1 Mart 2015 Pazar




 

Allah, Ana Babaya Bir Ömür Boyu İyiliği Emrediyor

Muhterem Müslümanlar!
Allah’a iman ve ibadetten sonra, ana babaya itaat ve iyilik gelir. Yaratılmış anne babaya iyilik ve itaati beceremeyenler, yaratan Allah’a olan ibadet sorumluluklarını hiç yerine getiremezler. Zira, Allah hakkı her türlü haktan daha önemli ve daha önceliklidir. Anne babaya itaat asla kölelik değildir. İnsanlar anne babalarına yaptıkları itaatten değil, zalim ve fasıklara yaptıkları kayıtsız itaatlerinden utanmalıdırlar. Bugün itaatte zorlanan evlatlar yarın baba olduklarında kendi evlatlarından aynı itaati bekleyeceklerdir. Babasına itaati ayıplanacak bir şey olarak gören kişi bunu kendi yavrularından ne yüzle isteyecektir? Anne babaya itaat bir kültür değil, ilahî bir emirdir. Ama bu emir giderek unutulmakta, bu şerefli amel giderek ortadan kalkmaktadır. Bugün pek çok insan, Allah’a itaati bilmediği gibi anne babasına saygıyı da bilmemektedir. Onlara bakmayı, onlar hayattayken iyilik ve ihsanda bulunmayı bırakın, neredeyse ölümlerini dahi daha sonra öğrenmektedirler.

Cenâb-ı Hak, kulluk hiyerarşisini belirtirken anne babaya ihsan ve itaati kendine kulluktan hemen sonra ikinci sıraya koymuştur. Ayette şöyle emredilmektedir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da
iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme, onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve, ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.”
1 İşte Allah’ın emri budur.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir keresinde: “Size günahın büyüklerinin en büyüğünü haber vereyim mi?” diye sordu. “Evet, Ey Allah’ın resulü!” dediklerinde, “
1- Allah’a şirk koşmak 2- Ana babaya karşı gelmek 3- Yalancı şahitlik yapmak.” buyurdu.2
Bu hadisten de anlıyoruz ki, anne babaya karşı gelmek büyük günahların en başında gelmektedir.

Dar dünyasını genişletmek, rızkını artırmak ve ömrünü uzatmak isteyen, anne ve babasına iyilik etsin. Ayette şöyle buyurulmaktadır: “Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”
3
Ayet ve hadisler gösteriyor ki, anne-babaya “lisanla değil, ihsanla” yaklaşılır. Küçükken biz onlara emanettik, şimdi ise onlar bize emanettir; hem de Allah’ın emaneti. Emanete ihanet etmek, hepimizin bildiği gibi nifak alameti, münafıklık belirtisidir. Anne baba bizim ışığımızdır. Işığımız sönerse karanlıkta kalırız.

Evlatlarımızla aile ve sülale ortamında iktidar muhalefet ilişkisi içinde olmamalıyız. Bir mesele olduğunda, muhabbeti hâkim edebilecek bereketli istişareler yapmalıyız. Evlatlarımızı isyana sürükleyecek emirlerden, zorda bırakacak tahammül dışı beklentilerden vazgeçmeliyiz. Evlatlarımıza beddua değil, her zaman özel dualar etmeliyiz. Büyüyünce de onları sevmeli, başkalarının yanında asla rencide etmemeliyiz. Unutmamalıyız ki sevgi, saygıyı besler.

1 İsrâ suresi, 17: 23-24
2 Muslim. Îmân, 165
3 Lokmân suresi, 31:14

31 Ekim 2014 Cuma

SIKINTININ ÇARESİ

 
SIKINTININ ÇARESİ

Günümüz insanı,  daima varlığını tehdit eden, onu çeşitli streslere karşı mücadeleye zorlayan, intibakını bozan bir dünya içinde, insanlık tarihinin hiçbir devresinde olmadığı kadar yalnız, yapayalnız yaşamaktadır. Teknolojinin getirdiği aletleri medeniyet zanneden ve manevi değerlerden gittikçe uzaklaşan, fakat bunun boşluğunu başka bir şeyle telafi edemeyeceği için hayatı giderek artan bir sıkıntı kıskacı içine girmektedir. 

Sıkıntı sadece psikolojik duruma yansımaz.  Sıkıntı bazen kalbe, bazen mideye vurur.  Kimi kişiler iş görmeye mecali, takati olmadığını; kimileri ise çevreyle çatışmaya düştüğünü, öfkeli ve gergin olduğunu ifade eder. Bütün bunların altında yatan şey ise stres ve sıkıntıdan başka bir şey değildir. 

Sıkıntının bir de hastalık derecesinde olan şekli vardır ki  depresyon adı verilir.  Bu rahatsızlık doktor gözetiminde, çeşitli metotlarla tedavi edilir.

Sıkıntısı çok olanın çeşitli hastalıklara yakalanabileceğini de Peygamberimiz şu sözleriyle belirtmiştir:

“Bir kimsenin kaygısı çok olursa bedeni hasta olur. Ahlâkı iyi olmazsa nefsine zarar gelir. Münazaayı çok yaparsa mürüvvetten düşer, kerameti gider.”

“Her kimin yaradılışı yavuz olsa kendi nefsini azapta tutar.  Her ikimin gamı, kederi çok olsa kendini hasta eder.”

“Her gam çekenin başı dertten kurtulmaz.”

Günlük hayatta sık karşılaştığımız sıkıntının çaresine gelince; en başta dünyada imtihan içinde bulunduğumuzu ve kul olduğumuzu hatırlamalıyız. Peygamber Efendimiz (sav): “ Ey Abdülmuttalib oğulları, size bir belâ, hüzün, meşakkat veya bir sıkıntı gelirse Allah, Allah Rabbena lâ şerikeleh deyin.” buyurmuştur.  Bir başka hadislerinde şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Hüzün ve endişeden Sana sığınırım.”

  Yani yalnız olmadığımızı,  Rabbimizin yanımızda olduğunu ve O’na sığındığımızı  söylemeliyiz.

Birde şu var, aslında inanan insanın sıkıntısında bile ayrı bir hikmet vardır.  Peygamberimizin şu sözleri bunu gösteriyor:

“Müminin başına gelen hiçbir gam, keder, sıkıntı, yorgunluk, hastalık, hatta vücuduna batırılan hiçbir diken yoktur ki Allah onlarla onun günahlarını silmiş olmasın.”

