerin provası; insanlar beyazlar içinde yeniden dirilmiş. Makam, mevki ötesi bir eşitlik; tek kimlik, kulluk.

Lebbeyk (Buyur Allah'ım)!.. Muhatabınız Allah! “Buyur kulum!” Kimliğiniz mühürleniyor: “Kul”. Kulluktan daha büyük kimlik arayanlar hep hüsrana uğramışlardır. Ve özgürlüğün kanat sesleri, “Lebbeyk, Allahûmme Lebbeyk!..”
Evren dönüyor, siz de Kâbe etrafında dönüyorsunuz ve evrenle bütünleşiyorsunuz, tavaf bunun adı olsa gerek.  İbadet, evrenle bütünleşme eylemi. “Öteki” yok zihninizde ve dolayısıyla kavga da yok düşüncenizde. Mutluluk, evrenle bütünleşebilenlere ve zamanı aşabilenlere bağışlanmış bir nimet; İslam makamı, yani teslimiyet ve barış. Dünya ve Ahiret ayrımı kalkıyor gözünüzün önünden, ölüm ehilleşiyor, hatta sizi Dost'a çıkaran kutsal bir araç oluyor, teslimiyet iç dünyanızda saltanat kuruyor. Kul, Rabbine teslim olmuş can. Kâbe bunun en görünen mekânı.
Selamını aldım Rabbim, Hacer-i Esved'e “Bismillahi Allahuekber” diyerek.
Say!.. Safa ile Merve arasında Hacer anamızla birlikte, İsmaili bir teslimiyet ve İbrahimi bir tevekkülle, Zemzem'le serinlenerek ve kanarak ve kanatlanarak.
Umre!.. “Hoş geldin kulum!” diye bizleri ağırlayan Rabbimize, “Lebbeyk: Buyur Rabbim.” diyen kulun zaman aşımı ruhsal seyahati.
Rabbim, her Müslüman'a nasip etsin.

21 Kasım 2018 Çarşamba

Güllerde Aradım Seni...


Güllerde Aradım Seni...

Kâinatı bin bir güzellikler ile yaratan Allah azze ve celle, nurundan bir gül halk etti… Güzelliklerin sahibi; nakış nakış tevhidi işledi onun yapraklarına, dallarına…

Rahmet suyunu, o gülünün üzerine cömertçe serpti. Şefkat, merhamet, sevgi, güzellik hazinelerinin kapılarını açtı, “Al Ya Muhammed!” dedi. “Zira benim hazinem eksilmez, verdikçe çoğalır.”

Öylesine açıldı ki o gonca gül, Rabbin aşkıyla boy verdi, yüceldi. Tevhid kokulu o gül, küf tutmuş şirk kokusunu temizledi bu âlemden.

Zira o bir âyineydi, Âlemlerin sahibinin isimlerine en güzel bir âyine…

Sevdik Muhammed aleyhisselatuvesselamı bize Rabbimizi tanıttırdı diye, onu bize sevdirdi diye.

Hakikati bilen dil ne güzel ifade etmiş:

''Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mir'at-ı Muhammed'den Allah görünür daim."
(1)

Kâinat hep onunla tevhid koktu. Yüceldi, yücelti kendisiyle beraberinde olanları. Ulaşılmaz biz zirveden seslendi insanlığa, Rabbin inayetiyle.

''İnsanlığın burcunda en zirvesin, kemâlsin
Ördün vahiy peteğin kutsal yüke hamalsın
Sen misin O, O mu sen, Kur’an ile hem hâlsin?
Öyle farklı ki reyhan balda aradım seni.''
(2)

Zaman şaşkına döndü, mevsimler mest oldu onunla. Artık bülbüller konuşmaz oldu, o gülü görünce. Güneş hicaba büründü. Zira o güneşin değil, Rahmetin sahibi olan Zat-ı Zülcelal’in arşının zıllinde açıldı. Kokusu gül, nefesi gül, sözleri gül, beldesi gül. Gül şehrinin solmayan gülü, GÜL-Ü MUHAMMED aleyhisselatü vesselam…

Nakış nakıştır, sırlar ile doludur bu âlem…

Nice esrarlı gözler dokundu bu âleme. Kimi bakarken görmedi. Kimileri gördü de bilmedi. Kimileri bildi; ama anlam veremedi. İşte sır dolu bu âlemin muammasını, tevhid kokulu bir gül, rahmet üzere açtı. Zira açıldıkça sırlar da açıldı. Boy verdikçe, âlem de sırlarını verdi. Bilinmeyen ne varsa, onun ile gizlerini gözlere serdi.