Tabi ki bu;  sabreden,  karşılığını Allah’tan bekleyen, O’na yönelen ve her işinde O’nunla beraber olduğunu bilen kimse için geçerlidir. 
Prof. Dr. Sefa Saygılı

 

9 Ekim 2014 Perşembe

Rızık İnsana Âşık

 
 

Rızık İnsana Âşık

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” (Hud, 6)
 
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allâh), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” (Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14)
 
Enes (ra) der ki: Hz. Peygamber (sav) ile beraber Medine’nin bir obasına doğru yola çıktık; yanımda da kendisinin abdest suyu vardı. Bir ara Peygamber (sav) bir vâdîye girdi; sonra başını kaldırıp bana eliyle işaret etti. Ben de oraya girdim; bir de baktım ki ağacın üzerinde bir kuşcağız gagasını ağaca vurup duruyor.  Efendimiz: “Ne diyor biliyor musun?” diye sordu. “Hayır” deyince şöyle buyurdu: “Diyor ki: ‘Allahım! Sen asla zulmetmeyen âdil zatsın! Görme özelliğimi kaybettim; şu anda da açım, n’olur beni doyur!” Bunun üzerine bir çekirge gelip gagasının arasına giriverdi. Sonra görüldü ki kuş gagasını birbirine vuruyor. Hz. Peygamber: “Ne diyor biliyor musun?” deyince yine “Hayır” dedim. Bunun üzerine şu cevabı verdi. “Diyor ki: ‘Her kim Allah’a güvenip dayanırsa O ona yeter; her kim O’nu anarsa O da onu unutmaz.” Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Enes! Bu günden sonra artık kimin işi gücü rızık peşinde koşturmak olabilir!? Kaldı ki, rızık, sahibini, sahibinin kendisini aramasından daha fazla aramaktadır.” (Aclunî, II, 317)

24 Haziran 2014 Salı

Efendimiz’i tanımadan dinimizi öğrenemeyiz

 

Efendimiz’i tanımadan dinimizi öğrenemeyiz

Sair zamanlarda görmezden geldiğimiz ‘biz’i bize bağlı olmadan daha bir görünür kılıyor Ramazan. Hazır yüz yüze gelmişken ihtiyaçlarımızı bir daha gözden geçirmek gerekiyor. Ömer Tuğrul İnançer tek reçete sunuyor: Efendimiz’i (s.a.v.) tanımak…

Ramazan bir huzur iklimi gibi giriyor hayatlarımıza. Daha tadı damağımızda iken gözden kayboluyor sonra. Süresini uzatmak kabil değil, eyvallah. Peki, üzerimizde bıraktığı etkinin uzun ömürlü olması mümkün mü? Vaktin kıymetini bilir, gerektiğince istifade edersek damaklarımızda bugünlerden bir lezzet kalır mı? Bu soruların peşine düşüp kendimizi Ömer Tuğrul İnançer’in karşısıda bulduk. Şu günlerde Ramazan-ı Şerif’le sınırladığımız ufkumuzu bütün yılı kapsayacak şekilde genişleten İnançer’in tesbitleri, öncelikle kavram kargaşasından kaynaklanan bir savrulma içinde olduğumuzu ortaya koyuyor. “Sadeleştirme adı altındaki fukaralaştırma faaliyeti neticesinden artık kavram sahibi olamadığımızdan fikir binası icra edemiyoruz. Onun için papağan ve hoparlör seviyesinden yukarı çıkamıyoruz.” diye girdik söze. Sonrasında yanlışlarımızı düzelterek yol almaya gayret ettik. Yıl içinde bir seyir yaptırdıktan sonra bizi Efendimiz’in eşiğine bıraktı Ömer Tuğrul İnançer. Bütün sorularımızın tek bir cevabı vardı aslında; Rasulullah (s.a.v) Efendimiz. Sair yerlerde oyalanmak vakit kaybından öte mana ifade etmiyordu…

Ramazan-ı Şerif bize kendimize dönüş ve muhasebe imkânı sunuyor. Bu ayda yaşanılan hallerin bereketli ve uzun ömürlü olmasını sağlamak mümkün mü?

Müslümanlığın tabii ve fıtri bir din olduğunu bilip bu nevi bir birini takip eden hallerin çok fazla bir özellik taşımadığını öğrenmemiz lazım. Ramazan’la buluşma deniyor mesela. Ne buluşması? Randevulaştık mı ki? O kendi kendine geliyor, biz kendi kendimize yaşıyoruz. Karşılıklı irade beyanı yok. Buluşma güzel bir edebiyat ama hakikat değil. fıtri ve tabii olmayan hiçbir şey İslam’da yoktur. Bir dahaki seneye yine Ramazan’la buluşmak istiyorum! Ama ömrüm var mı? Ne bileyim… bu nevi yaklaşımlar daha ziyade laik düşünceden kaynaklanır. Türkiye’de laiklik bir tabu olduğu için üzerinde konuşulmaz. Çünkü Türkiye’de her şey ve sadece devlet rejimini alakadar eder. İnsanların kendi tefekkür hayatı, hürriyetleri falan konuşulmaz. Hâlbuki laik düşünce başka bir şeydir, devlet idaresinde laisizmi benimsemek başka. Bizde karmakarışık bu sistem. Laik düşünce dine yer vermez. Tamamen aklîdir, rasyoneldir. Elbette öyle olması lazımdır çünkü Hıristiyanlık akla muhaliftir. İslam ise makuldür, akla uygundur. Dolayısıyla İslami düşüncede, İslami bilgi ile fenni bilgi arasında asla çelişki yoktur. Ama dünya dönüyor diyen Galile’yi aforoz eden Katolik zihniyetine göre laik düşünce ayrı bir düşüncedir. Onun için onların günlük hayatları akıllarıyla, dini hayatları papazlarıyla olur. Tam bir bölünmüşlük. İslam’da böyle bir bölünmüşlük yoktur. Bu yüzden İslam’da laik düşünceye yer yoktur. Hiçbir bilgi akla, tabiat gerçeklerine muhalif değildir. O yüzden biz Ramazan’la buluşmayız. Normal hayatımızı yaşarken Ramazan’a eriştiysek günün gereğini yaparız. Önemli olan vaktin gereğini yapmaktır. Biraz merak olsun, belki okuyanlar merak edip ne olduğunu öğrenmeye çalışırlar. Ebu-l vakt ve ibnü-l vakt kavramlarını bir tetkik etsinler. İçinde bulunulan zamanın en gerekli şeyini yapmaktır yaşamak. Uyku zamanı uyku, namaz zamanı namaz, oruç zamanı oruç, tatil zamanı tatil, eğlence zamanı eğlence… Hiç birini birbirine tercih etme yok. Hepsi gerekliliğinde, gerektiği kadar, gerektirdiği yoğunlukta.
Arefe günü kaç tane sala verildi acaba İstanbul’da? 1995’te Ramazan’ın birinci günü 1 Şubat’a denk geliyordu. Babaannem o gün oruçluyken kuşluk vakti, mukabeleyi takip etmek için gittiği komşuda, elinde Kur’an-ı Kerim varken teslim etti ruhunu. İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn… İftar edemedi… Ha belki Efendimiz’le etmiştir iftarı, onu bilemem… Dolayısıyla biz irademizle olan şeylerden mes’ulüz. Mesela hislerde irade yoktur. Muhabbette, sevgide, aşkta irade yoktur. Bunların içinde Allah’ın yasaklarına muhalif yasaklar da olabilir. Ama niye sevdin diye sormaz Allah. Gönül söz dinlemez zira. Harekete intikal etmedikçe mes’ul değildir. Çünkü hareket iradeyle başlar. Rabbimin yasağı benim gönlümün muhabbetinden önemlidir diye düşünüp hareketlerini kontrol etmekle mükelleftir kişi. Yasak bir iş yapmadığı sürece mes’uliyeti yoktur. Öyleyse bizim irademiz dâhilinde yaptığımız işler mes’uliyet gerektirir. Bunun sonunda da ya ceza, ya mükâfat vardır. Onun için Allah’ü zü-l Celal Zilzal suresinde hesabın nereden olacağını tek kelimede toplamış. Ye’mel… Amel yani fiil, yani edim, aksiyon… bir de tabii Rabbimiz’in ihsanı nâ mütenahi’dir, sayıya gelmez. Mü’minler güzel bir şey düşündüler, hayal ettiler ama yapamadılar. Param olsa da okul, hastane, camii… yaptırsam. Mahalleye su getirsem, şu çocukları okutuversem. Bir de çocuk yuvası yapsam falan… Ama para yok! Tabii Allah kanmaz. Aslında insan kendini de kandıramaz da kandırmış gibi kendi kendini bir daha kandırır. Böyle bir kandırma, sevap ticareti için değil samimi olarak isterse Allah onu yapmış gibi kabul eder. Tersine mesela siyasi kudretim olsa da şu herifi sürüm sürüm süründürsem dese biri. Ama kudreti elde ettiği zaman yapmadı. Bu düşünceden dolayı mes’ul değil. Onun için büyüklerimiz güzel şeyler düşünün diye nasihat ediyorlar bize. Şimdi zamanımızda pozitif enerji falan diyorlar ya, hepsi İslam’dan çalma yeni yeni lakırdılar. Bu zaten Müslümanın vazifesi, İslami literatürde hüsn-ü zan denir. Sadece fiil, ibadet, davranış değil. hüsn-ü zan da Müslümanın vazifesidir. Hava çok nemli bu günlerde. İnşallah bir poyraz çıkar derseniz hem hüsn-ü zan etmiş hem dua etmiş olursunuz. İyi bir poyraz çıkarsa nemi azaltır, derece düşmese de ferahlık verir. Bunlardan dolayı da sevap var, amel olmadığı halde. Kötü zanda Rabbimizin affı, hüsn-ü zanda ihsanı galip. Fiil de ise inşallah adaleti galip olmaz. yanmışız yoksa, umarız ve dileriz ki merhameti, ihsanı galip olur.

Ramazan-ı Şerif’i diğer vakitlerden ayıran hususiyetler yok mu?

Elbette belli özellikleri var. Bunları kendimiz keşif ya da icad edemeyiz. Okumayla, öğrenmeyle falan olmaz. Efendimiz ne yapmış diye bakmak zorundayız. Oruç tutmuş, onu biliyoruz zaten. Kur’an okuyunca da anlarız. Başka ne yapmış? Herkesin kendi miktarınca sarf edeceği gayretlere öğreneceği bilgiler insanı ancak çukur olmaktan, çukurda kalmaktan kurtarır. Yükseltmez. Yükselmenin yolu Efendimiz’in ayaklarına tutunmaktır. Eteğine tutunmaktır! Müsaade buyurursa eline tutunmaktır… Başka türlü olmaz.

Ramazan’da ne yapmış Efendimiz?

Oruç tutmuş, biz de tutuyoruz. Tabii onun orucu ile bizimki aynı değil, o ayrı mesele! Her zamankinden daha çok ve muntazam namaz kılmış, teravih! Niye Ramazan’da diye gıllı gışa lüzum yok. Demek ki ramazanın bir önemi var. Neden? Çünkü Rasulullah başka bir şey yaptı da ondan… Bu kadar kolay, basit. Bu kapıdan girer, buradan düşünmeye başlarsak Efendimiz’i de dinimizi de öğreniriz! Zaten Efendimiz’i öğrenmeden dinimizi öğrenemeyiz. Onları öğrenince de yapmak hevesi gelir. Çünkü hepsi çok güzel. Yapınca da adam olursun! Bu kadar basit… iş bâb-ı Muhammed Mustafa’dadır.

Başka? O zamana kadar nazil olan ayetleri Cebrail (A.S) ile karşılıklı okumuşlar. Bunu neden başka bir zamanda değil de Ramazan’da yapıyor? Demek bunda da bir iş var. ben hele bir yaptığını yapayım da hikmetini sonra anlarım inşallah deyip yola çıkmaz zorundayız. Evvela yapacağız. Mukabelede bir kişi okuyor, diğerleri dinliyor. Aynı şeyi Efendimiz’le Cebrail (A.S) yaptılar. Bu ne demek mukabele okuyan ve dinleyenler bazen kâim makam-ı Rasulullah, bazen kâim makam-ı Cebrail (a.s) olurlar. O kadar ciddi, mübarek ve yüksek bir iş. Bazıları mukabele caiz değildir falan diyorlar ya, hey cahiller! Efendimiz’i tanımadıklarından böyle söylüyorlar. Sonra Efendimiz Ramazan için ‘ümmetimin ayı’ diyor. Recep Allah’ın, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayı… Demek ki ümmete ait bir başka özellik var. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de bu kadar uzun boylu izah yok. “Sizden evvelki ümmetlere farz olunduğu gibi size de Ramazan orucu farz olundu. Ramazan orucunu gördüğünüz zaman oruca başlayın! Bayram hilalini görünce orucu bırakın!” Bu kadar. Geri kalan her şey için Efendimize muhtacız.

Burada sünnet giriyor devreye değil mi?

Sünnetle farzı ayırmak şaşılıktır! Rasulullah Efendimiz’in herhangi bir fiili veya sözü Allah rızasına muhalif olabilir mi?

Haşa!

Peki Kur’an’da ayrıca “Habibim size ne verdiyse onu alın, neden kaçınmanızı istediyse ondan kaçının!” diye ayet var mı? Veya “Kim ki Rasulullah’a itaat etti, hakikatte Allah’a itaat etmiş oldu!” deniyor mu?

Eyvallah!