Zira âlem mest olmuştu. Hakiki maşukun, aşkıyla böylesi bir yanışı ilk defa görmüştü âlem. Nice güller açmıştı bu âlemde. Her birinde ayrı bir rayiha, ayrı bir güzellik vardı. Ayrı bir desenle işlenmişti, tevhid üzere. Ama bu gül gözün gördüğüne değil, görünen, görünmeyen âlemlere gelmiş, kokusunu salmıştı. Değil âlem, onun ile âlemler mest olmuştu. Şahidi sadece bedenler değil, cesedi nurdan olanlar ve her şey… Kimi zaman kuru bir kütük, kimi zaman hay olup dili olmayanlar şahitlik etti o güle.

Gören âşık oldu, görmeyen âşık oldu. Zira aşkın sahibi “HABİBİM” dedi ona. Sevgili oldu, sevginin, güzelliklerin sahibi olan Rahman'a…

Nice âşıklar yandı aşkıyla. Her yerde onu aradılar. Kimi zaman yıldızlardan sordular, kimi zaman güneşten, aşk diyarlarından sordular. Onun için candan, canandan geçtiler. Zira asıl Cananı tanıttırmıştı bize. Rabbimizi, Halık’ımızı bildirmişti bize.

Rahmete giden yolun rehberi olmuştu bize. Böylesi bir rehberi bulmak necat değil mi? O eli tutmak: Rabbin huzuruna gitmek, Cemalullahı görmek demek değil mi?

''Yoldayken yol aradım akıl için yol birken
Nasıl oldu şaşırdım önde rehberim varken
Yitiği yitik yerde aramam gerekirken
Yeşili şaşı gördüm alda aradım seni.''
(3)

Aradılar yıllar boyu. Onun her bir sünneti bir adım daha yaklaştırdı onları, bizi, ona. Sünnetten uzak kalmak demek, ondan uzak kalmak değil mi? Gönülleri mest eden o tevhid kokusundan mahrum kalmak demek değil mi?

''Rûz-i elestten beri koku saçan bir gülsün
Refik-i âlâ diye Hakk’a uçan bir gülsün
Onca dikene rağmen çölde açan bir gülsün
Kokun mu gül, ten mi gül; gülde aradım seni?''
(4)

Yananlar anladılar ve onun için öylesine tutuştular ki, ciğer kebap oldu. “Nasıl bir aşk bu, nasıl bir sevgi bu? Yıllardır yanarım ama bu ateş beni bile yakar oldu” diye, aşıklar öylesine haykırdılar ki aşklarını, sözler, kelimeler, harfler saklanacak yer aradı. Hicabın en kalın perdelerine büründüler.

Zira ona âşık olan onun izine düşmüştü, her şeyden geçerek. Kimi zaman üveysi bir eda, kimi zaman “anam, babam her şeyim sana feda” deyip gönülleri titreten, arşı delip geçen bir sada olmuştu, o güle karşı aşk. Bazen en zor düğümler çözülürken. O gülün aşkı kör düğüme dönmüştü gönüllerde. Gül Muhammed...

''Dermek üz’re gülünü girsem İrem bağına
Vahyi koklamak için çıksam Hıra dağına
Belki dokunur diye ayağım ayağına
İzine basmak için çölde aradım seni.''
(5)

Ey solmayan gül! Bilmese de akıl, hissetmese de gönül, aslında her arayış, tevhid kokan ve rahmetin timsali olan seni; yani Rabbin şefkat kokulu gülünü arayıştır. Aslında bütün hasretler, bekleyişler, özlemler sensin. Zira tevhid kokulu rayihan estikçe, gönüller hale hale ışıklara gark oluyor. Tatlı bir tebbesüme dönüyor bütün sancılarımız. Kokun gül, tenin gül, özün gül, sözün gül...

ALLAH-U EHAD, ÜMMETİN GÜLÜ MUHAMMED!