Daha en o zaman! Neden bu ayırım. Bu kavram ulemanın izah babındaki sınıflandırmasıdır. Yani bazı sünnetleri Efendimiz de arası terk etmiştir. Ama farzları asla terk etmemiş. Bizim onu örnek alarak farzı terk ettiğimiz zaman olmayacak, sünneti de irademizle değil ama gereklilik durumda terk edeceğiz ancak. Zaruret bile değil, ihtiyaç da yeterlidir. İhtiyaçla zaruret arasında fark vardır.

Nasıl bir fark bu?

İhtiyacından dolayı orucunu bozamazsın mesela! Ama zaruretinden dolayı bozarsın. İhtiyacın nedir mesela; çok acıktın, çok susadın! Suya çok ihtiyacın var! İçemezsin… Ama doktor ‘bir yudum su içmezse ölür’ dedi. Bu zarurettir işte. O zaman içersin, kefaret de gerekmez. Gününe gündür o. Ve sünnetleri ibadet ritüellerinin sünnetleri ile sınırlı görmemeliyiz. Sünneti Rasulullah demek, Efendimiz’in yaşam tarzı demek ya hû! Ömür boyu muhtacız onun örnekliğine. Ne kadar peki? Kendimiz kadar… Rasulullah’ın hayat tarzı nasıl onun sünneti ise bizim de hayat tarzımız ona benzeyecek. Bunu ibadet sünnetlerine indirgemek bizi yanlışlıklara sürüklüyor.

Sünnet-i Seniyye’nin hayatımızdaki temel karşılığı nedir?

Ahlak ve hayat tarzı sabihi olmak için muhtacız ona! Yoksa öğle namazının farzından önce 4, sonra 2 rekât daha kılıyordu, bu mu sünnet? Bundan ibaret mi? her şeyden önce şu! Biz yaşama dini olan İslam’ı; ibadet etme, tapınma dini haline indirgedik. Hâlbuki biz tapınmak için yaratılmadık! O fikir bir yanlış tercümeden kaynaklanıyor. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım!” Biz Türkçede ibadet etme lafını namaz, oruç, zekât, hacc diye anlıyoruz. Hâlbuki ayetin kastı ibadet değil. Bana kul olsunlar diye! Allah’a kul olmak sadece seccade üstünde, Ramazan ayında ve cami duvarları arasında mıdır?

Bugün maalesef biraz o hale indirgenmiş durumda.

Öyle olduğu için de bu yanlış anlamalar, onların telafisi için yanlış sualler, yanlış suallerin doğru cevabı olmayacağı için de yanlış cevaplar var elimizde. Bir türlü İslam’ın yaşama dini olduğunu öğrenemedik. Ne dua dinidir, ne tapınma dinidir! Yaşamanın içinde zaten dua ve tapınma vardır. Tartı terazi, çarşı pazar, metre ölçü, astronomi tıp… Hepsi yaşamın parçasıdır ve hiçbiri dinin dışında değildir. Daha ileri gideyim, abdest bozmak da dine dâhildir. Helâya nasıl girilip çıkılacağını bilmiyor Müslümanlar! Hepsi değil de çoğu bilmiyor. Camiye nasıl girileceğini bilmiyor, nerede kaldı ki helâyı bilsin… Camiye sağ ayakla girilir, sol ayakla sırt dönmeden çıkılır. Ayakkabı laap diye yere bırakılmaz, ne toz kaldırılır ne de içerde ibaret edenler rahatsız edilir. Bunlardan falan vazgeçtik, tuvalete bakalım. Tuvalete de sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır. Girerken ‘Her türlü pislikten sana sığınırım Ya Rabbi’, çıkarken ‘Beni her türlü sıkıntıdan kurtaran Rabbi’me hamdolsun’ denir.

Ramazan’a mahsus ibadet tarzları vardır ama Ramazan hürmetine içkiyi bırakıp bayramın birinci günü hadi bilemedin 4. günü başlayanlar aslında kendilerini kandırıyorlar. 30 gün tahammül ettiğin şeye 31. gün de tahammül edersin. 30 gün Ramazandan başka diğer 11 ayda da nice mübarek günler olduğunu bilirsen kıyamazsın. Şevval’de oruç tutan var mı? Birkaç kişi dışında… Recep, Şaban’da biraz daha fazla. Peki Muharrem’de? Haa! Bir de ramazan orucu tutmayanların tuttuğu Muharrem orucu var! Boşuna aç kalıyorlar! Ramazan orucunu inkâr et, Muharrem’de oruç tut! Farz yok, sünnet var! !arzı olmayanın sünneti olur mu? Bitti. Hâsılı Muharrem’de, Zilkâde’de, Zilhicce’de, Recep’te, Şaban’da, Şevval’de ve her ayın ilk, orta ve son günlerinde Efendimiz sıkça oruç tutuyor. Ve bunu tavsiye ediyor. Demek ki mübarek günler Ramazan’a mahsus değil. Recep ayında 2 mübarek gece daha var. Regaib ve Mirac! Şaban’ın ortasında Efendimiz’in nısf-ı Şaban tabir ettiği bir mübarek gece daha var. Başka mübarek gece yok diyen, zemzem kuyusuna işeyip şöhret sahibi olmak isteyen cahiller sureyi Duhan’ı okusunlar! Sure-i Kadr’i sokmasınlar benim gözüme.

Allah’ın mübarek zamanları Ramazan’la sınırlı değildir. Gazete ve televizyonlar Ramazan’dan Ramazan’a, Cuma’dan Cuma’ya Müslüman olmasınlar. Müslümanlık adama 365 gün, 24 saat lazımdır. İmsakiye gibi Ramazan’dan Ramazan’a kullanılacak bir şey değildir. ‘E ramazan’ın özelliği var!’ diyorlar. Yok! Her gün yapılması gereken şeyler bunlar. Gazeteler her gün baldır bacak yayınlıyor, Ramazan’da ‘Ramazan Köşesi.’ Niye? Tamamen ticari, eğer hakikaten 365 gün İslam’ı yaşasak bu nevi programları öğretici, eğitici, eğlendirici maksatla kullanabilirdik. Efendimiz’le ilgili şakaları kimse bilmiyor. Çünkü hayatımızın dışına çıkarmışız Rasulullah başımızın tacıdır diye diye. Rasulullah’ın başımızın üstünde yeri yoktur. O’nun yeri gönlümüzün ta içidir ve hayatımızdır. Başımızın üstünde demek, dışımızda demektir. Yüksekte de olsa dışında değil, içinde olacak. Allah’ü zü-l Celal öyle buyuruyor ‘ We ente fihim…’ sen onların içinde olduğun müddetçe onlardan önceki kavimlere verdiğim toplu cezayı vermem!

Yani bu hiç olmayacağı anlamına gelmiyor. Efendimiz’le ilişkimizi gözden geçirmemiz gerekiyor öyle mi?