DİPNOT:

1-Risale-i Nur Barla Lahikası, (98. Mektup)
2,3,4,5-Hanifi Kara-Gel ki Gül Koksun Dünya Şiir' inden

11 Eylül 2018 Salı

BANA ALLAH’IM YETER


BANA ALLAH’IM YETER
  Neslihan Nur Türk

Ey kardeşim, sana muhtaç bir garîbim iyi bil!
Ve fakat şunu da bil ki bana Allah’ım yeter!
Ey Kardeşim!
Şükür ki biz, muhabbetle “İşte evim, işte malım!” diyen Ensâr’a, teşekkürle “Malın mülkün sana mübârek olsun, bana çarşının yolunu göster!” diye cevap veren yıldızların aydınlığında yürümedeyiz. Müstağnî olmak îmandandır. Diğer yandan, ikrâmına, ihsânına pek muhtâcım ve yardımlaşmak da îmandandır.
Lâkin yardımını ancak, samî­miyyet ve iyi niyet taşıdığın, Allah ve Rasûlü’nün ölçülerine sâdık kalarak yaşamaya çalıştığın sürece kabûl edebilirim. Sakın beni, sana her hâl ü kârda el açacak bir zavallı sanma! Böyle bir zanna düştüğün anda, bana Allah’ım yeter!
Kardeş olacaksan, Allah rızâsı için ol. Zanlarından, art niyetlerinden, nefsinin bulanıklığından kurtul da ol. Çünkü ben sana, içindeki dışında saf bir çocuk gibi kardeş olurum. Elimdekini çekinmeden verişim, ihtiyâcım olduğunda çekinmeden isteyişim bundandır. Senden yardım istersem, bu sadece garipliğimden değil, aynı zamanda sana, yardım etme fırsatı vermek istediğimdendir.
Hayrın sadece vermek olduğunu zannedenler, zamanla istemeye çekinen ve istemeyi zillet olarak gören bir bakışa bürünmüşler. Halbuki hayır, bazen de birinin diğerinden yardım istemesidir. Kabûl eden olmasa, veren nasıl verecektir? Ara sıra iste. Dikkat et de hep birine yardım ede ede, hep bir muhtâca vere vere, nefsin kendinde üstünlük vehmetmeye kalkmasın.
Evet, veren el, alan elden üstündür.1 Bu sebeple tüm mü’minler, almaktan evvel vermeyi dilemelidir; fakat şunu da atlamamak lâzım ki aslolan, verenin hangi niyet ve tavırla verdiği, alanın da hangi niyet ve sebeple aldığıdır. O hâlde, vereni şartsız üstün, isteyeni de şartsız yüzsüz îlân etmek, son derece tehlikeli ve kısır bir yaklaşımdır. Zaten asıl üstünlük ne vermekle ne de almakla değil, takvâyladır.2
Allah, Sevgili Habîbi Hazreti Muhammed Mustafa için dilese, dağları altın ederdi. Şüphesiz Allah buna kâdirdi; fakat o Rasûl i Kibriyâ, bunu hiçbir zaman istemedi. Açtığı hayır kapılarıyla, en zenginin de en fakîrin de sevâba girebilmesi için fırsat verdi. Bütün ihtiyâcını Allah giderebilecekken, insanlardan istedi. Bunu, nefsi için değil, mü’minler arasındaki kardeşliğin kuvvetlenmesi için yaptı. İslâm adına zekâtı ve sadakayı, şahsı adına da ikrâmı ve hediyeyi kabûl etti. Kendisine gökten sofralar indirilebilecekken, arkadaşlarının fakir evlerinde yüzlerce ashâbıyle birlikte misâfir olmayı, Allah’ın lûtfu ile bereketlenen o lokmalarla doyurup doymayı tercih etti. Yani? Yani kardeşliğin pekişmesi için adımlar atmayı, her hususta müstağnî olabilecekken, çoğu zaman yardımlaşmayı ve yakınlaşmayı seçti.
Sünnetteki durum bu iken, bugün Müslümanların neden birbirine ihtiyâcını arz edemez hâle geldiğini, ihtiyâcını arz etmenin neden zayıflık gibi algılanır olduğunu düşünmek lâzım. Sonra, adımız ihvan, adımız kardeşken, aslımızın nasıl da yabancı olduğunu, bu sebeple zorda kalanların nasıl fâizli bankalara, mafyalara ya da yanlış düşünce ve davranışlara sürüklendiğini görmek lâzım.
Eğer bunu görebilecek gözlerimiz varsa, hemen şu soruları sormamız gerektiğini düşünüyorum:
Din kardeşime ne kadar borç verebiliyorum, ne kadar hîbe? Yani? Yani verdiğimi ne kadar karşılıklı verebiliyorum, ne kadar karşılıksız? Borcun karşılığı bire bir, hîbenin karşılığı ise ihlâsa göre kimi zaman bire bin iken, ben hangisini seçiyorum? Bu hususta Rabbime olan îtimâdım ne durumda? Bir insana, kendisine borç verebilecek kadar güveniyorum da neden Allah’a, vaâdini yerine getireceği husûsunda güvenmekte zorluk çekiyorum?
Neden beş yaşındaki bir çocuğun sâfiyetiyle ihtiyâcımı isteyemiyor ve aynı sâfiyetle ihtiyâcı olana veremiyorum? Almak zorunda kalınca, neden nefsimin tellâlları bağrışmaya başlıyor? Neden mahcup, neden ezik, neden kötü hissediyorum? Vermek durumunda kalınca, neden aynı tellâllar yine iş başında? Neden üstün, neden güçlü, neden çok iyi hissediyorum? Üstünlük ancak takvâ ile değil mi? Alan da veren de Hak değil mi? O halde alırken ve verirken kılıktan kılığa giren bu nefse lâzım olan, okkalı bir dayak değil mi?
Neden bir din kardeşim yardım isteyince, nefsim bulanık bir suya dönüşüyor? Neden biri benden yardım istediğinde, nicedir aradığı delîli bulmuş olmanın aceleciliğiyle hiç düşünmeden hüküm veren acemî bir yargıç gibi, sanki din kardeşine ihtiyaç bildirmek suçmuşçasına, “Peygamber böyle mi yapıyordu?”, deyip ukâlâca ahkâm kesiyorum? Neden asıl meseleye değil de tâlî mevzûlara dalıp kayboluyorum? Kardeş olmanın sevincini yaşamak ve yaşatmak varken, neden hep nefsimin abuk sabuk vesveselerine takılıp yolda kalıyorum?
Bana öyle geliyor ki “Üstünlük” kelimesine yüklenen mânâ “Takvâ” olmayınca, istemek de, var demek de, yok demek de zor. Peki, böylece yardımlaşamaz hâle gelen toplumda, din kardeşinden yardım isteyemeyenler ne yapıyor? Kardeşten isteyemediği için, kalleşin kapısına düşüyor. Kalleş kim? Verdiğini fâiziyle veren, alamadığında fâiziyle geri isteyerek zûlmeden. Kardeş kim? Verdiğini fâizsiz veren, alamadığında mühlet tanıyıp ferahlık veren. Bir de Can Kardeş var! O kim? O, verdiğini hîbe eden, karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek, alana zerrece mihnet yüklemediği gibi bir de o muhtâca, “Kabûl ettiğiniz için teşekkür ederim”, diyebilen.
Kardeşimsen, iyi bil ki ben bir garîbim ve her dem, yapacağın iyiliklerle sevinip ferahlamak dilerim. Zorda kalırsam, hiç çekinmeden, saf ve temiz bir gönülle ve rahatça senden isterim. Zorda kalırsan, sen de benden aynı rahatlıkla isteyebil isterim. Yoksa yok de, varsa var. Kardeşsek, birbirine olmadığı gibi görünmeye çalışmanın ne anlamı var?
Hem bilir misin? İnsan, bir şeyleri ne kadar tek başına başarıyorsa, o kadar çok nazara ve kıskançlığa mâruz kalıyor. O zaman gel, zorluklarımızın üstesinden yardımlaşarak gelelim. Böylece hiçbir şeyin durduk yerde olmadığını, basit bir dünya malını elde ederken bile ne zorluklardan geçtiğimi gör.
Unutma ki biz birbirimize yardım etmezsek ve dost olmazsak, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.3 Allah, İslâm’a ve Müslümanlara yardım edene yardım eder ve onun ayaklarını sağlamlaştırır.4
…Ben beni bileyim. Sen de seni bil! Senden istiyor gibi görünürken, ancak Allah’tan istediğimi de bil! İyi bil ki senin bana verebileceğin ancak, Rabbimin seni sebep kılarak bana ikrâm etmeyi dilediği kadardır. Eğer sen, gerçek îman ehliysen, işte bunun, yani Allah’ın hayırlara sebep kıldığı kimselerden olmanın derdine düş. Ey kardeşim! Sana muhtaç bir garîbim iyi bil! Ve fakat şunu da bil ki bana Allah’ım yeter!
Dipnotlar: 1) Buhârî, Zekât 18. 2) Hucûrat, 13. 3) Enfâl sûresi, 73. 4) Muhammed Sûresi, 7

 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...