Bugüne kadar hiç olmamış ki! 1400 senedir toplu ceza yok. Olmaz, olmayacak. Bakma bazı cahillerin zelzele olunca günah işlediniz de ondan demelerine. Ben Ad kavmi, Semûd kavmi değilim. Muhammedî’yim. Ne kadar günahkâr olursam olayım vermez Allah. Bu saçmalıkları konuşanlar ayet bilmiyorlar.

Ramazan’da belli haller yaşıyor, içimize dönüyor, dünya ile aramıza mesafe koyuyoruz ister istemez. Yaşadığımız değişimin adını koymak ve tesirini bereketli kılmak maksadıyla ne yapılabilir?

Şevval orucu tutmaktan başlayalım o zaman. Efendimiz Şevval’de 6 gün oruç tutan, bütün yıl tutmuş gibidir buyuruyor. Hesabı da kolay, 30 gün Ramazan, 6 gün de Şevval, 36. Allah’ü zü-l Celal Hazretleri kuluna nimetini en az 1’e 10 verir. 36 çarpı 10, 360. Şevval orucunu sadece hanımların Ramazan’da tutamadıkları günlerin karşılığı olarak görmekten vazgeçip erkeklerin de tutması lazım. Rasulullah da tutuyordu! Nereden çıktı kadınlara ait olduğu? Ramazan’a mahsus halleri tam yaşadığımız gibi diğer aylara mahsus halleri de tam yaşarsak Ramazan’da lezzetine vardığımız özel halleri bütün bir yıl sürdürmemiz mümkün olur. Ramazan’daki hal Ramazan’da kalır zaten. Ayrıca kendi kendimize asli olmayan bir takım şeyler icad ediyoruz. Mekke ne zaman fethedildi? Ramazan’da! Bedir ne zaman oldu? Ramazan’da! Tebük ne zaman oldu? Ramazan’da! Bunları biliyor muyuz? Biz Ramazan’da hayatı biraz rölantiye alıyoruz. Rasulullah böyle yapmıyor. Bakın siz bir takım suallerle geldiniz. Röportaj yapacaksınız. Şunu bilin ki bütün suallerin bir tek cevabı vardır; Rasulullah! Bitti, o kadar. Efendimizi tanırsak ama amiyane tabirle dım dızlak bir adam olarak değil, arkadaşlarıyla, akrabalarıyla, zevceleriyle, çocukları, damadı, kayınpederiyle, düşmanlarıyla! Hepsini birden tanıdığımızda bu suallerin hiç birine hacet kalmaz.

Vaktin hakkını vermek nasıl mümkün olur?

Zilhicce’de niye Ramazan’da gibi yaşayasın. Haccedeceksin, Zilhicce’nin 10’uncu günü oruç tutamazsın. Arafat’tan dönüp kurban kesip şeytan taşlayıp farz tavafı yapacaksın. İşin o! O gün oruç istenmiyor senden. Kendi kendime daha çok ibadet edip sevap kazanayım diyemezsin. Şevval’de günlük hayatın devam ederken arada bir 6 gün oruç tutacaksın. Arkasından zilkade geldi. Bir kere her ayın başı, ortası ve sonu Efendimiz’in fiili sünneti olarak tutulur. Bu ayda hac hazırlığı yap. Yalnızca hediye listesi hazırlama ama. Orada ne yapacağını oku, öğren. Hediye listesi hazırlayacaksan eğer oradan buraya dönerken Kâbe’den ne getirebilirim? Rasulullah’tan ne getirebilirim? Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali Hazeratından ne getirebilirim? Fatıma’dan, Aişe’den (r.a) ashab-ı Bedir’den, ashab-ı Cenneti Mualla’dan, Ashab-ı Cenneti Baki’den, Hatice Validemiz’den ne getirebilirim? O listeyi yap! Zilhicce’den zaten hac ve kurban var. Ondan sonra Kurban yerine çocuk okutsam olur mu gibi saçma suallere cevap hazırla. O da bir ibadet.

Vaktin hakkını verebilmek için içinde bulunduğumuz zamanın neye tekabul ettiğini iyi bilmemiz gerekiyor o halde?

Gayet tabii. Mesela Muharrem’in birinci gününe hicri yılbaşı ve hicret deniyor. Hayır! Hicret ne zaman başladı ne zaman bitti? Bilen var tabii de kaç kişi? Hala camilerde muharrem ayının ilk cumasında hicret konuşuluyor. Ayıp ya hû! Hicret 26 Safer Perşembe gecesi başlamış 12 Rebiülevvel Cuma ikindi vakti bitmiştir. Muharrem’le ne alakası var? Ve hicretten ta 17 sene sonra Hazret-i Ömer’in hilafeti zamanında tarih karışıklığına mani olmak için bir başlangıç belirlenmiştir. O zamana kadar rakamsal tarih yok. Senenin en önemli hadisesinin ismi veriliyor o yıla. Mesela fil vak’ası çok önemli olduğu için o seneye fil senesi deniyor. Efendimiz de o sene dünyayı teşrif etmişlerdir. Su senesi vardır mesela. Kâbe’yi su bastı az kalsın yıkılıyordu Beytullah. Bu tespit karışıklığa sebebiyet verdiği için rakamsal değere geçmeye karar verdiler. Münazara, münakaşa ve Hazret-i Ali Efendimiz’in teklifi ve heyetin kabulü ile hicretin olduğu yıl 1 kabul edildi. Muharrem’in yılın ilk ayı oluşu ise asırlardan beri öyleydi. Hicretle alakası yok.

Karışıklığın sebebi bu demek!

Karışıklık değil, cehalet bu! Muharremde Allah’ın muhterem olarak ilan ettiği o ay, haram aylardandır. Bunun sebebini tetkik et, öğren, idrak et. Neden ramazan’daki halini muhafaza etmek istiyorsun? Efendimiz Yahudilere benzememek izin ‘yalnızca 10 muharrem’de oruç tutmayın.’ buyurmuştur. 1 / 10 tutun, 9 – 10 tutun. Bunların hepsi nafile yani nafi, faydalı oruçlardır. Amma ramazan orucunun yerini tutmaz. Bir adan 11 ay oruçlu gezse, 1 gün ramazan orucunu yese, bitti. Müslümansa eğer. Değilse istediği kadar aç kalsın. O bizi ilgilendirmez. Hâsılı her zamanın gereği yapılmalıdır. İbadet vaktinde onu yapacaksın. Ama çalışırken de çalışacaksın. Kafan başka yerde olmayacak. Yani zaman, mekân, ortam ne icab ettiriyorsa onu yapacaksın. Ezan okununca artık çalışmanın vakti ortadan kalkmıştır, ibadet vakti girmiştir. Efendim, çalışmak da ibadettir, diyenlerin kulakları çınlasın. Para kazanmak için çalışman ibadet değildir. Allah rızası kazanmak için çalışmak ibadettir. O esnada para da kazanabilirsin. O ayrı mesele. Ben satıcıyım, diyor. Şarap satamazsın, gazoz sat, o da çalışmak! Su, şerbet, zeytinyağı… Helal olan her şeyi satarsın ama şarap, rakı, bira satamazsın. Öyleyse çalışmanın ibadet olmasının da sınırları var demek. Adam şarap satıyor, çalışmak ibadettir diyor hem de. Ramazan bir takım güzel davranış biçimlerini uzunca bir müddet talim ettiğimiz bir dönemdir. Bu talimden istifade ile mesela ramazanın son günü akşamı teravih yerine hiç olmazsa tesbih namazı kılalım. Nasılsa 20 rekât teravihe vücut alıştı. Niye hemen terk ediyorsun ki!

Mesela bir ramazan sonunda nafile namaz kılmayı adet haline getirebildiysek ramazan’dan istifade ettik demektir. Zaten ayın gereğini yaptığımız için istafade etmiştik. Güzel taraflarını diğer 11 aya taşırsak artıya geçeriz. Üsküdar Mevlevihanesi son şeyhi Ahmet Remzi Dede Efendi bir nutkunda şöyle der; “Rah-ı Hakkı kullara talim-i Yezdan’dır gelen” diyor Ramazan için. Hak yolunu kullarına talim etmek için Rabbin bir ihsanıdır Ramazan. Bu ihsandan istifade edebilmek Ramazan’ın son akşamı paydos etmemek demektir. Rabbimizin amel yakma âdeti yoktur amma istifadeden mahrum kalırız Allah muhafaza. Bir hal hariç tabii.

Nedir o hal?

Rasulullah Efendimiz Hazretlerine edepsizlik etmek. Allah-ü zü-l Celal açıkça beyan ediyor, habibime edepsizlik yaparsanız, mesela huzurunda sesinizi yükseltirseniz amelleriniz boşa gider…

Efendimiz’in huzurunda bulunmayı nasıl yorumlamamız gerekiyor?

Her an Rasulullah’ın huzurunda olduğunu bileceksin, bu bir. Onun hükmü üzerine hüküm koymayacaksın. Mesela son zamanlarda çok konuşulan bir lakırdı var. Efendimiz’in mescidinin minaresinden daha yüksek minare yapacağım demeyeceksin. Terbiyesizliktir bu. Yap, ama bunu deme. Aşık atma, velev ki Suud yapmış olsa da o Rasulullah’ın mescidi. Bunu aklından çıkarma. Cenab-ı Hakk bir misal veriyor. Habibime terbiyesizlik yaparsanız amellerinizi yok ederim diyor. Öyleyse edep amelden üstündür. Bu kadar basit.

Vaktin farzını ifa etmeyenin sünneti yerine getirmesi de beyhudedir. Allah’ın her emrini yerine getiremiyoruz. Affıyla muamele buyursun bize inşallah ama inkâr küfürdür. Amel eksikliği Allah’ın affına kalmıştır. Cenab-ı hakkın öyle bir âdeti yok ama edepsizliğe girerse yaptığımız elimizdekini kaybetme riskimiz var. Amelsiz adamın hali nice olur… Ama edep, amel noksanını kapatır. Edep muhabbetin izharıdır. Sevdiğine saygısızlık yapabilir misin?

Kasıtla yapmazsın herhalde.

Hayır, tepesine de çıksan o saygısızlık olmaz. Çünkü bilir, sevdiğinden yapıyorsun. Ara sıra torunumu ısırıyorum. Dayanamıyorum. Çok sıkıştıracağım canı yanacak. Bari ısırayım. Acıtmadan… başkası onun yarısı kadar bile canını yaksa bas bas bağırır. Çocuk bu. Ama benim onu sevdiğim için yaptığımı biliyor. Çocuk hissiyle biliyor, aklıyla biliyor. Allah-ü zü-l Celal’de çocuk kadar his yok mu, estağfirullah… Efendimiz’e itiraz etmek mümkün değil, değil mi? Ama Hazreti Ali itiraz etti!

Ne zaman ve neden?

Mekke’nin fethedildiği gün, Kâbe’nin içindeler. Efendimiz putları temizliyor. Bazısını asasıyla indiriyor aşağı. Ama yukarıda bir tane var ki asa da yetişmiyor. İçerde Hz Ali ve Hz Bilal var. Hz Bilal ezan okumak için putların temizlenmesini bekliyor, o yüzden orada. Hz Ali’ye çık omzuma indir o putu ya Ali, buyurdu Efendimiz. Hz Ali itiraz etti, yok ya Rasulallah çıkamam, dedi. Siz benim omzuma çıkıp indirin onu. Efendimiz, ‘ Ali’ dedi, bugün celalliyim beni taşıyamazsın. Bu kat’i bir söz. Çıkıp indirdim diyor Cenab-ı Ali. Ama bir şey daha söylüyor. Efendimiz’in omzuna bastığım zaman başım arş-ı alaya değdi zannettim… Efendimiz’in kilosu değişmedi ama bugün celalliyim taşıyamazsın dedi. Demek ki bu hal başka bir ağırlıktır. Kiloyla alakalı değildir. Biz artık insanoğlu olarak kendimizi bedenden ibaret görmekten vazgeçmeliyiz. Bazen hafifleriz, bazen ağırlaşırız. Bazen kolay taşınırız, bazen hiç taşınamayız. Pek yeri değil gibi görünüyor ama cenazelerden de bellidir. Bazı cenaze kurşun gibi olur, yürümez. Bazısı kuş gibidir…

Beden kaydından kurtulmaya da vesile olabilir mi Ramazan-ı Şerif?

Eyvallah. Allah’ü zü-l Celal’in kullarından istediği namazdan, niyazdan, oruçtan, hacdan gaye ne? Tevhid. Birliktik gaye. Namaz kılalım, oruç tutalım diye yaratılmadık. Bunları ve diğer emirleri yerine getirmek suretiyle Rabbimize yaklaşalım diye yaratıldık. Mahlûkla bir olmayan Halik’la bir olamaz. Tevhid-i İslam diye konuşulan şey o. Bu tevhid ibadette çok belli oluyor. O yüzden Allah cemaatle namaz kılmaya çok önem verdiğini beyan buruyor, müjdeliyor. Öyle mi? Peki bakıyoruz en uzun namaz ne kadar: Ramazan’ın son günlerinde Mekke’de hatimle tevarih kılıyorlar. Saat tuttum 2 rekat 25 dakika kadar sürüyor. En uzun namaz bu. Peki oruç? Kaç milyon kişi aynı anda ibadet halinde? Ramazan’ın en büyük özelliği, esası bu.

Hislerimiz bu tevhidin etkisiyle mi oluşuyor?

Evet. İşte sair meselelerde de böyle ehl-i tevhid olsak yerden bir karış yukarda yürürüz. Mutluluktan dolayı tabii. Yoksa Müslümanın ayağı yere basar, havada gitmek marifet değil. Bakü’den Saraybosna’ya kaç milyon insan aynı anda oruç ibadeti üzere? Uyusa da, çalışsa da, abdest bozmada da olsa Efendimiz ne buyuruyorlar? Oruçlunun uykusu ibadet, susması nasihattir. Oruç öyle bir elbisedir ki o halde sokakta yürü, camide bir kenarda otur, vapur bekle, otobüste seyahat et, sus ve dur. O anda nasihat ediyorsun. Farkında ol veya olma. Allah sana oruç elbisesini giydirdiği anda nasihat etmeye başlarsın. Sokakta yürü, camide bir kenarda otur, vapur bekle, otobüste seyahat et, sus ve dur. O anda nasihat ediyorsun. Farkında ol veya olma! Kaç milyon insan o hal üzere? Bir tefekkür edin. Peki, iftar vakti girdikte o müştereklik azalıyor mu? Hayır. Tokyo niyetleniyor bu kez de. Çinde 100 milyondan fazla Müslüman var, onlar da başladı. Ve 1 ay boyunca bu devam ediyor. Hiç ara verilmeden… Biraz coğrafya öğrenildiğinde bu hakikat ortaya çıkar ki apayrı bir keyiftir. Ramazanı şerifin bize aslında farkında olmadan empoze ettiği tesir işte o tevhiddir.

Diğer mahlukata da sirayet eder mi bu hal?

Eder elbette. Biz insanız. Her şey bizim için, biz Allah için yaratıldık. Güneş de, ay da, yıldızlar da bizim emrimizde. Ve dünya da bir yıldız. Dolayısıyla bizim o halimiz gökteki yıldıza bile tesir eder.toprak altındaki tohuma da tesir eder.

İnsanın kulluğu Allah’a karşı vazife, mahlukata karşı borç o halde…

Gayet tabii. Vazifeyi ihmal zulümdür ve insan bundan da mes’uldür. En çok kendine zulmediyor. Hep hukuku ibad, kul hakkı konuşuluyor. Hukuku nefs nerde, hukukullah nerde? Allah’ın hakkından, senin sana olan hakkından hiç söz etmiyoruz. Senin, senin üzerindeki hakkın ve senin sana karşı olan vazifelerin nerde? Bunlar konuşulmuyor. Neden kul hakkı bu kadar çok konuşuluyor biliyor musun? Devlet her vatandaşın tepesine bir jandarma dikemez. Kul hakkını asırlardan beri devletin zabıta işleri hafiflesin diye bu kadar çok pompalamış. Emin ol!

Maslahatına binaen yani…

Tabii, maslahat gereği. Kul hakkı mühim de Allah hakkı mühim değil diye kim dedi oysa. Nefis hakkı mühim değil diye kim dedi? Zaten bunlar birbirinden ayrılmaz. Namaz kılmadığın zaman Allah’ın emrine muhalefet ettiğin için nefsine zulmettin, onun hakkını yedin.

Ondan da ayrıca mı sual olunacağız?

Gayet tabii. Allah’ın emrine muhalefet ettiğin için Allah’ın senin üzerindeki hakkına riayetkar olmadın. Allah’ın hakkını yedin. Bana örnek olmadın, benim hakkımı yedin. Bir namaz kılmamak üçünü birden ihlal manasına gelir. Hırsızlık yaptın. Paramı çalıp benim hakkımı yedin, tamam. Allah sana yapma dediği halde yaptın, Allah’ın hakkını yedin. Bu yasağı ihlal ettiğin için ceza göreceksin nefsine zulmediyorsun onun hakkını yedin. Birbirinden ayrı değil ki bunlar iki gözüm. Kim dedi kul hakkı daha mühim diye. Hak önemlidir.

Kavramlarımız allak bullak olduğu için yaşıyoruz bu savrulmayı herhalde.

Kelime bilgimiz yok ki kavram bilgimiz olsun. Kavram kelimeyle ifade edilir. Kaç kelime ile konuşuyoruz? Sadeleştirme adı altındaki fukaralaştırma faaliyeti neticesinden artık kavram sahibi olamadığımızdan fikir binası icra edemiyoruz. Hadise bu. Onun için papağan ve hoparlör seviyesinden yukarı çıkamıyoruz.

 

23 Haziran 2014 Pazartesi

KÖR, SAĞIR, ÇIPLAK

 
KÖR, SAĞIR, ÇIPLAK
Hikayeyi bilirsiniz.
Tarihte geçen Sebe kavmiyle ilgilidir.
Mesnevide şöyle anlatılır:
"Sebe şehri, çok büyük bir şehirdi. Öylesine büyüktü ki, büyüklüğü bir tepsi kadardı. Bu ulu ve büyük şehir, çok uzun olmasının yanında, çok da sağlamdı. Ama sağlamlığı bir soğan kadardı.
Sebe şehrinde sayısız insan ve diğer canlılar yaşardı. Fakat hepsi üç kişiden ibaretti. Onlardan biri kör, biri sağır, diğeri de çıplaktı.
Bir gün üçü bir aradayken kör, ”Bakın şu taraftan atlı askerler geliyor. Hangi milletten, kaç kişi olduklarını görüyorum” dedi. Sağır, ”Evet evet, ben de seslerini duyuyorum, gizli açık ne konuşuyorlarsa işitiyorum” dedi.
Çıplak, ”Eğer buraya gelirlerse şu uzun eteğimden keserler diye korkuyorum” diye söyledi. Kör, ”İşte yaklaştılar, haydi bizlere zararları dokunmadan kaçalım” arkadaşlarını uyarınca, sağır, ”Evet, gürültüleri iyice yaklaştı” dedi. Çıplak, ”Haydi onlar bizi soymadan uzaklaşalım buralardan” diyerek harekete geçtiler.
Birlikte panik halinde şehri terk ederek, bir köye sığındılar. Karınları iyice acıkmıştı. O köyde, çok semiz bir kuş buldular. Fakat kuşun zerre kadar eti yoktu. O kuşu, oturup yediler. Karnı doymuş filler gibi şiştiler. Şişmanladılar.
Âdeta birer fil gibi irileştiler. Dünyaya sığmayacak bir duruma geldiler.
Daha sonra, o kocaman gövdeleriyle bir kapı çatlağından geçerek kayboldular."
Nimetler içinde yaşarken birden bire yok olmuş, helak olmuş bir toplumun hikayesi bu.
içinde yaşayan insanlarının kör, sağır ve çıplak olduğu bir toplumun akıbetine dair ibretlik bir hikaye.
Hikayedeki sağır, gözü bir türlü doymak bilmeyen, ebediymiş gibi yaşayan, insanların ölümünü duyup kendi ölümüne sağır olan insanları temsil eder.
Körse, kendinde hiç bir kusur bulmadığı halde hırsından başkalarındaki kıl kadar ayıpları görüp ortaya dökendir.
Çıplağa gelince, dünyaya çıplak gelip buradan da çıplak gideceğini unutup dünyaya sıkı sıkıya bağlı insanların timsalidir.
Dünya görünüşte çok şeydir. Gerçekte ise zayıf bir kuş gibi.
Görünüşe göre çok şeye sahip filler olduklarına inananların dar bir kapı olarak adlandırılan ölüm aralığından nasıl geçip gittiklerini de anlatır hikaye.
Bir toplumun, bir kavmin, bir milletin gelişmişlik göstergeleri sayılırken, gayri safi milli hasıla, işsizlik, okuma yazma gibi, bunların yanında o topluluğu oluşturan insanların gören ya da kör, sağır ya da işiten insanlardan olup olmadığının da aslında araştırılması gerektiğine işaret eder hikaye.
Tarihteki Sebe toplumu bol nimetler içinde yaşarken bu bolluktan şımarmış ve küfranı nimet sayılan hal ve davranışlarda bulunmuştu. O kadar boldu ki her şey, bir yolda başınıza bir sepet koyup yürüseniz siz hiç bir şey yapmadan sepetin içi meyvelerle dolardı diye anlatılagelmiş. Nimetlerin bolluğu şükrü unuturmuş Sebelilere.
Hadi dönüp bakalım kendimize.
Neleri görüyoruz da başkalarına ait, kendimizle ilgili nelerden habersiziz.
Neleri duyuyoruz da her şeyle ilgili, bize bizimle ilgili bağıra çağıra duyurulmaya çalışan nelere karşı sağırız.
Aslında sahip olduğumuzu zannettiğimiz her ne varsa neden terkedici ve neden örtmüyor bizi yerin altında.
İsa Peygamber körlerin gözünü açardı. Aslında bütün Peygamberlerin ve onların varislerinin işlevi bu. Görmediklerimizİ, görmeyi inkar ettiklerimizi sürekli gözümüzün önüne getirmek. Nefsin hiç sevmediği ve sırtını döndüğü şeyler. Nefsin gerçekle arasının çok iyi olmadığını biliyoruz. Peygamberler ve onların varislerinin işlerinin ne kadar zor olduğunu da tahmin edersiniz.
Görmek, duymak ve utanmak.
Bu kavramların üzerinde tekrar düşünsek derim. Hiç olmazsa görüyor muyum, duyuyor muyum merakı oluşmalı.
Düşünsenize kibrinden fil gibi şişmiş insanlar gerçekte kör ve sağır hatta çıplaksa acınası değil mi? Kendi sahip olduklarımız ve cüssemize bakıp o daracık görünen ölüm yarığından geçemeyiz nasılsa yalanına inanmak çocukça ve komik durmaz mı?
Son bir soru soralım mı? Hatta bunu sık sık soralım kendimize.
Gören, duyan ve haya edenlerden miyim, yoksa kör sağır ve çıplak mı?
İlla ki bir ayna vardır etrafınızda.
 
Dr Faik Özdengül

22 Mart 2014 Cumartesi

OSMAN GAZİ'NİN ORHAN GAZİ'YE VASİYYETNÂMESİ

 
OSMAN GAZİ'NİN ORHAN GAZİ'YE VASİYYETNÂMESİ

Âkıbet-i kâr budur herkese, Bâd-i fenâ pîr ve civâna ese,

Azm-i beka eylersem ben bu dem, ikbâl ile ol muhterem!

Çünki, senin gibi halef koymuşam, Rıhlet edersem bu cihândan ne gam.

Lîk vasıyyet ederim gûş kıl! Gayrı gam-ı denî ferâmûş kıl!

Ey sâhib-i ikbâl-ü câh! İtmeyesin cânib-i zulme nigâh!

Adl ile bu âlemi âbâd kıl! Resm-i cihâd ile beni şâd kıl!

Râh-ı cihâd içre edip ictihâd, Memleketde kıl adl-ü dâd!

Eyle ri’âyet ulemâya temâm. Tâ-ki bula, Şerî’at nizam!

Her nerede işidesin ehl-i ilm. Göster ona rağbet-ü hilm!

Asker ve mal ile gurûr eyleme! İlm ehlini dûr eyleme!

Şer’dir mâye-i şâhî ve bes! Şer’a muhâlif işe etme heves!

Matlabımız dîn-i Hudâdır! Mesleğimiz râh-i Hudâdır!

Yoksa, kuru mihnet ve gavga değil, Şâh-ı cihân olmağı da’vâ değil!

Nusrat-i din maksad bana. Bu maksadıma kasd yaraşır sana!

Âleme in’âmını âm et! Memleket emrini temâm idegör!

Şâh ki, ihsân ile bî-gânedir, Saltanat ismi ona efsânedir!

Hıfz-ı ri’âyaya çalış rûz-ü şeb! Karîn ola sana lutf-i Rab!
Vasiyetnâmenin özü şöyledir:
"Allahû Tealâ'nın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsanı eksik etmeyesin ki; insan ihsanın kulcağızıdır. Zalim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için cihadı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riayet eyle ki, şeriat işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur. Ve maksadımız Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahû Tealâ'ya emanet ediyorum!"Hoca Sadettin Efendi / Tacü't-Tevarih

10 Mart 2014 Pazartesi

Tebriz’li Şems’ten 10 altın iş kuralı


Tebriz’li Şems’ten 10 altın iş kuralı
1. Etkin iletişim kur
Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu, dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
2. Sabırlı ol
Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları, sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
3. Değişim istiyorsan, zor olacağını baştan kabul et
Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. Şems, On dördüncü Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun, hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
4. Harekete geç
Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek, beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
5. Farklılıkları anla ve saygı göster
Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
6. Düşünce ve eylemde aşırılığa kaçma
Yaşadığımız hayat, elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi, oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi, eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…
7. Yalnızca yaşadığın anın önemli olduğunu unutma
Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi, daima şu anın hakikatini yaşar.
8. Bireyselliğini önemse
Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “Ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek, cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin ne de hayat karşısında çaresizsin.
9. Asla vazgeçme, kendini yenile
“Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık! Her an, her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.
10. Bütünü gör ve kendini muhteşem akışa bırak
Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.
Kaynak: Beyin Gücü Dergisi


 Fe raset: Allah'ın nuruyla bakmak Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin, bir del...